Bermuda Şeytan Üçgeni: Yoksulluk, yolsuzluk ve otoriterleşme (II)

Yoksulluk, piyasalar ve devlet

Dünyada eskisinden daha fazla dolar milyarderinin olduğunu ve sayılarının giderek arttığını biliyoruz. Ancak bildiğimiz bir diğer şey, kendilerini dünyanın efendileri olarak gören bu süper zenginlerin servetleri rekor düzeyde büyürken, dünyanın geri kalanının giderek yoksullaşıyor olması.

Bu olumsuz gelişimde devletlerin de sorumluluğu var. Çünkü günümüz kapitalist devletleri ağırlıklı olarak finans sektöründeki yüksek rant gelirlerinden elde edilen bu servetlerin büyütülmesi için her türlü kolaylığı gösterirken bunların sahiplerini gerçekte vergilendirmiyorlar.

Öyle ki ortalama olarak zenginler servetlerinin sadece yüzde 4’ü kadar bir vergi ödüyorlar. Bazı ülkelerde ise en yoksul yüzde 10, en zengin yüzde 10’a göre gelirlerinden çok daha fazla oranda vergi ödüyor (1) .

Yeterince vergi toplayamayan ya da toplamayan devletler bu kez eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetleri gibi zorunlu hizmetleri sunmakta zorlanıyorlar. Bugün artık iyi nitelikli eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetini sadece zenginler satın alabiliyorlar. Bu temel hizmetlere yeterince kamusal kaynak ayrılmaması da bu hizmetlerin ya sunulmaması ya da özel sektöre bırakılmasıyla ve böylece parası olmayan yoksulların bu hizmetlerden dışlanması ve yoksulluklarının daha da artmasıyla sonuçlanıyor.

Yoksulluğun en sert vurduğu iki kesim: Kadınlar ve çocuklar

Bu politikalar en çok da en yoksul kadın ve çocukları vuruyor. Ekonomi politikalarının insani ve ekonomik-sosyal maliyetleri hızla artarken, kadın ve çocuklar bu maliyetlerden en fazla etkilenen kesimler oluyor. Bu da yoksul çocuklarının geleceğinin nasıl daha da kötü olacağını ortaya koyuyor.

Standing’in dediği gibi, “aşırı eşitsizlik sadece mevcut kuşak açısından değil, gelecek kuşaklar için de büyük bir tehlike. Çünkü gelecek kuşakların sosyal akışkanlık imkânını ortadan kaldırıyor. Yoksul çocuklarının bir zamanlar olduğu gibi, iyi nitelikli eğitim ile bırakın sınıf atlamaları, yoksulluktan kurtulabilmeleri bile artık imkânsız hale geliyor” (2).

Birçok ülkede iyi bir eğitim ve sağlığa erişimin tek yolu artık para sahibi olmak iken, yoksulluk daha fazla hastalık ve mezara erken girmek anlamına geliyor.  Yoksullar, zenginlerden ortalama 10-20 yıl daha az yaşıyorlar.  Yoksul bebeklerinin 5 yaş öncesinde ölüm oranı zengin bebeklerininkinin iki katı (3).

OECD, çocuk yoksulluğunu gelirleri yoksulluk sınırının altında olan ailelerdeki çocukların yoksulluğu olarak ele alıyor. Yoksulluk sınırı ise bir ülkedeki medyan gelirin yarısından az gelir olarak tanımlanıyor.

Bu açıdan çocukların en yoksul olduğu ülke (azalıyor olsa da) yüzde 33 ile Çin (Hindistan’dan dahi yüksek). Çocukların en yoksul olduğu merkez kapitalist ülkelerin başlarında İspanya, ABD, İtalya, Kanada, Yeni Zelanda ve Japonya gelirken; en düşük olduğu ülkeler olarak Danimarka gibi İskandinav ülkeleri (yüzde 3) ve Kuzey Avrupa’nın diğer bazı ülkeleri ( yüzde 10) sıralanıyorlar (4).

