Bayramları nasıl bilirdiniz?

bayramların içtenlikle kutlandığı, ellerin öpüldüğü, çocukların ve yoksulların sevindirildiği günlere rastlıyor. Bayram sabahlarımız; Tv’de nihavent makamında bir düzine şarkının ritmiyle renklenir, dün geceden hazırlanan tatlıların sabah şerbetlenmesiyle, en güzel tatlı takımlarının üst raftan aşağıya indirilmesiyle, kapının ziline koşa koşa giden güruhun sevinciyle , kahve, likör ve ardı arkası kesilmeyen bir memnuniyet çabasının coşkusuyla sürerdi…Uzun bir seramoniydi çocukluğumuzun bayram günleri… Büyük bir keyifti misafirlerin memnuniyetini gözlerinden okuyabilmek. Şu an; annemin ve babamın ben çocuk olduğum zamanlarında olduğum yaştayım ve ben bayramı ancak 4. Günü yakalayabildim .


Bayramları iyi bilirdik. Bir acı kahvenin telvesinde canlanırdı geçmiş günler. Kimler geldi, kimler geçti konuşulurdu. Yetişmek zorunda kaldıkları bir hayatın pençesinde mi değildi ailelerimiz o zamanlar? İçimiz tatil özlemiyle yanıp tutuşur oldu şimdilerde… Bayramları da kaçırıyoruz kaçırdığımız koca bir hayat gibi… Tercihlerimiz bizi yine  bize götürüyor sürükleyerek…. Biz acele ettikçe daha bir kaçıyor zaman, daha bir atlıyoruz yaşanası anları…


45 mesajla full çakan telefonun ‘cevapla’ kısmını seçerek sunuyoruz bayram dileklerimizi. Yüzlerimiz, sesimiz donuk ve sıradan… Konuşmayı unuttuk, tuşları parmaklamaktan. Hatta hazır mesajlar var artık elimizin altında, forwardla gitsin, yetmez mi, yeter… Herkese uyabilecek tek tip bir mesaj bulunur elbet… Bunun için yaratılıcığınızı zorlamaya gerek yok ki, internet lebi derya…


Bir acayip olduk biz artık. Bayramların mı boyut atlaması gerekiyor bizim mi? Yoksa artık bizi bekleyen tatil köylerinde eş dost bir rezervasyon mu ayarlanmalı? Eee tatile olan ihtiyacımız bir kaç dost ve akrabayla şenlense fena olmaz… Toplu uçak yolculuklarında birbirimizin biletlerine focus olsak, zarflara yerleştirsek çocuklara dağıtılacak harçlıkları tek tek… Patiserilerden çikolatalar iliştirsek küçük kadife keselerin yanına… İhtiyacına gerçekten inandığımıza versek fitremizi… Amaç sevindirmek değil mi küçük büyük ahaliyi? Kuzuları affetsek çaktırmadan, açık büfe menülerde jambonu minik minik parçalarken… ‘iyi ki bayramlar var hani’ gibisinden ‘yoksa görüşemeyecektik’ mi desek lobi de otele giriş yaptığımız o esnalarda birbirimizin yüzüne gülümseyerek? Garsona söyleyelim de bize günün menüsünden bir tatlı ikram etsin mi desek, sonra bara geçip likörlensek?…


Sanırım çok yorgun bir millet olduk son zamanlarda… Hayır eğer bunun tek çaresi buysa, yani birbirini özleyen, seven ve bağışlayan bir milletin onurlu bayramları bu şekilde sekteye uğramayacaksa, varsın biraz biçim değiştirsin. Ben artık ona da razıyım. Yoksa hepten yitireceğiz birbirimiz için anlam taşıdığımız özel anları…


Bayramın 4.günü kanal D’de, Beyazıt Öztürk’ün konuğu Sezen Aksu’ydu. İki mütevazi insanın birbirlerine gösterdiği saygı, içimdeki bayram coşkusunu ateşleyiverdi.  Şarkılarını dinlerken Sezen’in hayatımda ki her yaranın pansumanı olduğunu bir kez daha anladım. Ve bir misafiri ağırlamanın ince ayarını Beyazıt’ın duyarlılığına, Sezen’in o güzel misafirliğini de vazgeçilmez samimiyetine bağlıyorum. Hayatıma vizesiz girebilen tek insana, Sezen deme cesaretini bu yüzden gösterebiliyorum.


