Benim sinemalarım…

olmasının da rolü büyüktü. Bugüne kadar ülkemizin ve başka ülkelerin değişik şehirlerindeki sinema salonlarında yüzlerce, hatta binlerce denilebilecek sayıda film izleyebilme olanağım oldu.


Tabii altmışlı yıllarda beş, altı yaşlarında küçük bir çocuktum. Öyle çok fazla oyuncaklarım da yoktu. Çünkü hemen hemen herkes aynı durumdaydı. Yani bunun salt alım gücüyle de ilgisi yoktu. Bir anlamda oyuncak sektörü de ülkemizde henüz gelişmiş olmadığından çok fazla alternatif de yoktu.


Ya büyüklerimiz bize oyuncak yapıyordu ya da bizler kendi oyuncaklarımızı, oyunlarımızı yapmak ve yaratmak zorunda kalıyorduk. Bir anlamda “oxford vardı da okumadık mı?” denildiği gibi, yani biz de oyuncak vardı da oynamadık mı?


Ama inanın ben eğitim ve öğretimde bizim durumumuzu biraz daha olumlu buluyorum. Yani bir çocuğun kendi düşlerinin peşinden gitmesini ve kendi yaratıcı düşüncesiyle bir şeyler yapabilmesinin çok daha doğru olduğunu düşünüyorum.


Henüz daha televizyon çocuğu olduğumuz yıllara da gelmediğimizden, birer “düş gezginleri” olarak ister istemez hepimizin yolu, bir düşler ülkesi konumunda olan; sinema salonlarından geçiyordu.


Onun içindir ki; sanırım sinemanın hepimizin yaşamındaki yeri, tartışmasız bir başka olmuştur. O yıllarda  reklam ve tanıtım sektörü de çok gelişmiş olmadığından ve bugünkü gibi interaktif medya ve iletişim olanakları da olmadığından;


Sinemalarda oynayacak olan filmlerin reklam işlerini de ayaklı birer reklam panosu işlevi gören; bedeninin önüne ve arkasına astıkları filmin afişleriyle mahalle aralarında dolaşan, çıplak sesiyle ya da varsa eğer, elindeki megafonla bağırarak; “ bugün filanca sinemada başrollerinde Ayhan Işık,Türkan Şoray ve Ekrem Bora’nın olduğu Acı Hayat filmi oynuyor, aşk, acı, gözyaşı ve mutluluk tekmili birden her şey var. Gelirken yanlarınızda mendillerinizi de getirmeyi unutmayın!” diyen insanlar yapıyordu.


Bu durum sinema salonu olan Türkiye’nin her yerinde  aynıydı. Yani bir anlamda da; ‘yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız’ reklamlarında olduğu gibiydi.


Hepimizin birer kahramanı vardı. Hatta kendi aramızda Ayhan Işık mı döver, Turhan Seyfioğlu mu, yoksa Eşref Kolçak mı, Fikret Hakan mı? Ya da Orhan Günşıray hepsini mi döver gibi çocukça tutuştuğumuz bahisler olurdu.


Filmin esas oğlanı, esas kızı kötü adamlardan kurtardığı zaman ki, bu kötü adamlarda genellikle ya Ahmet Tarık Tekçe, ya Öztürk Serengil, Semih Orkan, Erol taş ya da Hüseyin Baradan gibi o dönemlerin ünlü karakter oyuncuları olurdu.


Kadın seyircilerin idolü  haline gelen starlarsa; Gülistan Güzey – Nedret Güvenç –Cahide Sonku – Sezer Sezin – Muhterem Nur – Belgin Doruk – Nilüfer Aydan – Pervin Par -Türkan Şoray – Fatma Girik – Filiz Akın – Nebahat Çehre – Leyla Sayar – Tijen Par – Semra Sar – Sema Özcan -Sevda Ferdağ – Selda Alkor -Hülya Koçyiğit – Ajda Pekkan… gibi oyunculardı.


Elbette isimlerini yazmaya kalkarsak, kitap yazmamız gerekecek sayıda olan birçok ünlü, ünsüz isim var. Yani Türk sinemasına yıllarca emek vermiş olan; yüzlerce, binlerce sinema emekçisi var. Hemen hemen hepsini de isimleriyle birlikte ezbere tanırdık. Çünkü onlar çevirdikleri filmlerle birlikte, adeta ailelerimizin de birer parçası haline gelmişlerdi.


Altmışlı yılların Türk Sinemasında, bizim bebeklik ve çocukluk dönemimize rastlayan ve bugün hepimiz için naiflik, nostalji kokan; aşk, sevgi, mertlik, dürüstlük, yoksulluk ve aile bağları üzerine kurgulanmış bir sinema anlayışı sergileniyordu. O yılların ‘aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni’ de, elbette ünlü rejisör Nejat Saydam’ dan başkası değildi. Yine o yılların ve neredeyse bütün zamanların diyeceğim, ünlü senaristti de Bülent Oran’dı.


Elbette daha birçok rejisör ve senarist var, ama ben sayısal olarak en fazla üretenleri baz aldığım için bazı isimler öne çıkıyor gibi görülebilir.


