BELÇİKA’DAN… “Çiçek” gibi bir ülke!

İlan edildiğinden beri hem konusu hem de konuşmacıları yüzünden kışkırtıcı yönü ağır basan yazılar ve beyanatlarla hedef tahtası haline gelen ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları’ başlıklı konferansın, dün gece ertelendiği haberi geldi. Boğaziçi Üniversitesi yetkilileri ve konferans organizasyon kurulu, ortamı daha fazla germemek ve bilimsel özgürlüklerini korumak adına böyle bir karar almak zorunda kaldı. 

Üniversitenin gösterdiği bu sağduyulu yaklaşıma öncelikle ve özellikle siyasetçilerin sahip olması gerektiği, dün öğle saatlerinde Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in futursuzca sarf ettiği, suçlayıcı ve hakaretamiz laflarla bir kez daha kanıtlandı.

Demokratik bir ülke olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı, taşıdığı ünvan ve sorumluluğu külliyen unutarak ama bu ünvanı sonuna kadar kullanarak meclis kürsüsünden kendisi gibi düşünmeyenlerin vatandaşlığını sorgulama ve onları vatan haini ilan edebilme cüretini gösterebiliyor.

Ve işte tam da bu noktada devletin gerçeklerin ortaya çıkması için tarihçilerden oluşan bir komisyon kurma girişiminin aslında ne kadar içi boş olduğu ve sadece devlet tezlerini tekrar dile getirerek ve birşeyler yapılıyormuş gibi göstererek sorunun geçiştirilmek istendiği daha da net anlaşılıyor. Daha fazla demokrasi ve özgürlük talebiyle iktidara gelen “yeni kurtarıcıların” hayati öneme haiz bu iki kavramdan ne anladıkları da böylelikle ortaya çıkmiş oluyor. 

Kendimizi kandırmayalım. Henüz daha hiç bir şeyi konuşmaya ama en önemlisi duymaya, dinlemeye hazır değiliz. Hele sorunlarımızla yüzleşmeye hiç hazır değiliz. Ergenlik çağındaki delikanlılar gibi esip kükrüyor, yeri geldiğinde mangalda kül bırakmıyoruz. Ama yüzümüze ayna tutulduğunda gördüğümüz şeyden korkuyoruz. Çünkü aynada hiç bir şey yok.

Çünkü gerçeği aramak yerine şimdiye dek bize öğretilen ve bizim de asla doğru olup olmadığını sorgulamadığımız ve topu topu üç-beş içi boş cümleyle ifade edilen basma kalıp lafların ardına gizleniyoruz.

Çünkü düşünsel “sığlığımız” her türlü bilimsel sorgulamanın, çalışmanın önünde “derin” bir engel olarak duruyor.

Çünkü kendimiz, geçmişimiz ve geleceğimizle ilgili her şeyi düşünmeyi, karar almayı başkalarına bıraktık.

Çünkü bu ülkenin bilim insanları, aydınları, entelektüelleri ‘Diaspora çizgisinde olmak’ ve ‘resmi söylemi savunmak’ gibi iki ayrı uçta değerlendirilmeye başlandığında, fani yurttaşlar olarak “Yahu bırakın da rahat rahat tartışsınlar. Biz de aklımıza vicdanımıza hangi fikir daha yakın geliyorsa tavrımızı, görüşümüzü ona göre belirleyelim. Hem siz kim, üniversitelere neyi nasıl tartışacağını söylemek kim?” demiyoruz. 

Çünkü artık bu ülkenin herhangi bir bakanı, değil bu kadar önem arzeden bir konuda, herhangi bir konuda bile diline gem vuramayıp ileri geri konuştuğunda “yok artık!” deyip, tepki göstermiyoruz.

Çünkü “aydınlarımız bizi arkadan hançerliyor. Biz bu durumda yabancı parlamentoları nasıl ikna ederiz?” diye sorabilen bir zihniyete, “devlet bu konudaki çalışmaları, bizi yüreğimizdeki bu yükten, kafamizdaki soru işaretlerinden kurtarabilmek yani sadece gerçeği öğrenebilmemizi sağlamak için yapmalı, elalemi ikna edebilmek için değil!” diyemiyoruz. Önce yurttaş olarak bizim ikna olmamız gerektiğini yüzlerine karşı bağırmıyoruz.

Bu konunun Türkiye’de konuşulamamasının sıkıntısını şimdiye dek hep memleket dışında yaşayanlar yani bizler çektik. Ermeni meselesi yüzünden; sadece Türk olmak, eğitimimizden, niteliklerimizden, becerilerimizden ve kişisel hasletlerimizden önce geldi. Her şeyden önce Ermenilere kıyan Türk olduk. Bu sorun ilk kez, Türkiye’deki sıradan vatandaşın yüzüne de sert bir tokat gibi vuruyor. Bağırıp çağırarak, gözbebeğimiz olması gereken bilim insanlarımıza saldırmamız bundan.

 

 


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here