Benim üniversitem

Yetmiş yaşımın eşiğinde, hazır yaş sınırına geldiğim için üniversiteden çıkarılmışken, bir üniversite de ben kursam mı diye düşler kurdum dün gece. En büyük sorun para sorunu. Altın yumurtlayan tavuk genelde pahalıdır. Otuz beş yıllık hizmete karşılık aldığımız ikramiye bankada duruyor ama onunla okul mokul açamayız, okulun perdelerini bile yaptıramayız. Bugüne kadar sayısız danışmanlık önerilerini elinin tersiyle iten burnu büyük Afşar efendi şimdi kara kara düşün bakalım. En iyisi bir para babası bulmak. Hangi para babası benim peşime takılır? Bilmez mi adam benim para işlerinden hiç anlamadığımı? Yıllar içinde birçok kişiye özel ders vermişim, bir tanesinden beş kuruş almamışım. Bizim rahmetliyle de ders yüzünden tanışmıştık. “Madem bu paraları almıyorsun, öyleyse bunları gidip bir yerde ezelim” demişti. Bunlar duyulursa kim bana güvenir de üniversite işine girer.

İşin en önemli yanı bina bulmaktır, onu bulabilirsek gerisi kolay. Benim gibi bir profesör eskisi buluruz, adamı rektör yaparız. Pekiyi baylar ben niye rektör olmuyorum? Dekanlık önerilerini geri çevirdiğim, bölüm başkanı bile olmak istemediğim doğrudur. Ama şimdi böyle bir durumda da rektör olunur yani. Kendi cüppemi ayrı diktiririm. Senin bugüne kadar hiç cüppen olmadı ki diyerek beni utandırmayın. Olmadıysa bundan sonra pek güzel olacak. Benim cüppem beyaz olmalı, yakası en sevdiğim renklerle süslenmeli. En sevdiğim renk ne benim? Bilmem. Bütün renkleri sevdiğim doğrudur. Hadi cüppenin yakasına şöyle genişçe bir mor koyalım. Mor nereden çıktı demeyin. Montréal’de eğleştiğim yıllarda şakadan bakan olmaya karar vermiştik bir iki arkadaş. O durumda eşlerimizin kılığını öncelikle tartışmaya başlamıştık. Tümü için tüllü mor şapkada karar kılmıştık. Mor etkili renktir, bilirsiniz. Öbür arkadaşların cüppeleri kara kumaştan olmalı. Yeter de artar bile.

Gerisi çorap söküğü gibi gelir, kendiliğinden gelir. Dostlardan birkaçını yanımıza alabilsek yeter. Bu sırada biliyorum dedikodu edeceklerdir. Ne mi diyecekler? “Bu adam yıllarca özel eğitime karşı oldu, özel üniversitelere gitmemek adına öyle bir direndi ki sevdiği arkadaşlarını bile bu yüzden kırdı. Çok bir şey istemiyoruz, haftada iki saatçik ders versen yeter diyen eşi dostu geri çevirdi. Şimdi adam üniversite kuruyor. Ne günlere kaldık!” Ne günlere kalmış olursanız olun bu iş olacaktır beyler. Binanın üst katını silme lokal yaparız: günün her saatinde hizmet. Şarabın en iyisini, garsonun en anlayışlısını, yemeğin adı enaz bilinenini orada bulacaksınız. Düşünün, bilim yapmaktan canınız çıkmış, onda gelmiş on ikiye kadar genç kuşağa bilgiler aktarmışsınız, oh şöyle denize karşı bir kırmızı şarap açtırıp yanına güzel bir bonfile uygulamaz mısınız?

Benim üniversitede yetmişime kadar hiç gerçekleştiremediğim düşüm her öğle tatilinden sonra yarım saat kestirebilme olanağıdır. Bunun için bir küçük oda olabilseydi! Olamadı. Yani bir küçük yatak alacak küçücük bir oda mı istiyorsun sen? Ne derler sana? Adın kötüye çıkmaz mı? Her ders gününde kafamı kuru masalara dayayarak on beş yirmi dakika kestirmişimdir, gene öyle mi yapayım?  Ayrı bir odam da olmadığından arkadaşlarımı rahatsız etmemek niyetine kuş uykuları uyumuşumdur. Ama artık burası benim üniversitem olacak. Büyükçe bir oda ayırtırım kendime. Orada uzanıp yatabileceğim bir koltuk olur en azından. Bir de buzdolabı. Diyelim bir buçuktan iki buçuğa kadar şekerleme yapıp kendimi bir güzel toplamışım. Kötü mü olur? Rektör bey nerede? Rektör bey toplantıdalar efendim. Yürü! Ben girip bir dakika bir şey söyleyemez miyim? Olamaz çünkü içerde vali bey ve milletvekilleri var. Hani rektör beyimiz de az adam değilmiş canım, bravo adama dedirtmek için. Ben bütün heveslerimi aldım şu kavanoz dipli dünyadan, bir hevesim bu kaldı. Eshabı mesalihine doyamamış memurlar gibi bendeniz de üniversitecilik oyununa doyamadım. Ben geçerken gençler iki yana kaçışsınlar, yeter bana. Bilmem bu düşümü gerçekleştirebilecek miyim? Söylediklerimi ciddiye almadığınızı biliyorum. Gevezeliğimi bağışlayın ne olur, zaman zaman çenem düşüyor. Bana göre işler değil bunlar. Bir gün bile böyle bir düş kurmuş değilim. Parayı sevmeyen ve bu yüzden durmadan kazık yiyen, ünden hiç hoşlanmayan, unvanlardan bucak bucak kaçan biri için tantanalı yaşam azaptan başka nedir? Ayrıca siz ne derseniz deyin ben Alexis Carrel gibi düşünüyorum: “Bilginlerin kavrayışını artırmanın en iyi yolu onların sayısını azaltmaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.