O yıllar, Türk Sinemasının hem emekleme dönemini kapsar, hem de seyircisiyle buluşması bakımından, bir anlamda da “Altın Yılları” olur.


Altmışlı yılların sonuna doğru; henüz yerine oturmaya başlayan Türk Sinemasının en büyük rakibi Televizyon olmaya başlamıştı. Yetmişli yılların başında, Türk Sinemasındaki durum her bakımdan yine ‘altın yıllar’ olarak devam ediyordu. Bir taraftan salon filmleri ( Cüneyt Arkın – İzzet Günay – Ekrem Bora –Tanju Gürsu – Tamer Yiğit – Ediz Hun – Kartal Tibet – Murat Soydan -Engin Çağlar – Tarık Akan – Kadir İnanır – Aytaç Arman… erkek starlar olarak; Fatma Girik – Türkan Şoray – Filiz Akın – Hülya Koçyiğit – Müjde Ar… kadın starlar olarak) çevriliyor, diğer taraftan; macera-avantür filmleri (Yılmaz Güney – Cüneyt Arkın –  Tanju Korel –Serdar Gökhan… gibi oyuncular tarafından) çevriliyordu. Bununla birlikte; başını Yılmaz Güney’in çektiği birçok oyuncu tarz değiştirerek sosyal içerikli filmlere yöneliyordu. Artık sol tandanslı  filmler, oyuncular ve yönetmenler Türk Sinemasına damgasını vuruyordu. (Lütfü Akad – Atıf Yılmaz – Halit Refiğ – Menduh Ün – Yılmaz Güney – Erkan Yücel – Şerif Gören…gibi yönetmenler ve Yılmaz Güney – Fikret Hakan – Tarık Akan – Kadir İnanır – Aytaç Arman… gibi oyuncular)…


Benim anlatmaya çalıştığım kronolojik bir Türk Sineması Tarihi değil, çok kısa bir özgeçmiş denilebilir. Yetmişli yılların sonuna doğru ise; Türk sineması yükseliş dönemini tamamlayıp, adeta düşüş dönemine girmiştir. Bunda da bir taraftan gelişmekte olan televizyon yayınlarına halkın büyük ilgi göstermesi, büyük rol oynadığı gibi,  diğer taraftan  seks filmleri furyasının başlaması da üzerine tuz-biber ekmiştir.


 Bu durum, aile sineması olarak ta ün yapmış olan; Türk Sinemasının  diğer adıyla “Yeşil Çam’ın “altının oyulmasına neden olduğu gibi, seyircinin sinemadan kaçmasına, seyircisiyle bütünleşmiş olan starların, film çevirmemeye başlamalarına, bir anlamda da Türk Sinemasının çöküşüne zemin hazırlamıştır.


O yılların starların büyük bir çoğunluğu salt aç kalmamak için; o dönemin en geçerli eğlence ve müzik merkezi durumunda olan gazinolarda şanslarını deneyerek, para kazanmak zorunda kalmışlardır. Yine o dönemde birçok ünlü – ünsüz oyuncu karnını doyurabilmek adına; seks filmlerinde uzun süre oyuncu olarak yer almak zorunda kalmıştır.


Seksenli yılları ise; bilmem anlatmama gerek var mı? Çünkü o yılları ben, her bakımdan Türkiye’nin üzerine çöken kabus yılları ve bir ülkenin geleceğinin yok edildiği yıllar olarak anımsıyorum.


Sanırım o yılların sorumlularını tarih ve insanlık hiçbir zaman affetmeyecektir.


Doksanlı yıllarda Türk sineması neredeyse film üretemez hale gelmişti. Tabii bunda da yabancı film şirketlerine verilen imtiyazların rolü çok büyüktü. Doksanlı yılların sonlarından itibaren bugüne kadar Türk sinemasında bir toparlanma ve kaliteli filmlerin yapılmasıyla birlikte seyircinin yeniden kendi değerlerine de yönelmiş olması bizleri sevindirse de henüz yeterli değil.


Çünkü hala Amerikan film yapımcılarının başka ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de;  sinema salonlarındaki ve işletmecilerin üzerindeki hakimiyeti ve ağırlığı” tartışmasız sürmekte ve devam etmektedir.


 Bütün bunları yazmamdaki amacım; hem biraz nostalji yapmak hem de yeni öğrendiğim bir haberden sonra, duygularımı sizlerle paylaşmaktı.


O haber de şuydu: “ Kadıköy Bahariye’deki tarihi Süreyya sineması kapanıyor. Büyük alışveriş merkezlerindeki sinema salonları nedeniyle müşteri sayısının zamanla azalmasına rağmen 77 yıldır dimdik ayakta duran Süreyya Sineması kapılarını 30 Aralık 2005 tarihinden itibaren bir daha açılmamak üzere kapatacak. Bina Kadıköy belediyesi tarafından kültür merkezi olarak kullanılacak.”


