Baumgarten’i düşündüm

Baumgarten’i düşündüm

0
PAYLAŞ

Sanırım hiçbir insan bir dönüm noktasında olduğunu, bu noktada kendi bilinç koşulları ve zamanın yaşam koşulları gereği tarihsel önem taşıyan bir dönüştürücü konumunda olduğunu sezemez. Bir terzi bir kumaşı biçerken o da bir köşede yazısını yazmaktadır: tarih yazmak dediğimiz bu olmalı. Gol atanın bile tarih yazdığını sananların toplumunda bu tür tarih yazmalarla ne kadar az karşılaşsak da insanlığın yarattığı değerlere baktığımızda tarih yazmanın ne anlama geldiğini görebiliriz. Nedense son günlerde ikide bir Baumgarten geldi aklıma, onun düşünce tarihinde yarattığı büyük dönüşüm geldi. “Estetik”i somut güzelle ilgili araştırma alanının adı yapan ve böylece yeni estetiğin kurucusu olan alman düşünürü Alexander Gottlieb Baumgarten (1714-1762) ilk büyük alman filozofu Leibniz’in izini süren bir düşünürdü. Önce Halle’de sonra Frankfurt an der Oden’de profesör olarak çalıştı, daha çok şiir sanatının kurallarıyla ilgilendi, şiirselin bilimini ortaya koymaya çalıştı. Kurallarını bildikten ve onları yerli yerinde kullandıktan sonra iyi şiir yazmak hiç de zor bir iş değildir diye düşünüyordu. Böylece gündelik dil bir üst dile dönüştürülmüş, tam anlamında yetkinliğe kavuşturulmuş olacaktı.
Baumgarten Leibniz’in yolundan gitmekle birlikte duyulur olana ayrı bir yer verdi, duyuluru düşünülürün basit bir yansısı olarak görmek istemedi. Buna göre estetiği duyulurun kuramı olarak belirledi: güzel dediğimiz şey bir nesnenin yetkinliğinin duyulur yansısı ya da dışavurumuydu, onda öz ve görünüm tam bir uyum içindeydi. Bu durumda güzel bilgi’nin bir gereci oluyordu ve buna göre yetkin bilgi’nin de güzel olması gerekirdi. O Leibniz’in yolunda olmakla birlikte Platon’culuğun izini tam olarak sürmeyi düşünmedi, ona göre duyulur güzelin bizi doğrudan düşünülür güzele ulaştırması diye bir sorun olamazdı. Öyleyse duyulur güzelin alanını özerk bir alan olarak belirlememiz gerekiyordu. Ancak bu alan herhangi bir alan değildi, bu alan doğrudan doğruya bilginin alanıydı. Bu duyulur ve düşünülür ayrışmasında alman düşünürü Johann Christian Wolff’ün (1679-1754) büyük etkisi vardır. Uzun süre bilinmeden kalmış ve neredeyse düşünce tarihinin dışına atılmış olan Leibniz’i tanıtmış olmak açısından büyük bir önemi olan Wolff onu biraz da anlamak istediği biçimde anlamış ve anlatmış yani epeyce sakatlamış olmakla da tanınır.
Kant bile Leibniz’i anlamaya çalışırken Wolff’ün etkisinde kalmıştır. Leibniz henüz alman kültürünün kendisini Avrupa’ya benimsetmediği bir dönemde kitaplarını fransızca yazmıştı. Bir zaman sonra unutuldu gitti. Bu arada onun pek iyi anlaşılmamakla birlikte çok önemli görüşleri de gözden kaçmış oldu, bugün de durum çokça değişmiş değildir, örneğin onun gelişim düşüncesine büyük katkısı bugün de anlaşılmamıştır. İyi bakmadığımız zaman onu kaba bir dinci filozof olarak görmemiz işten bile değildir. Leibniz’i bir bakıma kuşa çevirmiş olan Wolff bütün XVIII. yüzyıl boyunca düşünce dünyasını, özellikle kendini aramakta olan alman düşüncesini etkiledi. Almanların İngiltere ve Fransa’da gelişen düşünce ve sanat etkinlikleri karşısında eksiklik duyguları yaşadıkları bir dönemdi. Çağımızın en önemli birkaç estetikçisinden biri olan Raymond Bayer Wolff’la ilgili olarak şunları söylüyor: “O insan ruhunu iki parçaya ayırdı: doğuştan fikirlerin varlığıyla birlikte duyulur olan pars inferior ve mantığı içeren ve anlık diye adlandırılan pars superior. Açık ve mantıksal fikirler üst yetilerle, karışık algılar alt yetilerle ilgiliydi.” Wolff belki de erkenden bilimi inançtan ayırmak istiyordu. İlerde Kant’ın yapacağı şeyin, bilinemezle biliniri birbirinden ayırmanın ilk biçimini onda bulduğumuzu söylersek sanırım pek de yanlışa düşmüş olmayız.
Her ne olursa olsun Baumgarten yeni estetiğin başlatıcısıdır, estetiği felsefeden ayıran ilk kişidir. O bir tür aşağı estetiği diyebileceğimiz duyulur estetiği ele alırken onun üst alandaki mantıkla bağları olup olamayacağını tartıştı. Bunun bir takım yasaları olamaz mıydı? Estetikte yasaların olabileceğini daha önce kimse düşünmemişti. Baumgarten estetiği bir bilim olarak belirledi, ona mantığın küçük kızkardeşi sıfatını yakıştırdı. Böylece ilk olarak duyulur dünyayla mantığı evlendirmiş, aşağı alanların biliminden güzelin bilimini kurmuş oldu. Gene de estetiğin alanını o dönemin koşulları içinde kuramsal ve uygulamalı diye ikiye ayırmış olması ilginçtir. Baumgarten’in kuramsal estetiği güzel’in ne olup ne olmadığını, güzel’in koşullarını araştırır. Estetik duyulur bilginin ya da alt bilginin bilimidir, güzel’le ilgili düşünsel süreçleri ortaya koymaya çalışır. Estetiğin uygulamalı yanıyla ilgili olarak Baumgarten şiirsel yaratıyı ele alır, şiirsel yaratının iç koşullarını araştırır. Böylece tarihin ilk gerçek estetikçisi tüm XVIII. yüzyılın düşünce dünyasını etkilemiştir.

BİR CEVAP BIRAK