Kapitalist dünya erkek egemen bir dünya

Bir başka çarpıklık servetin kadın ve erkek arasındaki dağılımı ile ilgili. Araştırmalara göre kadınlar erkeklere göre küresel servetten yüzde 50 daha az pay alıyorlar. Şirketlerin yüzde 86’sını da erkekler kontrol ediyor (5).

Buna paralel olarak en yoksul kesimlerin kadınlar olduğu görülüyor. Kamusal hizmetler yetersiz kaldığında (bundan belki tüm cinsler zarar görüyor) kadınlar ve kız çocukları çok daha ağır bedel ödüyorlar. Zira işyerleri kapandığında ya da eğitim harcamaları kısıldığında fedakârlık ilk onlardan bekleniyor. Sağlık hizmetleri verilmeyip hastalar eve mahkûm edildiklerinde de onlarla birlikte eve kapatılanlar öncelikle kadınlar oluyor.

Kadın işçiler dünya genelinde aynı sektörlerde ve eşit işlerde erkek işçilerden ortalama yüzde 23 daha az ücret alıyorlar. Kadın işçilerin yüzde 75’i (600 milyon) her türlü yasal haktan yoksun bir biçimde kayıt dışı çalıştırılıyor. Kadınların ev işleri, çocuk bakımı gibi karşılığı ödenmemiş emeklerinin yıllık değeri ise 10 trilyon doları buluyor (dünya yıllık hasılasının sekizde biri kadar).

Yani kadınlar ücretli emeklerinin 10 katı kadar da ücretsiz çalıştırılıyorlar. Üstelik erkeklerden daha uzun saatler ve ortalama çalışma ömürlerinde 4 yıl daha fazla çalışıyorlar. Dünyadaki 781 milyon okuryazar olmayan insanın üçte ikisi kadınlardan oluşuyor ve bu oran son 20 yıldır hiç değişmedi. 153 ülkedeki yasalar ekonomik olarak kadınlara karşı ayrımcılığa izin veriyor. 18 ülkede ise erkekler eşlerinin çalışmasını yasal olarak önleyebiliyorlar. Dünya çapında her 3 kadından 1’i yaşamları boyunca şiddet ya da tacize uğruyor (6).

Türkiye’de yoksulluk artıyor!

Türkiye kapitalizmi de küresel kapitalizme uygun bir biçimde servet ve gelir eşitsizliği ve aynı anda kitlesel bir yoksulluk durumu sergiliyor.

Öyle ki bugün ülkede en zengin yüzde1’lik nüfus milli gelirin yüzde 23’ünden fazlasını alıyor ve toplam servetin de yüzde 54’ünden fazlasına el koyuyor. En zengin yüzde 20’lik nüfus milli gelirin yüzde 47’sine, en zengin yüzde 10’luk nüfus servetin yüzde 78’ine sahip (7).

Bu veriler ülkedeki yoksulluğun asıl nedeninin gelir ve servet bölüşümündeki adaletsizlik olduğunu ortaya koyuyor. Yani yüzde 1 yüzde 99’un yoksulluğunun asıl nedenini oluşturuyor.

Bölüşüm adaletsizliği, yüksek enflasyon – işsizlik- borçluluk yoksulluğun ana kaynakları

Öyle ki, net asgari ücret aylık 2, 200 lira, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1, 893 lira ve 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6,167 lira (8). Asgari ücret ve altında bir ücretle kayıtlı ve kayıt dışı olmak üzere toplam 10 milyona yakın işçi çalışıyor. Bu arada ülkede 7 milyonu aşkın işsiz var. Gıda enflasyonu yüzde 50 civarında. Üstelik ülke insanı son 16 yılda 14 kat daha da borçlu hale gelmiş. Bu durum insanımızın yoksulluğunu daha da artırıyor.

