Beynini yiyen bir ulus felakete sürüklenir

PAYLAŞ

Kurum ve kurulları ile oturmuş çağdaş bir toplumda kısa süreli halkın iradesini temsil eden seçilmişler uzun dönemli toplumun iradesini temsil eden kurum ve kurullar eşliğinde toplumu yönetmesi gerekirken, var olan siyasal erk tüm kurumların üzerinde bir irade yetkisini haiz zehabı ile işleri yürütmektedir. Oysa siyasetçiler eliyle toplum iradesinin ortaya çıktığı yer parlamento, uygulama yeri de bakanlar kuruludur. Bunların üzerindeki halk adına denetleme yetkisi ise yargı erkindedir. Bu kurumların çalıştırılmadığı bir sisteme demokrasi adı verilemez. Ülkemizin, maalesef, halka dayalı demokrasiden, toplumun bir kesimine dayandırılmaya çalışılan baskıcı bir rejime kaydırıldığı görülmektedir. Bakıyoruz ki, bir yandan polis güçlendiriliyor diğer yandan ordu çökertiliyor, yargı etkisizleştiriliyor; bir yandan sağlıkta halka doğru ya da yanlış bazı kolaylıklar getiriliyor, diğer yandan üniversite hastaneleri çökertiliyor; bir yandan yeni üniversiteler açılıyor, diğer yandan FETÖ ile hiç ilgisi olmayan üniversite hocaları hiçbir yargı kararı olmadan vicdansızca yapılan ihbarlara dayalı olarak işinden ediliyor; bir yandan demokratikleşme deniyor, diğer yandan gazeteciler ve yazarlar hapse tıkılıyor; bir yandan ekonomide pembe tablo çiziliyor, diğer yandan cari açık ve bütçe açığı yama tutmuyor ve halkımız finans parazitlerine kanatılıyor; bir yandan merkeziyetten uzaklaşıldığı dillendiriliyor ve seçmen oyu kutsanıyor, diğer yandan halkın oyu ile seçilmiş yöneticiler hapse tıkılıyor, hem de avukatları ile görüşme yasağı getirilerek. Nihayet son kertede üniversiteler de tam devlet dairesi konumuna çekilerek, doğrudan rektör atamasına geçildi. Uzatılabilecek bu örnekler bize şunu gösteriyor. Toplumda artık hiçbir kuruma güvenilmiyor, her kurumdan yüksek iradeyi koruyabilme adına tüm iradi kararlar kaldırılıyor ve merkeze bağlanıyor. Samimi ve vicdanlı bir siyasetçi bu tür yönetimin demokratik süreç olduğunu halka anlatabilir mi?

Mesele çok açıktır. Halk cemiyet yapısından cemaat yapısına savrulmakta, siyaset de çağdaş devlet yönetiminden aşiret yönetimine evirilmektedir. Çünkü siyasetçi, derin korku ve endişe ile yaşam boyu yerini garantiye alabilmek için bir yandan güce dayalı parlamento denetiminden geçmemiş kararlara yönelirken, diğer yandan da hesapsız kitapsız da olsa halkın gözünü boyayacak işlere soyunmak zorundadır, zira belirli aralıklarla halkın önüne o Allah’ın belası sandık götürülmektedir. Sandıktan siyasilerin rızasına göre karar çıkabilmesi için yol, köprü vs yapılarak, hukuka aykırı işler perdelenebilsin, hesap verilebilirlikten kaçınılabilsin vs. Görülüyor ki, bu tür sistemlerle cumhur yönetilmeyip, uyutulurken parasal ve siyasal işler de yoluna girmiş olmaktadır.

Bu model hangi ülkeye uyar, bilemiyorum, ama biz de seçmen olarak kendi vicdanımızla düşünüp, şimdiye kadar nerede hata yaptığımızı sorgulamalıyız. Bu sorgulamada, yanıldıklarını itiraf etmiş olmalarına rağmen sadece af dilemekle yetinen, çakma darbe sonrası ihdas edilen OHAL yönetimi gölgesinde cadı avına dönüştürülen kadro boşaltma ve aktarma işlemlerini hiç değilse bir kez olsun düşünelim de, şu Allah’ın belası sandığa biraz daha bilinçli gidelim. Sandığa biraz daha bilinçli gidelim ki, ülkenin felakete sürüklenmesini halk irademizle önleyelim. Zira bu gidişle sadece toplum değil, siyasetçi de bu yıkımın altında kalacaktır. Uzun vadeli aklı ve basireti ile halk, kendisini halktan üstün gören siyasetçiyi durdurmak ve yerini belirlemek zorundadır. Beynini yiyen bir ulus tarihin derinliklerine gömülmeye mahkûm olur.

Bu millet 550 kişilik parlamentoyu ve diğer kamu kurumlarını dişinden tırnağından artırarak beslemektedir. Millet bu fedakârlığa cadı avı ile binlerce insanın felakete atılması için katlanmamaktadır. Cadı avı başlatan ve bu ahlak dışı faaliyette rol alanlar işledikleri haksızlıkları yaşam boyunca vicdanlarının en derininde hissedecektir. Bu insanlar ne kafalarını yastığa koyarken ne de son nefeslerini verirken huzurlu olabileceklerdir. Bundan böyle isimsiz ihbarlara itibar edilmeyeceği yolundaki başbakanlık bildirgesi, en hafifinden, ülke için yüz karasıdır. Zira bu bildirge şunu göstermektedir ki, o tarihe kadar binlerce vicdansız korkak kendisini gizleyerek asılsız ihbarda bulunmuş ve muhtemelen de bu ihbarlar işleme koyulmuştur. Bunların hesabı bu yolu açanların üzerindedir.

Bazen düşünmeden edemiyorum. Türkiye nasıl bu hale getirildi; halkımız bölündü, derin bir kin ve nefret toplumu sarmaladı ve tüm toplumsal kurumlar savruldu. Neden tüm kurumların içi boşaltılarak tek-adan yönetimi halkımıza dayatılıyor. Bu talep bir hırsın neticesi midir, yoksa hırsı yönetmeye yeltenen emperyalizmin rüyası mıdır? Acaba, şekli ve ortaklık görüntüsü değişse de, bir ülkenin parçalanıp çökertilmesini planlayan paralel doku, halk uyanmadıkça, bazen devlet içinde olabileceği gibi, bazen de devletlerarasında ezeli ve ebedi bir yapılanma olarak mı karşımıza çıkmaktadır.

Cumhuriyet fazilet ise, ancak faziletli ve şerefli insanların bilinçli duruşu ile korunabilir!

CEVAP VER