Baudelaire’in acı sonu

Baudelaire’in acı sonu

0
PAYLAŞ

Jean-Baptiste Baronian’ın Baudelaire’ini aylar boyu sürükleye sürükleye yeni bitirdim. Yazar bu büyük dehanın yaşamını o kadar ayrıntılı anlatıyor ki, o ayrıntılar bir süre sonra özü kaçırma tehlikesiyle başbaşa bırakıyor sizi. Gene de özenli bir çalışma. Belli ki Baudelaire’in bütün yaşamı, özellikle son zamanları sıkıntı içinde geçmiş. Les fleurs du mal’deki bazı şiirlerin ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle mahkemelerde süründürülmek; Fransız Akademisi’nin kapısından döndürülmek; frengiyle günden güne bozulan sağlığı, kusmalar, titremeler, ikide bir yükselen ateş; annenin taş gibi anlayışsızlığı; günden güne artan borçlar; dost görünenlerin garip yüzleri; sevgilisi Jeanne’ın sahtekarlıkları, özellikle kırk yıllık aşığını erkek kardeşim diye eve yerleştirmesi onu sarsar, Fransa’dan ve daha çok da Paris’den soğutur. Duygucu dönemin şairleri ve yazarları gibi dünyayı dolaşmak diye bir kaygısı da yoktur. “Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir” der de bir yere gitmeyi düşünmez. Çok genç yaşlarında bir gemi yolculuğunu yarıda bırakmış, yandım Allah diye Paris’e dönmüştür.

Bir çöküş döneminin insanı olduğunu düşünür, zamandaşlarıyla hiçbir yakınlığı yoktur. İnsan yüzü görmek istemez. Özellikle Fransız yüzü görmek istemez. Victor Hugo’ya saygı duyar, onun için birkaç şiir bile yazmıştır. Azçok sevip saydığı kişilerle, Barbey d’Aurevilly’le, Flaubert’le, Saint Beuve’le de yakınlığı sınırlıdır. Gautier’yle resim üzerine konuşmayı sever. Yayımcılarla başı iyiden iyiye derttedir. Gidip başka bir ülkede mi yerleşse? Neden olmasın! Özellikle Belçika’yı, daha çok da Brüksel’i düşünür. Bir zaman sonra Brüksel sevdası onda bir takıntı olur. Üç cümle söylese birinde Brüksel vardır. Bir nisan günü trenle Brüksel’in yolunu tutar. Bu gidiş hayırlı bir gidiştir: edebiyat konularında konferanslar verecektir. Birinci konferansı Eugène Delacroix’nın sanatı ve kişiliği üzerinedir, epeyce ilgi görür. İkinci konferansında Théophile Gautier’yi anlatır. Bir yirmi kişi gelmiştir onu dinlemeye. Üçüncü konferansı 13 haziran 1864’de verir. Bu defa salonda beşi çağrılı olmak üzere on kişi vardır.
“Ben neredeysem orada kötü olurum” deseydi daha doğru söylemiş olurdu. Baudelaire bundan sonra Belçika’yı iğrenç bir yer olarak görmeye başlar. Ona göre tüm Belçikalılar kaba, hırsız ve yalancıdır. Hiçbir neden yokken kahkahayı basan garip insanlardır onlar. Yürürken deve gibi adım atarlar. Koca ayaklı, koca kollu, koca göğüslü kadınları incelik nedir bilmezler. Yemekleri ilkel, mide bulandırıcı ve özellikle çok tuzludur. Dilleri de bir acayiptir, “pouvoir” fiili yerine “savoir” fiilini kullanırlar. Bu ülkede herkes tablo satıcısıdır, hiçbir işe eli yatmayan her kişi ressamlık yapar. Bununla birlikte Baudelaire Fransa’ya dönmeyi düşünmez. Bir ara ülkesine gitse de hemen geri döner. Ancak ülkesinin sanat adamları onunla ilgilidirler, o artık sevilen ve önemsenen bir şairdir. Zamanın kalburüstü yazar ve şairleri ona ilgi gösterirler. Henüz yirmi yaşında olan ve adı pek bilinmeyen Stéphane Mallarmé ve kendisinden yirmi bir yaş küçük olan Paul Verlaine önemli dergilerde onunla ilgili övgü yazıları yazarlar. Belki de artık Victor Hugo’nun dönemi kapanmakta ve Baudelaire dönemi başlamaktadır. Bütün bunlar Baudelaire’i hiç heyecanlandırmaz. “O özellikle yapıtlarının kitapçı dükkanlarında bulunmasını ve pekçok kişinin onları okumasını isterdi” diyor Baronian.

Günden güne durumu kötüleşmektedir. Kısa zamanda felç olur ve yatağa yapışır. Sağ yanına inme inmiş, kıpırdanamaz ve konuşamaz olmuştur. Bir yandan dostları ona yardım elini uzatır, öte yandan devlet ona yakınlık gösterir. Acılarla geçmiş bir yaşamın sonunda bütün bunlar ona ne verecek, ona ne söyleyecektir. Sevgilisi Jeanne mı? Onun da nerede olduğu belli değildir, bu garip ve hasta kadını bir ya da bir buçuk yıldır sanatçı çevresinden gören olmamıştır. Zaman hızla akıp geçerken Baudelaire sesi titreye titreye birkaç sözcük söyler duruma gelir, tek heceli sözcükler çıkar ağzından. Daha çok dudaklarını oynatarak ve gözlerini kırparak bir şeyler anlatmaya çalışır. Biraz toparlanınca annesi onu Paris’e götürür. Saçları ağarmıştır ve bastonuna dayana dayana çok zor yürümektedir. Başka bir erkeğe kaptırdığı, hiçbir zaman doğru dürüst anlaşamadığı annesi son günlerinde onun yanında olur, oğlunun elini tutar bırakmaz. İyice yaşlanmıştır o da: oğluna uzak anılardan sözeder, belki de onu oyalamaya çalışır. 30 ağustos 1867 cuma günü bir papaz çağırır. Baudelaire ertesi sabah saat ona doğru ölür. Annenin durumu zordur. Baronian şöyle der: “Ertesi sabah Baudelaire onun kollarında öldüğünde, onun gözlerini bir daha açılmamacasına elleriyle kapadığında,  kırk altı yıl dört ay önce bu dünyaya edebiyatın en büyük büyücülerinden birini getirmiş olduğunu bilmiyordu o.”

BİR CEVAP BIRAK