AB standartlarına göre ülkede 41 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Kuzey-Güney ve Doğu Anadolu’da yaşayanlar toplam ülke tüketiminin sadece yüzde 11’ini yapabiliyorlar. Oysa tek başına İstanbul ilinin tüketimdeki payı yüzde 25. Bu bölgelerdeki haneler bütçelerinin sadece yüzde 1’ini çocuklarının eğitimi için ayırabiliyorlar (9).

En yoksul yüzde 10 toplam tüketim harcamasının ancak yüzde 3,8’ini yapabiliyor. En zengin yüzde 10 ise tüketim harcamasının yüzde 22,7’sini gerçekleştiriyor. En zengin yüzde 10’un tüketim harcamasından aldığı bu pay, en yoksul yüzde 40’ın aldığı paya eşit. En yoksul yüzde 10’luk nüfus neredeyse tamamen barınmak ve doymak, yani konut ve kira ile gıda harcaması için çalışıyor (10) .

Ülkede yaklaşık 31 milyon insan yoksulluk yardımlarıyla yaşıyor (11). Diğer yandan Credit Swiss’e göre ülkede 29 (12), Forbes’e göre 40 dolar milyarderi (13) ve küresel en büyük 250 inşaat şirketinin 40’tan fazlası Türkiye’de yerleşik bir konumda. Bu da ülkede uygulanan ekonomi politikalarını ve stratejisini olduğu kadar, ülkenin Orta Doğu’daki dış politikasını da etkiliyor.

Yoksulluğun bir diğer nedeni: Bütçe politikaları

Türkiye 2016 yılında 35 OECD ülkesi içinde yüzde 36,4 ile vergi ve prim gibi ödemelerinin brüt ücreti içindeki payı (mali yük) en yüksek ülkeler arasında yer aldı.

Öyle ki iki çocuklu bir işçi için bu oran OECD’de ortalama yüzde 26,6 iken, Türkiye’de yüzde 36,4. Yani yaklaşık 10 puan daha yüksek. Keza iki çocuklu bir işçinin vergi yükü OECD’de ortalama yüzde 14,3 iken Türkiye’de yüzde 25,3 (OECD’de ikinci en yüksek ülke) (14).

Bu farkın nedeni Türkiye’de diğer ülkelerdeki gibi aile yardımlarının neredeyse hiç mevcut olmaması. Öyle ki, 2014 yılında emekten yana yeniden bölüştürücü bütçe politikalarının bütçe harcamaları içindeki payı 32 OECD ülkesinde ortalama yüzde 37’yi bulurken, Türkiye’de bu oran yüzde 5 civarında kaldı (15).

Bugün itibariyle Türkiye’de bu oranın daha da düşük olması beklenmeli. Zira hem 2016 yılında ilan edilen olağan üstü hal (OHAL), hem de sonrasında girilen ekonomik kriz koşullarında bütçe ve genel olarak kamu kaynakları ağırlıklı olarak sermaye sınıfı için kullanıldı.

Kaynaklar sermayeye…

Bu konuda son bir örnek üç gün önce yasalaşan torba yasa ile sermaye kesimine sağlanan ilave destek.  Çünkü sermayeye adeta yeni can simidi niteliğinde olmak üzere, 8. Madde ile yapılan düzenlemeyle (16);  2018 yılı içinde işyerinden bildirilen sigortalı sayısına ilave olarak, 1 Şubat ile 30 Nisan 2019 arasında işe alınan sigortalılar için 3 ay süreyle devletçe prim, vergi ve ücret desteği sağlanacak. Bunun ödemesi İşsizlik Fonu’nda biriken paradan yapılacak. Ayrıca işverenin maliyetleri SGK borçlarından mahsup edilecek.

