Bilmezliğin gücü

Bilmezliğin gücü

0
PAYLAŞ

Doğrularla çokça ilişkisi olmayanlar yanlış yapmaktan korkarlar ama onun bunun yanlışını çıkarmaktan geri kalmazlar. Hiçbir şey yapmayan insan bir şeyler yapan insanın açığını bulmakta pek isteklidir. Hemşerim sen kendi işine baksana dediğinizde doğruların güzelliği üzerine sıkı bir söylev verebilir size. Oysa yanlış da yapılır hatta yapılmalıdır. Yanlış yapmayan insan işlevsiz insandır. Ölüler yanlış yapmazlar. Yanlış yapmayan insana doğruların insanı diyebilir misiniz? Biz yanlış yapmayız, yanlış yapsak da yanlış yapmayız ama onun bunun yanlışını bulup çıkarmakta ustayız. Onun bunun yanlışını bulmaya çalışmamız eleştiriyi sevdiğimizi göstermez. Biz ne eleştirmeyi ne eleştirilmeyi severiz. Eleştiri yapmaya kalkan ağzının payını alır. Eleştiricilik bozgunculukla eşdeğerdir. Eleştirirseniz suçlanırsınız. Sonunda lanet olsun der eleştirmemeye karar verirsiniz. “Bundan sonra bildiğini işlesin” der çıkarsınız. Niçin eleştiriyoruz? Kişiler bilir bilmez ürettikleri boş bilgileri gerçek bilgi diye topluma sunuyorlar da ondan. Bir insanın bilmediği konularda konuşması toplumsal bilinci bozuyor. Bu kolaycı tutum toplumu her anlamda yıpratıyor. Yıllarca yalan yanlış üretilmiş bilgilerle felsefeyi bilimi sanatı siyaseti berbat ettik, yetersiz bilgilerle solculuk sağcılık yaptık, devrimci ya da gelenekçi olmaya çalıştık, toplumun geleceğini kararttık. Bugün vardığımız nokta bu tür sorumsuzlukların acı ürünlerini toplama noktasıdır. Bilmezliğin yıkıcı gücünü toplumun her kesiminde gözlemleyebiliriz.

Binlerce insanı alanlara toplamakla devrim yapılamayacağını ya da devrimin korunamayacağını bilemedik. Devrimlerin sokaklara taşan bir yanı vardır ama onun sokaklarda tasarlanmadığını da unutmamak gerekir. Gösteri yaparak devrim yapıyorum ya da devrimi koruyorum diyen adama gülerler. Fikirleriyle Fransız Devrimi’nin itici gücünü oluşturan Jean-Jacques Rousseau devrimin eyleme geçmeye başladığı yıldan yetmiş yedi yıl önce doğmuş ve ondan on bir yıl önce ölmüştü. Bizim okumadan her şeyi bilen yarı aydınlarımızın çoğu kaba bilgi birikimleriyle onu bilim ve sanat düşmanı bilirler oysa o sermayeci çılgınlığın bilim ve sanat üzerinden insana felaketler getireceğini görmüştü: kaygısı bilginin kötülüğüyle değil bilimlerin ve sanatların kötüye kullanılmasıyla ilgilidir. Rousseau’nun korkusu iki yüzyıl sonra sanayideki gelişmelerin faşizme geçit vermesiyle karşılığını bulmuş oldu. Böyle olmasaydı uygarlaşmada geç kalmış olan alman toplumu sahip olduğu Goethe gibi Nietzsche gibi Kant gibi Schelling gibi değerlere karşın Hitler zavallısını bir kan içici olarak başa geçirmez, henüz tam olarak gelişmemiş sanayisi için pazar bulmak adına onun önderliğinde dünyayı kana bulamazdı.

Hitler’leri Mussolini’leri Franco’ları ve benzerlerini kendi toplumları yaratmadıysa kimler yarattı? Bu toplumların sağduyusuz yarı aydınları bugün bu acımasız ve cahil önderlerin varlığını toplumun yetersizliklerine bağlamak istemezler, onları bir toplumu kandırmayı başarmış kurnaz ve geri kimseler olarak görürler. Oysa gerçek bu değildir: bu adamlar o toplumların başına şapka gibi oturtulmuşlardır, çıkar çevrelerince yoktan yaratılmışlardır ve alabildiğine kullanılmışlardır. Hitler mi Almanları kullandı yoksa Almanlar mı Hitler’i kullandı? Elbette Almanlar Hitler’i kullandı. Bu ipsiz sapsız adam, bu yeteneksiz kişilik, bu dünyadan ne beklediği belli olmayan ressam bozuntusu doymak bilmez sermaye güçlerinin oyuncağı olmayı canla başla benimsedi. Öğrencilik yıllarımda bir gazeteye bir yazı çevirmiştim, uzunca bir incelemeydi bu, İkinci Dünya Savaşı’nın en civcivli günlerinde Krupp fabrikalarının Ruslara el altından nasıl silah sattığını anlatıyordu. Yazı işleri yöneticisi yazıyı yirmi otuz satıra indirerek yayımladı. Oysa yazıyı çevirmem için o vermişti bana. Besbelli birilerini ürkütmemek kaygısıyla böyle yapıyordu, zamana uymazsa engellerle karşılaşacağını biliyordu. Fincancı katırlarını ürkütmemeye çalışarak bencilliklerimizle kurnazlıklarımızla yüreksizliklerimizle yetersizliklerimizle bu sorunlu günlerin altına imza attık. Kafa yormadan yaşamak bize güzel geliyordu. Bozguncu saydıklarımızı ayıklaya ayıklaya kurduğumuz bu pürüzsüz bu can yakan ortamda tedirgin görünsek de çok mutluyuz.

Yetersiz bilgiyle hem geçmişi hem bugünü yargılarken gelecekle ilgili görüşler de üretiyoruz. Özellikle geçmişin bilinmezlerini kafadan atarak bilinir kılmak gibi bir alışkanlığımız var. Kedi kuyruğuyla oynar gibi geçmişle oynuyoruz. Geçmişin alacakaranlığında kalmış bir olayın üzerine olur olmaz görüşler üretmeyi ve böylece ben neler biliyorum gösterisine kalkmayı seviyoruz. Çorbaya döndürdüğümüz bilincimizle bilinçlerin canına okuyoruz. Bu arada bilir bilmez birilerinin yanlışını çıkarmaya çalışıyoruz.

BİR CEVAP BIRAK