Okuduğum ve ilgililerden öğrendiğim haber aynen böyleydi. Tabii bu durum beni fazlasıyla üzdüğü gibi, bir yandan da Kadıköy Belediyesi tarafından, bir kültür merkezi olarak işletilecek olması da bir o kadar sevindirdi.


Kadıköy Belediyesi işletecek…


Süreyya İlmen tarafından kurulan bir dernek vasıtası ile yapımına 1924 yılında başlanan o zaman ki adı ile Süreyya Opereti Binası, 6 Mart 1927 yılında büyük bir törenle açılmıştı. 1930’da sesli filmlerin gösterilmesi için gerekli teknik değişiklikler yapıldı ve sinemanın ilk müdürlüğüne Nazım Hikmet’in babası Hikmet Nazım getirilmişti.


Süreyya İlmen daha sonra burayı Darüşşafaka’ya bağışladı. Torunları ise sinemanın işletmeciliğini yıllardır yürütüyordu. Ancak Kadıköy’ün en büyük salonuna sahip (700 kişilik) Süreyya Sineması, 1999 yılında ortaya çıkan korsan CD satışlarının artmasıyla birlikte kaybettiği sinema seyircisini, alışveriş merkezlerinde de sinema salonlarının açılmasıyla bir daha geri kazanamadı. Sonunda ise pes etti ve kapılarını kapatmak zorunda kaldı.


Sinemanın sorumlusu Bilge Aksel bu konuda şöyle diyor: “ Korsan zaten sinema işletmecilerini çok zor duruma soktu. Artık insanlarımızın sinema zevki de değişti. Alışverişlerini yapıp, bir şeyler atıştırıp, aynı merkezlerdeki sinemalara gitmek istiyorlar.


Çok salonlu sinemalar da daha avantajlı durumda. Bizde bir film tutmazsa, masraflar aynı oluyor, ancak çok salonlu sinemalarda diğer salonlarda gösterilen filmler onu finanse edebiliyor. Kadıköy’ün en büyük salonu bizde. Böyle olunca film şirketleriyle de sorunlar yaşıyorsunuz.


Müşterilerimizden sinemanın kapanacağını duyanlar olmuş. Çok üzüldüklerini söylüyorlar. Ancak, sermaye gruplarına karşı bizim gibi salonların direnmesi çok güç”…


Evet dostlar, böyle anlatıyor bir işletmeci olarak sorunlarını sayın Bilge Aksel. İleri sürdüğü savlarda yerden göğe haklı olduğunu düşünüyor ve biliyoruz.


Gel gör ki, böylesi durumlarda elimizden çok fazla da yapacak bir şey gelmiyor. Ancak üzüntülerimizi, endişelerimizi, kaygılarımızı dile getirebiliyoruz.


Bugüne kadar güzel İstanbul’umuzun birçok semtinde sinema salonları hem yazlık olarak, hem de kışlık olarak kapanmak zorunda kaldı.


Benim yaşadığım yer olarak Kadıköy’de anımsıya bildiğim kadarıyla kapanan sinema isimleri şöyle; Kızıltoprak’daki Kent ve yazlık İkizler sineması. Caddebostan’daki yazlık Budak Sineması. Kuşdili caddesindeki Uzay- Feza Sinemaları. Bahariye’deki Opera Sineması, Kafkas Sineması (neyse ki sonra, Moda Sineması olarak devam etti.) Yoğurtçu Parkı’nın oradaki yazlık sinema. Tansaş AFM, AS ve Ocak sinemalarının ardından şimdi de Süreyya Sineması kapanıyor.


Bu durum bende şöyle bir çağrışım yaptı ve birden aklıma  Erol Evgin’in şu şarkısı geldi: “ evlerin ışıkları bir bir yanarken; bendeki karanlığı gel de bana sor.” Acaba diyorum; bu şarkıyı şöyle de söyleyebilir miyim? “Sinemalar bir bir kapanırken; bendeki yalnızlığı gel de bana sor”…


İşte böyle dostlar, durum ve ahval bundan ibaret! Bütün bu olup-bitenlere siz ne dersiniz, tabii bilemiyorum. Her şeyin gönlünüzce olması dileğiyle, hoşlukla kalın!


“Anneme sinemada olduğumu söylemeyin! O benim evde oturduğumu sanıyor!”




METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşklar, şiirler ve şarkılar


– Gittim, gezdim, gördüm


– …bağlı kadınlara selam olsun! (1)


– Destan’dan destana yol gider (II)


– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III)


– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV)


– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.)


– Meryem ve Meryem (VI)


– İki farklı Recep öyküsü… (VII)


– Teflon insanlar (VIII)


– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX)


– Hindi ve papağan (X)


– Şiir üstüne ne varsa… (XI)


– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)


– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII)


– Düşünce yazıları…(XIV)


– Sigara – Nargile – Pipo (XV)


– Acele karar vermeyiniz… (XVI)


– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII)


– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII)


– Bitmeyen Senfoni (XIX)


– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX)


– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI)


– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII)


– Şu Çılgın Türkler (XXIII)


Mete Karakaş   araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.