Bu gelişme ülke ekonomisinin durma noktasına geldiğinin bir göstergesi olduğu kadar, otoriter bir yönetim altında sermayenin kaynakları nasıl kendinden yana ve fırsatçı bir biçimde kullanabildiğinin de bir göstergesi. Çünkü bu fonun normalde işçiler için kullanılması gerekiyor. Örneğin fonda biriken 100 milyarı aşkın para işsizlere asgari ücret ödemesi olarak kullanılıp, onların sıkıntıları giderilebilir. Ancak işçiden ve işçi adına yapılan kesintilerden oluşturulan bu fonun kaynakları işverenler için kullanılıyor.

Sonuç olarak

Bu eşitsizlik ve adaletsizlik göstergelerinin kapitalizmdeki sınıfsal bölünmüşlüğün yalnızca sonuçları olduğunu görmemiz gerekiyor. Yani 200 yılı aşkındır varlığını sürdüren sanayi kapitalizmi insanlara (iddia edilenin tersine) sınıfsal sömürü, yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik ve krizler dışında pek de bir şey vermemiş.

Bu sonuçları doğuran olgu ise, toplumdaki diğer sömürü ve ezme biçimlerinin üzerinde, artı değer sömürüsüne, kâr maksimizasyonu için üretime ve çevreyi tahrip eden, işçi ve emekçi sınıfları baskılamaya dayalı, toplumsal cinsiyet eşitliksiz kapitalist sistemin bizzat kendi.

İşsizlikte olduğu gibi, yoksulluk, gelir ve servet dağılımı adaletsizliğinin nedeni de ana akım iktisatçıların ileri sürdüğü gibi kaynak yetersizliği değil, kapitalist sistemin kaynakları dağıtma, bölüştürme biçimi. Çünkü kaynaklar piyasalar ve devlet tarafından sosyal ihtiyaçların karşılanmasından çok, kâr ve rant elde etmek için dağıtılıyor ve devlet izlediği sosyo-ekonomi politikaları ile bunu kolaylaştırıyor.

Keza bu bir kerelik olmuyor, piyasalar ve devlet bu eşitsizlikleri hem yeniden üretiyor, hem  daha da derinleştiriyor. İktisadi krizler ise bu eşitsizlik ve adaletsizliği daha da artırıyor.

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet devam ettiği sürece, istihdam, eğitim, sağlık, ulaştırma, sosyal güvenlik ve sosyal konut gibi temel hakları karşılamaya dönük kamusal hizmetler kalıcı bir biçimde tüm toplumun, insanlığın ya da çevrenin yararına olacak bir biçimde sunulamaz.

Son 30 yıldır yaşandığı gibi, bu haklar birer birer ortadan kaldırılarak sermaye için yeni kârlı alanlara dönüştürülecek şekilde metalaştırılır. Küçük bir azınlık hızla zenginleşirken geniş kitleler giderek yoksullaşır, öncesinde durumu göreli olarak daha iyi olanlar dahi bu yoksullar kervanına katılır.

Neo-liberal çağda sosyal devletlerin çöküşü kapitalizmi reforme etme çabasının sadece kısa bir süre için işe yarayabildiğini gösterdi. Bu nedenle de kısa erimde mevcut sistemde çalışan sınıfların, işçilerin ve işsizlerin çıkarlarını koruyup geliştiren her tür iyileştirme için mücadele edilmeli.

Ancak, toplumsal yapının dönüştürülüp, tekelci sermayenin iktidarı sonlandırılmadığı sürece bu reformların asla güvende olamayacağının da bilinciyle, uzun erimde; kaynakların, tüm toplumun, emekçilerin ve ekolojinin ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için bu sorunlara neden olan israfçı, verimsiz adaletsiz ve cinsiyet eşitliksiz üretim tarzının ve bunun neden olduğu bölüşüm ilişkilerinin ortadan kaldırılması gerekiyor.

Şeytan Üçgeni’nin bir ayağı olan yoksulluğun kapitalist ekonomi politiğin kanunlarından biri olan “Yoksullaştırma ve Mülksüzleştirme Kanunu”nun doğal bir sonucu olduğu unutulmamalı.

_______________

Dip notlar:

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.