Beethoven’i sevmek

PAYLAŞ

Bazı kişiler daha şanslı bazı kişiler de daha şanssız doğarlar. Buradaki “daha” elbette bir göreliliğin belirtenidir. Gelişmiş bir kültür ortamında doğmak bir ayrıcalıktır, bununla birlikte kültür açısından verimli bir ailede doğmamış olmak bir şanssızlıktır. Beethoven bu anlamda hem şanslı hem şanssızdır. Annesi bir aşçının kızıydı, babası dar kafalı yeteneksiz bir müzikçiydi. Denebilir ki o hiç eğitim görmedi. İlkokulu on bir yaşında bırakıp çıkmış yani herhangi bir lise eğitiminden bile geçmemiş bir kişinin yüksek düzeyde yapıtlar verebilen bir dahi olması bir mucizeyle açıklanmayacağına göre kendini yetiştirmiş olmakla açıklanacaktır. Alman Aydınlanmasının ve Sturm und Drang akımının usta yazarlarını okudu, özellikle Klopstock’la Goethe’yle ve Schiller’le ilgilendi. Alman yazarlarıyla yetinmedi, Homeros’u Plutarkhos’u Shakespeare’i de okudu. 1789’da yani on dokuz yaşında Bonn üniversitesine yazıldı, orada edebiyat derslerine devam etti. Derslerine girdiği ünlü kişi E. Schneider ateşli bir devrimciydi, gözlerini Fransa’da olup bitenlerden ayırmayan aydın bir kişiydi. Beethoven’in amacı edebiyatta derinleşmek ya da edebiyat adamı olmak değildi. Müzik onun her şeyiydi. Edebiyata yönelişi insanı ve bu arada kendini daha yakından tanımak içindi.

Müzik çalışmalarını hiçbir zaman ikinci plana atmadı. Kendisine gerçek bir müzik eğitimcisi gibi yönelen ve oğlunu iyi bir müzikçi olarak yetiştirmek isteyen ancak bu yönde hiçbir donanımı olmadığı için genç adamı hızla müzikten soğutan alkolik babanın yerine gerçek bir müzik yetkesi bulmak gerekiyordu. Bu yönde iki büyük amacı vardı: Mozart’ın ve Haydn’ın öğrencisi olmak. Mozart’a ulaşabilmek için 1787’de Viyana’nın yolunu tuttu. Mozart onu dinledi ve onda geleceğin büyük bir yaratıcısını buldu. Ama o kadar. Beethoven annesinin ölümü üzerine Viyana’dan ayrıldı ve Bonn’a gitti. 1792’de Viyana’ya döndüğünde o büyük müzik adamının artık bu dünyada olmadığını öğrendi. Mozart’ın dünyası zaten böyle bir genç adamın yetişmesi için büyük katkılarda bulunabilmesine elverecek durumda değildi. Onun işi başından aşkındı. 1793’ün sonlarına doğru Haydn’ın öğrencisi oldu. Ancak Haydn’ın da işi başından aşkındı ve o da kendini bir genç müzikçinin yetişmesine adayabilecek durumda değildi. Belki de bu büyük müzik adamları, Mozart ve Haydn birer eğitimci olmaktan çok birer yaratıcıydılar ve onun eğitimine isteseler de çokça katkıda bulunamayabilirlerdi. Bu arada Beethoven kültüre son derece meraklı olan yüksek çevrelerle bağ kurmaya başladı, bu ona her anlamda büyük yararlar sağladı.

Beethoven bir dünya insanıydı, yaşama sıkı sıkıya bağlı aydın bir kişiydi. Bir zaman sonra kulaklarının duymaz olması bile onu yaşamdan ve yaratıcı etkinliklerinden koparamadı. Sağırlık onu bir bakıma dünyaya daha çok bağladı, en azından kendi dünyasına daha sıkı bağlanmasını sağladı. İçinin seslerini dinlemek dünyanın gürültüsünü patırtısını dinlemekten daha verimliydi belki de. Rousseau’da gördüğümüz o sarsılmaz doğa sevgisini onda da görürüz. Onda doğa sevgisi özsevgisiyle bir bütün oluşturur gibidir. O çok sevdiği ve hiçbir şeye değişmeyeceği özgürlüğünü en çok doğada yaşayabildiğini düşünüyordu. “Kimse kırları benim kadar sevemez, bir ağacı bir insandan daha çok seviyorum” diyordu. Kendisini son derece çirkin buluyordu, biraz da çirkindi. Soğuk görünümüne karşın, çiçekbozuğu yüzüne ve dağınık saçlarına karşın sıcak ve sevimliydi. Aşırı duyarlıydı: çok çabuk etkilenir çok çabuk parlardı. Aşırı duygusal diye bilinen insanlardan biriydi. Kadınlarla ilişkilerinde de duygusallık öne çıkıyordu. Kendini sonuna kadar adamaya hazır bir çocuğun duygusallığıydı bu. Bir bakıma dünyaya metelik vermeyen bir yalnız kişinin duygusallığıydı. Olmadık kişilerden kaçıyor olması yüzünden dengesiz ve kinci diye bilindi. Daha doğrusu birileri onu öyle görmek istediler. Bu konuda kendini savunma gereği duyuyordu: “Beni kinci deli insansevmez gören insanlar, bana ne çok haksızlık ediyorsunuz. Yüreğim çocukluğumdan beri o yumuşak iyilik duygusuna eğilimlidir.”

         Bütün büyük sanatçılar gibi o da hem geçmişte hem gelecekte yaşadı. 1806’da bir müzik adamına şöyle demişti: “Sizin için değil, gelecek kuşaklar için.” Bir müzik tarihçisi bize şunları söyler: “Beethoven hem geçmişin hem geleceğin insanıdır: bir yandan onu hem eski rejimin hem Devrim’in ruhuna bağlayabiliriz, bir yandan da onda modern müzikçilerin gireceği tüm yolları açan aydınlatıcı bir ‘kahraman’ı buluruz.” Beethoven ne yaptığının bilincindeydi, “Benim müziğimi anlayan başkalarının sürüklendiği sefillikten kendini kurtaracaktır” diyordu.

 

CEVAP VER