Hayatın ağırlamaktan ve ağırlanmaktan geçtiğini bazen çok geç anlıyoruz. Birbirimizi ağırlarken biz de bir hayatın içinde ağırlanıyoruz.  Ne kadar seversek o kadar hafifliyor hayat, değerlerimizi ne kadar sahiplenirsek o kadar kaliteli yaşıyoruz… Sezen’in şarkılarıyla birlikte büyüdüğümüz öğrencilik yıllarını düşündüğümde, Beyazıt’ın değerlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu görmek göğsümü kabartıyor. Bir zamanlar paylaştığımız okul günlerinin bir parçası olduğumu düşünerek gururlanıyorum. Bu bulunması zor naif yaklaşım onu yıllarca özel kıldı , özel kılacak…


Ben bayramı 4.günü yakaladım, Beyazıt’ın programını izlerken. Sezen programının sonunda gülerek ‘bana baş öğretmen muamelesi yapma’ dediğinde, bu insanın baş öğretmen olmayı hak edecek misyonu taşıdığının farkındaydık oysa hepimiz… ‘Kalınca sebepsiz bir başımıza, hatıralar beynimizde dans etti yıllarca, canımız acıdığında Kanlıca’nın orta yerindeki taşta ağladık onunla. 4 günlük bir şeydi aşk sandığımız, ‘Unutma beni’ dedik unutulmanın acı verdiği zamanlarda. Ada vapuru yandan çarklıydı bir yaz günü arabanın camından taşan müziğin cıstakında…. ‘Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş’ dedik sevdiğimizi kaybettiğimiz bir akşam, soframızın rakı bardağında…


Beyazıt’ın konuğu olarak Sezen’i karşımda görmek beni çok keyiflendirdi. Biliyordum ki Beyazıt yılların içinde biriktirdiği her tecrübenin arkasına bir Sezen şarkısı kattı. O soframızın konuğu, yemeğimizin en güzel sosu oldu , öğrencilik günlerimizin en parasız, en uçarı, en mutlu anlarında… Hatta sabahlara kadar gülmekten karnımızın ağrıdığı o okullu akşamlarda.


Bu bayram eşi dostu görmediğim bir bayramdı. Yalnızlıkları siz kendiniz seçtiğinizde, nasılsa istediklerinize istediğiniz an kavuşabilmenin rahatlığıyla bekleyebiliyorsunuz diğer bayramları. Oysa bir gün tercihimiz olmayan bir yalnızlığın ortasında kalıvereceğiz ve gidenler için üzülüp gidenler için pişmanlık duyacağız. Ve bir gün  giden biz olacağız. Ben bu bayram, gelecek bayramlar için acayip bir telaş duydum…


Bayramları nasıl bilirdiniz? Boş verin nasıl bildiğinizi, hatırladığım tek bayramın çocukluğumun bayramları olmasından sıkıldım. Kaybolan şeylerin yerine bir başka şey koyamıyorsa insan, hep geçmişte yaşıyor, eski güzel günlerin üzerine bir şeyler katıp çoğaltamıyor… Zorunluluklar bizi sevdiklerimizden uzaklaştıran bir baskı yaratıyor… ‘Aramazsam küser’ dediğimiz insanlar, bize geri dönüşsüz bir iletişim sağlıyor. İçi boş bayram dileklerinden kaçtığımız için tatillerin süresi uzuyor.


Boşverin şimdi bayramları nasıl bildiğinizi. Mühim mevzu şimdi ne olacak? Eskileri hatırlıyacağız diye gelecek bayramların güzelliğinden mahrum mu kalacağız?… Peki yeni bir format atsak mesela bayramlarımıza?… Naifliğimizi kaybetmeden, saygıyı elden bırakmadan, birbirine dokunan bakışların sakilliğinden arınarak, bir görev gibi değilde misafirliğimizi bilerek yaşasak bayramları?.. Bir bayram programı yapsak gelecek yıllara sevdiklerimizle… Unutmadan unutulmadan gidebilme cesaretini gösterebilsek şu tek sıkımlık hayattan.


Sevgili Beyazıt, nefis bir programdı demek eksik kalacak, sen misafirini çok iyi ağırladın da aynı zamanda. Hayatımızdaki misafirlere biçtiğimiz değer ve anlayış, kendimize biçtiğimiz değerin bir yansıması. Sadece Sezen’i değil seni de yılların zenginleştirdiğini görebiliyorum…


Önümüzdeki bayram evde cevizli baklava olacak. Ne  ellerim cevizli baklava yapmaya elverecek kadar maharetli ne de zamanım o kadar geniş ama, o cevizli baklavanın tadını güzel günleri anarak ve çoğaltarak tadlandırmak  değil mi zaten asıl mesele.


Şu aptal koşuşturmaları bir kenara bırakıp, ‘bayramları iyi biliriz’ diyebilelim mi artık?


SİBEL BENGÜ’NÜN DİĞER YAZILARI


– Ne kadar buradasın?


– Bu hayat nasıl geçer?


– Aşık kimdir?


– Aşk ne değildir?


– Aşk nedir?


– Herşeyin bir şeyi vardır…


– İyi insan kimdir?


– Kaygı çok kaygan bir kelimedir…


– Bumerang aşklar…


– İstanbul’da yine yağmur var…


– Kelimeler, kelimeler, kelimeler…


– Bir şairin bildiği sevgi/ Attila İlhan için…


– Nedir, niyedir? Neyse…


– İnsan bazen kendini bırakıp delice gitmek istiyor…


– 3 kadın 1 kritik…


– Hayatın şablonu mu var?


– Haydi dostlar buyrun kahveye…


– Muhakkak…


Aşk’a herşey dahil…


Bir İstanbul hatırası


Kadın dediğin


– ‘Adam gibi adam’ dedikleri…


– Mantığım intihar, ruhum serseri…



Sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.