Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi

The Curious Case of Benjamin Buton,
Yönetmen; David Fincher
Senaryo; Eric Roth


Benjamin, 1918 yılında, New Orleans’ta, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda doğar. Doğmak için güzel bir gecedir. Benjamin’in annesi doğum sırasında ölünce, babası çocuğun görüntüsü karşısına dehşete düşer ve onu bir yaşlılar yurdu olan Nolan Evi’nin basamaklarına terk eder. Burada çocuk evin kahyası Queenie tarafından içeri alınır.
 
1918 yılı dünyanın başka yerinde bir çok kişi için başka anlamlar içerir. Sanayi devrimin getirmiş olduğu bir çevre kirliliği içinde garip bir olay olur. O garip olay sahnenin ilk görüntüleri eşliğinde sizi peşine takar ve koşmanızı ister. Elinizde olmadan olayın içine dalarsınız. Bir çocuk dünyaya gelmiştir, fakat onun kaderi bir yaşlılar yurdunda siyah bir kadının elindedir.  Sıcak kanlı ve insancıldır. Ezikliğin getirmiş olduğu merhamet duygusu içindedir. Hıristiyan’dır ama kendi geleneklere göre ibadet edenlerdendir. Afrika’nın sıcaklığını barındırır. Queenie küçük bir yalan uydurur ve beyaz çocuğa analık yapar.
 
Bir film bir cümle ile tanımlanabilir mi? Bir cümle bütün filmin ruhunu ele verir mi? Film boyunca o cümle sürekli söylenir, izleyiciye doğru söylenendir, söylenmeyenler kulağa fısıldamalardır.
 
Birinci Dünya Savaşı sırasında oğlunu kaybeden kör bir saatçi, kaybedilenlerin geri gelmesi umuduyla şehrin tren garı için ters işleyen bir saat yapar.  Zaman savaşın sonucu ile bağlantılıdır, çünkü bir saat ustası oğlunu savaşta kaybetmiştir, saat ustasının gözleri görmez, gönül gözü ile dünyaya bakar. Gönlünün gözü ile elinin emeği sonucu bir saat ortaya çıkar ve tren garının açılışında bu saat New Orleans halkına hediye edilir. Saat normal değildir, çünkü geriye doğru gitmektedir. Saat kaybettiklerini geri çağırmak anlamındadır ve saat ustası bu durumun anlayış ile karşılanmasını ister, çünkü savaşta kaybedilen gençler aslında onların yalnızca gelecekleri değil, yaşam standartlarının yükselmesine sebep olacak emektir. Keşke savaş olmasaydı, keşke o kurşun o gençleri öldürmeseydi, keşkeler o kadar çoktur ki, aynı sahne daha sonra bir yerde başka bir biçimde tekrarlanacaktır. Saat mucizeye sebep olur ve savaşın sona erdiği akşam dünyaya gelen Benjamin Button için hayat tersine işlemeye başlar.
 
1920’lerde Mark Twain’in “80 yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu” sözünden etkilenen F. Scott Fitzgerald’ın kaleme aldığı kısa hikayedir. O kısa hikaye bir hayattır, hayatlardır. Hayatların kesişmesi ve karşılıksız sevgiler incelenir. Ananın öz çocuğu olmadığı halde sonsuz sevgisi, çocukluk tutkusunun aşka dönüşmesi, gelecek korkusu yüzünden özveri. Müthiş ikilemler iç içedir, hangi ikileminden çıkıp hangisine geçtiğimizi anlayamayız bile, yaşamın perdeye farklı bir şekilde hızlı olarak yansımasıdır.
 
Zaman bize bir çok şeyi yaşatır, kişinin değişimine etkisi işlenirken, tarihin kısa bir akışı da yansır. Bir dünya savaşının sonu, ikincisinin başlangıcı ve sonu anlatılır. Savaşların, acıların kişi üzerine bıraktığı iz gözlerdedir. Ancak ona sevgi ile bakan anlar, çünkü zaman her bireye aynı şekilde yansımaz. Çünkü biri yaşlılıktan çocukluğa doğru gitmektedir, o gençleşirken, çevresi teker teker yok olur ve o acıyı, kaybetmeyi öğrenir ve yalnız kalmayı da bu arada kavrar. Fırtınanın ortasında dost, karada kavga eden iki gemici adam gibidir yaşam. Kısa alanda yoldaş olanlar kendilerini güvende hissettiklerinde rakip olabiliyorlardır.  Her bir sahnesi ayrı mesajı içinde taşıyor ve fısıldıyor kulaklarımıza.
 
Film, yaşlı bir kadın hastanededir ve yaklaşmakta olan bir kasırga vardır. 2005 yılıdır ve yaşlı kadın yanında duran genç kadından bir günlüğü okumasını ister. Günlük bize geçmişe götürürken, geleceğe de taşımaktadır. Zaman içinde iki zamanı aynı anda yaşarız. Günlük bazı gerçekler ile yüzleşmektir. Saklanan gizli kalan hislerin ortaya serilmesidir. Günlük okumak belki bize, siz olayın dışında izleyicisiniz imgesini vermek için yapılmıştır. Çünkü film içine o kadar çok giriyorsunuz ki, arada bir yabancılaşmak gerektiği okumlar ile verilmiştir.
Film kurgusu, konusu ile ilginçtir ve kulağa o kadar çok şeyler fısıldanır ki, film aslında ne anlatıyordu der gibi çıkıyoruz sinema salonundan. Filmin son sahnesi doğum ile biter, yeni doğanın masum bir gülümsemesi kalır. Bizim yüzümüzde o gülümseme kalıyor mu? Kasırga hastaneyi etkisi altına alırken, geriye giden saat suların yükselmesi ile depodaki yerinde zamanı durdurmak üzeredir. Tuhaf bir öykü sadece ona mahsustur ve bitmektedir.
 
Kimlerin yaşamı tuhaf öyküler ile örülüdür, kimler neleri yaşamıştır. Doğduğu memleketten çok uzaklara gidenler bir daha doğdukları topraklara dönememiştir. Yaşam kulaklarımıza bir şeyler fısıldar, siz bu filmi izledikten sonra o fısıldayan cümleyi bulabilecek misiniz? Yaşam bize neler anlatır ve neler fısıldar? Sorular içinde çıkarsınız salondan ama aslında bütün sorular cevaplanmıştır filem dair, peki, yaşama dair olanlar?



http://www.cemoezkan.de
http://cemoezkan.blogcu.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here