Benim berberlerim balıkçılarım

PAYLAŞ

Otuz yıl aynı berbere tıraş oldum. Üstelik benim berberim elhak berberdi, berberliğin şanına uygun olarak konuşkan bir kişiydi. Benimle konuşmazdı ama. Ne adımı sormuştur ne de ne iş yaptığımı. İkimiz de dilsiz gibiydik. Yalnız o otuz yılda bir kere göz göze geldik ve gülmemizi tutamadık. Bu gülme üç beş saniye sürdü. Neden güldüğümüzü şöyle böyle anımsıyorum. Radyoda adamın biri polisin ne kadar sevecen olduğunu anlatıyordu. Neyse bizim berber otuz yıl sonra dükkanı kapadı, bir arkadaşının dükkanına taşındı. Yeni yerine bir iki kere gittim ama beni sarmadı. Üç kişi çalışıyorlardı. Tepeye çakılmış televizyon kötü bir karga gibi aralıksız ötüyordu. Gelenin gidenin sayısı belirsizdi. Sonra küçük oğlumun berberine gitmeye başladım. İyi. Kimse bir şey sormuyor. Yalnız koltuğa oturur oturmaz hatır soruyorlar. Çok iyi. Geçenlerde berber İsmail efendi elli dokuz yaşında sizlere ömür. Neyse, oğulları işletiyor dükkanı.

Esnafla ya da genel olarak insanlarla içli dışlı olmak benim pek beceremediğim ve hiç mi hiç becermek istemediğim bir iştir. Balıkçılarla da o yüzden ölçülü bir yakınlığımız vardır. Kaç yılda kaç balıkçı değiştirdim, olmadı, tutturamadım. Son balıkçımız belli ki çok dindar. Kendi gibi üç dört kişi çalıştırıyor. Ve biliyorum baştan beri beni merak ediyorlar.“Selamün aleyküm” dediğime göre elbet ben de inançlı biri olmalıyım. Ama inançlı birine benziyor muyum? Balıkçımız “kardeşim” diyor bana ama benim kim olduğumu bilmiyor.

Adamlarından yaşlıca olanı bir gün balık almaya gittiğimde bana birini gösterdi, “Olabilir mi, bu adam iki yerden maaş alıyormuş?” dedi. Amacı beni deşmekti, olmadı. Ben adama “Olursa ikimize, olmazsa ipimize, hem efendim bize ne…” gibilerden bir yanıt verdim. Son gidişimde balıkçımız artık dayanamadı, nereli olduğumu sormakla işe başladı.

Adamlarından yaşlıca olanı sözü aldı, ne iş yaptığımı sordu. Emekli olduğumu söyledim. Nereden? Üniversiteden. O zaman üniversitede “Bizim Hüsamettin”i tanıyıp tanımadığımı sordu. Hüsamettin diye birini tanımadığımı söyledim. Hüsammettin’in İstanbul’da olduğunu biliyordu ama hangi üniversitede olduğunu bilemiyordu. Artık bundan sonrasını ne yapsam engelleyemezdim. Kaç para emekli maaşı aldığımı sordu. Küsuratını atıp söyledim. “Üç ayda mı?” dedi. “Hayır ayda!” dedim. Gözleri dört açıldı. “Ne iş yapıyordun üniversitede?” dedi. “Profesördüm” dedim.

Birden bir sessizlik oldu. Bütün tabaklar kırılmış, bütün sular çekilmiş, bütün görünüm dağılmış, bütün kapılar kilitlenmiş gibi bir şeyler oldu. “Gel seni öpeceğim” dedi. İki yanağımdan öptü. Dedi ki: “Yahu ben seni merak ederdim. Bu adam ne iş yapar diye düşünürdüm. Ya bir yerde hademe ya da kapıcı dedim kendi kendime sonunda, iyi mi! Öyle ya haksız mıyım, şu üstünde beyazı çıkmış deri cekete bak, şu ayağındaki rengi atmış pantolona bak, hele şu ayakkabılara bak ayakkabılara. Hele kasket, sekiz köşe. Elde tespih! Olacak şey değil!” Şimdi balıkçıyı da değiştirmek vakti geldi bana göre. Bundan sonra bana özel davranacaklar. Sorular soracaklar, bir konuda görüşümü almak isteyecekler. Bilmiyorum desem bilgimi kıskanıyorum sanacaklar. Oysa bugüne kadarki en iyi balıkçım oydu. Birimiz inançlı birimiz inançlı gibi olduğumuzdan iyi bir ilişki vardı aramızda. Daha tablalara etiketler konmamış da olsa ben güvenir fiyat sormazdım. “Karşıdakinin dürüstlüğüne güvenmek gibi var mı!” dediydi bir seferinde.

Bana sorular sorarak benimle ilgili bir kitap yapan sevgili kardeşim Şener Aksu’nun sorularından biri çok ilginçti. Size daha önce dekanlık önerilmiş, neden kabul etmediniz, yapamayacağınızı mı düşündünüz gibilerden bir şeyler soruyordu bana. Dekanlık da, bakanlık da, başbakanlık da yapılamayacak işler değildir. Gelgelelim dostlarım, bu gibi işler bana gitmiyor. Bir kere ben siyaseti beceremem ki. İkincisi benim sıradan insan olmamı tehlikeye düşürecek her koşuldan kaçmışımdır. Yakınlarım doçent ve daha sonra profesör olmamak için ne kadar direndiğimi bilirler. Hatta birinde arkadaşlardan biri öfkelenmiş, “Biz seni profesör yaptık, hiç ciddiye almıyorsun!” diye beni azarlamıştı. Beni makam arabasının arka koltuğuna kurulmuş otururken düşünebiliyor musunuz? Bazen Anadolu kentlerinden birine bir üniversiteden ya da bir belediyeden çağrı alıp gittiğimde otomobil verirler. Ben korkunç tedirgin olurum. Hele bir yerde durduk mu şoför inip kapımı açmaya gelmeden ben kendimi aşağıya atıveririm. Dünyanın hiçbir pırıltısında, hiçbir saltanatında, hiçbir tantanasında gözümüz olmadı dostlarım. “Eşek geldin eşek gidiyorsun Afşar” derim zaman zaman kendime. Derim ama kendimden hoşnut olmadığım için değil. Bilirim, insan dünyada o bir kişilik yerini yanlış anladı mı insan olmaktan çıkar, bir kukla olur, birilerinin kuklası olur. Çok güzel bir kukla. Kasılıp duran zavallı bir kukla.

CEVAP VER