Ben de Fenerbahçeliyim

Dün akşam, İzmir’de Trabzonspor ile 2-2 berabere kalarak kuruluşunun 100. yılında şampiyonluğu kucaklayan Fenerbahçe, taraftarlarına çifte mutluluk yaşattı.


Fenerbahçe’nin erken gelen bu şampiyonluğunu yürekten kutluyorum. Bu sevincime iki hafta sonra ligin bitecek olması da eklenince, çifte mutluluk yaşadığım söyleyebilirim. Çünkü ben pazar günleri evlerde ve stadyumlarda yaşanan futbol tutkusunun yol açtığı çılgınlıkları sevmiyorum. Bu durumu biraz abartılı ve sakıncalı buluyorum.


Futbol sadece ülkemizde değil tün dünyada en çok taraftar toplayan bir spor dalı. Ama futbol taraftarlarını diğer spor taraftarlarından ayıran bir özellikleri var; saldırganlıkları… Ben hiçbir atletizm yarışmasında dünya rekoru kıran bir başka ülkenin atletinin yuhalandığını, atletizm fanatikleri tarafından dövüldüğünü görmedim. Oysa futbol fanatikleri için karşı takım kendi ülkesinin takımı bile olsa “düşman” dır.


Aslında fanatizmin akıl ve ruh sağlığıyla bir ilgisi yok. Fanatizmi kişilik özelliği olarak görebiliriz ama, işin içine saldırganlık girerse bu kişilik özelliği olmaktan çıkar, kişilik bozukluğuna dönüşür. Saldırganlar tuttukları takımla özdeşleştikleri için, yapılan her hareketi kendilerine yapılmış kabul ederler.


Yalnız Türk fanatiklerini, İngiliz, Hollandalı ve Almanların “holigan” diye adlandırılan azılı taraftarlarından ayırmak lazım. Holiganlar, maçlara sarhoş giderler ve sarhoş olmalarından dolayı çevrelerine zarar veriler. Türkler ise maçlara genellikle ayık gider, ama her nasılsa sarhoş çıkar.


Sanırım bu tribünlerde deşarj olmalarından kaynaklanıyor. Günlük yaşam koşuşturması içinde bastırdıkları şiddet ve intikam duygularını orada ayaklandırıyorlar. Kimseye hesap vermeden bağırıp, küfredip, taşkınlık yapabiliyorlar.


Ben bu yüzden tribünlere “top”lu deşarj arenaları diyorum.


***


Fanatizmi değil ama, futbolu seviyorum. Çocuk yaşlarımda aile fertlerinin çoğunun Galatasaraylı olmasına rağmen Fenerbahçe’ye sempati duydum. Bundan yıllar önce Rüştü Dağlaroğlu’nun “Fenerbahçe Tarihi” adlı kitabını okuduktan ve  kendisiyle söyleşi yaptıktan sonra, Fenerbahçe’ye sempatimin daha da arttığını söyleyebilirim.


Söyleşi sırasında Rüştü Dağlaroğlu bana kendisini Fenerbahçeli yapan nedenlerin somut olaylara dayandığını söylemişti. 1918 yılında İstanbul İngilizler tarafından işgal edildiği zaman, henüz on yaşında olan Dağlaroğlu’nun, ülkesini işgal eden ülkenin takımını futbol karşılaşmalarında üst üste yenen Fenerbahçe’ye kendini yakın hissetmesi kaçınılmaz bir sonuçmuş.


O yıllarda gazeteler bu başarıları, “Fenerbahçeli topçular İngilizleri yendi” başlıklarıyla vererek sanki bir milli mücadele havası estirirlermiş. Bu galibiyetler öylesine üst üste gelmiş ki, İngilizler çaresiz kalıp, Fenerbahçe kulübünü kapatıp, Başkan Sabri Toprak’ı da Malta Adası’na sürmüşler.


Rüştü Dağlaroğlu’ndan dinlediğim bir başka anı da şöyle. Rüştü Dağlaroğlu, bu anıyı bizzat Galatasaraylı Ruşen Eşref’ten dinlediğini söylemişti:


Atatürk, her gün Boğaz’da otomobiliyle yaptığı gezisinden döndüğünde, Dolmabahçe Sarayı’nda ziyaretine gelen beş kişiyle o günkü maç hakkında konuşmaya başlar. O gün 10 Ağustos 1928’dir ve Fenerbahçe-Galatasaray maçı oynanmıştır. Atatürk beş ziyaretçiden biri olan Necmettin Sadak’a, “Bugünkü maç ne oldu?” sorusunu yöneltir. Maçın 3-3 berabere bittiğini, öğrenince, beş misafirinden Fenerbahçeli olan ikisini, yani Sabri Toprak ve Vasıf Çınar’ı iki yanına alır ve biraz merakla kendisine bakan üç Galatasaraylıya, yani Necmettin Sadak, Ruşen Eşref ve Mustafa Necati’ye; “Burada da berabereyiz. Çünkü ben de Fenerbahçeliyim”der.


Ben de Fenerbahçeliyim…


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.