Beton Kafalı Paramanyaklar

SERDAR MÜTEFERRİKA SERHATLI – Bizler şehirlerde yaşıyoruz, dağ başında değil!

Şehrin ¨başımıza her an yıkılması muhtemel yapılarla dolu olduğunu¨ da pek dile getirmeksizin, yüreğimizin bir yerlerinde sarsıntılı bir ürpertiyle hatırlıyor, saklıyoruz, saklanıyoruz; kendimizden…

Renkli ve polymath kişiliğiyle hem mimarlık, mühendislik, hasılı inşaat sektöründe tanınan hem de siyasetçi, sosyal sorumluluk sahibi, sivil toplum kuruluşlarında adı öne çıkmış Yalçın Karadaş’ın sözleri manidardır:

Binaların, ¨görüntülerine ve süslerine sakın aldırmayın. Aynı insanlar gibi yapılar da göründüğünden çok farklıdır.¨

O hâlde bundan sonra, ben ben olayım da, bir binadan içeri adım atarken aklımı başıma devşireyim.

O binanın süsüne, cazibesine, süksesine aldanmamalıyım.

Karadaş’ın anı ve söyleşi ağırlıklı, baştan sona deneme tarzına yakın eseri, ¨Yağma Ülkenin Mimarı¨ kitabını ben alt başlığıyla Beton Kafalı Paramanyaklar diye okudum.

Bu benzetme hoşuma da gitti!

Böylece sosyal-psikolojiye yeni bir kavram da kazandırıyor mimar Karadaş: Paramanyak!

Parayla başı sarhoş olmuş insan…

Otuz yıldan beri mimar masasında oturup çizim yapan, tasarlayan, inşaat ve şantiye yöneten Yalçın Karadaş, üç destelik iş hayatına sıkıştırdığı yüzlerce, belki binlerce minik anıların toplamından oluşan bir dünyayı akıcı ve canlı bir anlatımla, temiz bir Türkçeyle okurlarına ulaştırmıştı; birkaç yıl evvel.

Kitap güncelliğini hiç yitirmedi, zira binalar ve şehir de hep günceldir.

Nerede hafriyat yapılıyor, nereye temel atılıp ne zaman kolonlar dikiliyorsa, çatısına kiremit döşenmezden evvel bayrağı da rüzgârında dalgaya bırakılıyorsa, işte orada bu kitaba ihtiyaç bulunuyordu.

Karadaş, Çerkes bir ailenin çocuğu; Kayseri Uzunyayla Çerkeslerinden.

Çerkes köylerine ¨Vatandaş Türkçe Konuş¨ tabelası asılan Milli Şef döneminden kazasız belasız çıkmış bir babanın evladı.

Babası, o üniversiteye, İstanbul Teknik Üniversitesine yazıldığında, Çerkesçe kulağına fısıldar: ¨Wu sırı Adige jomia¨

Babası, ¨Çerkes olduğunu söyleme sakın!¨ diyor.

Yazarımız Yalçın Bey ise bugün Çerkesliğini kitabında ağız dolusu bir sahiplenişle yazıyor, aktarıyor. Çerkeslerin, bildiğimiz o saygılı ama haksızlığa hemen kazan kaldıran karakteri, kitaba da yansımış. Kitap baştan sona, inşaat sektörünün beton kafalılarına bir isyan ve apaçık manifesto değerindedir.

Karadaş’ın öğrencilik dönemlerine ait anılara ayırdığı sayfalar hem dönem tarihi açısından dikkatle okunmalı hem de T cetveliyle geçen günlerini, 1980 darbesi öncesi ve sonrasındaki bir gençliği anlamak için…

Şaşırtıcıdır ki, yazarımız sınavları pek sevmiş:

¨Sınav denilen şeyi genellikle sevmişimdir. Özellikle sonuçları öğrenmekten haz duydum hep. Sınav sonucunu beklemek, yatakta sevdiğin kadını beklemek kadar sabırsız ve keyifli gelmiştir bana.¨

Benzetişini bir kenara gıptayla not alıyoruz; üstelik doğruya da doğru!

Kadın yatağa daima geç gelir, e tabii, bu işin hazırlık kısmı da var!

İTÜ’den Tuzla Yedeksubay okuluna, oradan iş yaşamına kadar uzanan birçok aktarımı okurken, bir kısmı anılara kalmış büyük bir kısmı hâlen aramızda yaşayan şahısların isimleriyle karşılaşıyoruz; bunların tarihî resmigeçidi bile not alınasıdır.

1985’de, Ürdün’de büyük çapta bir nüfus teşkil ederek yaşayan Çerkesleri tanımak, peşlerine düşmek üzere yurtdışında bir işe kalkışır Karadaş; biraz sükût-u hayâl ile geri döner. Sonrasında Türkiye’de ve yurtdışında birçok iş, şantiyeler, mimarlık tasarımları arkası kesilmeden gelir…

Özal’lı yılların ve sonrasının Türkiye’yle bağlantısı olan Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerine ait pek çok anlatı, anekdot, anı ve söyleşi arka arkaya akıyor; kitap boyunca…

Taşkent’inden sonra SSCB’nin türlü mekânları, hâlleri, vaziyeti; bu alanda sosyal bilim çalışması yapanlar ve meraklısı için birebir kaynak…

Karadaş’ın kitabı bu anıların dışına taşan pek çok ayrıntıyla inşaat sektöründeki para hırsıyla gözü dönmüş beton&kafalıları, insanların ve emekçinin hakkını gasp eden, hayatını hiçe sayan, rüşvet ve irtikap, haksız kazanç, nüfuz kullanımıyla menfaat elde e

den bürokratların maskeleri ardında kalmış yüzlerini ortaya çıkartmaya çalışıyor; beyhude çaba…

Divan Şairimiz Fuzûli’nin 1534 yılında yazdığı Şikâyetnâme’si gibi taşlaması bol, hicvi yerinde, kalemi kuvvetli bir eserle karşı karşıyayız.

Karadaş’ın inşaat sektöründe gırla giden haksızlık, rüşvet ve en önemlisi insana saygısızlığın karşısında başvuracağı mercî yok ki; okurundan başka…

Allahtan okur dediğimiz, Cervantes’in seslendiğince AYLAK OKUR, yazarımızın selamını alacak, dediğini anlayacak durumdadır.

Okur denilen hazret rüşvet nedir hiç bilmez; o temiz bir anlatıyı sayfaları çevirip okumak ister. Üstelik bunun için bir de kitapçıya para öder. Selamı da pek sever.

İşte tam da bu nedenle, iyisinden bir kitap okuruna, ¨Selam verdim rüşvet değildir deyû almadılar¨ diyeni hiç görülmez.

_____________________

Yağma Ülkenin Mimarı
[İbretlik Bir İnşaat Serüveni]
Yalçın Karadaş
Belge Yayınları,
Sayfa sayısı: 256

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.