Ben annemin ilk kızıyım

İşte o, beni yatırıp odamın kapısını çekerken arkasından seslendim: 


“Sanırım aylar sonra ben gene paylaşabileceğim şeyler yazacağım”


“Ee hep acı çeken insan üretir” diye karşılık verdi. Öyle dokunaklı bir ses tonuyla söylemişti ki, “Sen hep acı çekiyorsun değil mi?” dedim. 


Aynı anda, çevremde ne acılar gördüm. Biri annesine daha fazla ömür biçmeye çabalarken,  kimi haddini aşma pahasına iyilik verme peşinde acır, kiminin hayatı deniz yıldızı gibi yayılıp uzarken, gene de katı bir formu olduğu gerçeği ile yüzleşir, kimi derinliklerinin keşfinde, ne kadar derine inerse o kadar karanlık olduğundan netliğini yitirmekten korkar, kimi yeni hayat peşinde kıtalara uçarken, vedalaşamadığı herkesi yanında götürür, kaçamadığının umutsuzluğu olduğunu bilmez. Kimi hastalıkla, kimi aşkla, kimi ekmek kavgasıyla yorulur. Gazze’de neyi patlattığı sosyologlarca tartışılan gaz, Birleşik Devletlerde film yıldızı oldurulmuş Obama, ıssızlığıyla müzikte nostaljiye döndüren adamlar, Barcelona Barcelona ilişkiler, sevmeler, sevilmeler, aşkı yeniden bulup, yitirilecek bir şey olduğunu hatırlamalar….. Saçın sefadan uzadığını düşünerek saçlarını beline indirmeye çalışan kadınlar.


Çocuklar ve erkekler niye bilgisayar oyunu sever? Belki de içinde oldukları dünyayı değiştirerek yaşama isteklerinden, varolanın dışında çıkıp, biraz heyecan, fantezi, merak, güç, eğlence arayışlarından.. Sıkıntı.. Bir kadının tersine, önüne atılanı yemeyi kabul eden köpekler gibi olmak istememekten. Kadınlar bağlı bulunduğu zinciri bile sevmeye başlayıp, çözülünce bile gitmek istemeyecek kadar dar mesafeye baktıklarından. Elindekiyle yetinmeyi bilen kadınlar, kızlarına üniversite okutacağım diye boşa yorulmuş, erken evlenmelerine kıyamamış anneler olmuşlar. Ama kızları başı dik tutmayı öğrenememiş gene. İşte bu yüzden belki de kadınlar play station bile  oynayamazlar. Bu tarife uymayan bir avuç dolusu da kendilerine ya feminist demiş,  ya da bunu yafta bulup reddetmiş. 


En mutlu olduğum an….Yıllar sonra gözlerimin önünde canlanırken, beni yine o ana çeken sahne. Ortaokul suları. Bir resim dersi, hocası hatırlanmayan. Ama perspektifi öğrenelim diye bizi dışarı çıkarmış, okulun bahçesinde köşe bucak dağıtmış. Baktığımız alanı çizmemizi,  bunun için görmemizi öğreten. Ben gene yapmışım yapacağımı. Koca arazisi olan, önlü, arkalı, tek yanlı bahçeli okulun, dışarı, yola açılan kapısının önünde oturmuş, parmaklıklar ardından uzaktaki bir ağaca bakıyorum. O zaman en uzaktaki ağaç bile ne kadar uzak olabilir ki…İşte bu, benim bu kadar geç hatırladığım en mutlu anım.


Sonra birde balkonda, akşam çöküp, güneş batadurduğunda, önünden bir vapur geçişinin kızıl gölgesi….


Sonra…Sonra büyürsünüz. Biri gelir size bir göz kırpış süresi, kelebeğin kanat çırpış hızı kadar zamanda bir içiniz olduğunu hatırlatır ve bazen çoğul ama tek, yalnız ama bir o kadar da yakın olabileceğinizi yaşatır.Yeterince iyi dinlemediklerinizin, sizi yeterince iyi dinlememiş olduğunu gösterir.


Yürek tasına ilk su damladığında bulanmışsan, inanmamışsan o çeşmeye, çeşmeyi dondurup, kuyuyu kurutacak umutsuzluğun seni bulacağını öğrenmelisin. Özünde tüm kaderi daha ilk anda kendi belirleyen iraden, ortaya beklenen sonu çıkarır.


Biri gelir ve ulaklar yerini alır. Ya öğrenmen gereken bilgi tekrarlanır ya da sen bir mesajı birine ilk ulaştıran olmuşsundur.  Biri “bilinmez kim kime kimdi?” der, diğeri “Bilenle bilmeyen bir olur mu?” belki. Kim ne alırsa bahtına alır…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

9 − 1 =