Bindik bir âlamete, gidiyoruz kıyamete…

PAYLAŞ

Amerikan rüyasına dair şeylerden birisi de okul otobüsleridir.
Hani, şu Amerikan filmlerinden hatırlarsınız: Tek tip sarıya boyalı, heyûla gibi kocaman, acil çıkışları hariç tek kapısından girilip çıkılan, tekerlekli konserve kutusu benzeri, mektep talebesine getir götür yapmak üzere trafiğe çıkmış hantal, lagar otobüsler…
Yirmi yıl evvel, yani buralara gelmezden önce, onları matâh bir şey sanırdım.
Hollywood filmlerinin vazifesi zaten budur: Amerika’nın çerini çöpünü güzel gösterir…
Aradan yıllar geçti, okul otobüsleri olarak adlandırılan Blue Bird markalı bu sarı renk teneke kutusuna bir gün binmek de nasip oldu; böylece boyumun ölçüsünü aldım.
Kanada’nın Edmonton kenti Parkallen mektebindeki anaokuluna gitmekte olan, hayırlısıyla seneye okulun birinci sınıfına aday bulunan oğlum Ali Nâzım‘ın, geçen hafta sınıfça düzenlenmiş bir kır-çiftlik gezisine isteyen velilerin de katılabileceği bize haber edildi.
Ali Nâzım, benim onunla çiftlikte ahır gezisine çıkmama pek hevesliydi…
Delikanlıyı kırmadım!
Yirmi kişilik, kızlı oğlanlı, anaokulu çocuğuyla beraber, onların sadece anneleri zuhûr etmiş bulunduğundan, hep birlikte Blue Bird otobüsüne bindik.
Okul otobüsü, biraz gecikmeyle mektep kaldırımına yanaşmıştı.
Otobüsün, içeri girilir girilmez şoförle müşerref olunacak tek kapısı tık nefes bir biçimde tıslaya pıslaya açıldı.
Lakin kapı yarı yolda açılmaktan vaz geçince, sürücü koltuğundan kalkması kapının açılmasından daha zor görünen, rahat rahat ve su içinde 150 kilo çeker şoför bey, şurasına tekme atın, burasını çekin tarzı oturduğu yerden talimatlar verip kapıyı bize açtırdı.
Demek bu kapıyla başımız yolculuk boyunca belada kalacaktı…
Sadece kapı olsa neyse, beterin beteri varmış…
Bizim oğlanın sınıfı yetmiyor gibi koltuklar boş kalmasın, ön taraflar arkaya, haydi beyler sıkışalım tarzı İETT belediye otobüsü söyleminin İngilizcesi’yle karşılaşarak, okulun abi sınıflarından mini mini birler, çalışkan ikiler de otobüse doluştu.
Onların velileri ve öğretmenleriyle beraber tıklım tıkış otobüsteyiz…
Ali Nâzım’ın okul arkadaşlarının anneleri orada, bir de öteki sınıflardan gelenlerin velileri; hepsi de kadın…
Ben kümese bırakılmış horoz gibiyim…
Fakat, gelgelelim horozluğa hacet kalmıyor, arada sinip gidiyorum; zira kadınlar bir çeneye başlıyorlar, evlere şenlik…
Kadın sesinden dünyada daha kuvvetli hiçbir âvaz olamaz…
Bir kadın konuşunca herkesin susması gerekir…

Ben de susuyorum, horozluğum sökmüyor; zaten sabah saatleri çoktan geçmiştir, şimdi ötmeye kalksam olur şey değildir.

Otobüs hırıltılarla ve büyük sarsıntılar geçirerek yola koyuldu.
Gideceğimiz çiftlik, meğer bir saat mesafedeymiş.
Şoförün de galiba, otobüse binen kim olsa, kenti gezdirme huyu var!
Dosdoğru gideceği yerde, Edmonton’ın girilmedik sokağı ve caddesini bırakmadan hızla yol alıyordu.
Asfalta çıkmış öküz arabası gibi çukurlara gire çıka, her yeri titreyip hırıltılar içinde yol alan, camları kapalı, içeriye girince bakımsız bir asansörde kapalı kalınmış gibi insana bin türlü kabir eziyeti bırakan otobüslerin bir özelliği tangur tungur olmasıdır, amortisörleri ve yaylı makasları çalışmaz diye söylerlerdi, insan yaşamadan anlamıyormuş.
Otobüs bir ufarak çukura girse, başımız tavana vuracak kadar zıplıyoruz.
Virajın âlasına ben Türkiye’den alışığım, buradakiler olsa olsa onun yavrusudur, ama o kadarcık dönüşlerde dahi camlara yapışıyor, yahut solumdaki koltukta bulunan Ali’nin bir arkadaşının annesi kucağına düşüveriyorum; oh ne âla…
Kadıncağızla aramızda, sorry-that’s OK, gibi bir laf aldı verdisi geçiveriyor; bir viraj daha olsa, tekrar düşüversem…
Bindiğimiz şey, içinde kamerayla güvenlik kontrolü yapılan, şoförün GPS aracılığıyla yön bulabildiği bir modern kağnı arabasıdır.
Araç daha kentin sokaklarını terk edip kırsal alana çıkmadan, dedim ki, ¨Bindik bir âlamete, gidiyoruz kıyamete, haydi hayırlısı!¨
Siyatiğim ve bel ağrılarım da tuttu mu!; siyatik, diş ağrısı gibi zamanlı zamansız tutar.
Böyle sarsıntıya, hoplayıp zıplamaya başlarsan ve dahi en âdisinden tahta koltukta oturursan, felç bile geçirirsin…
Ben acılar içinde kıvranırken, bir yandan çevreye bakınıyorum da kadınların ve çocukların keyfi pek yerindedir:
Konuşuyorlar, şakalaşıp gülüşüyorlar; anlayacağınız, kümesin rahatı âla…
Bu otobüsleri bizim yollarımızda denemeye kalkışan Milli Eğitim Bakanı, vallahi, istifaya mecbur kalır.
Bizdeki otobüsler birer saltanat kayığından başkası değildir.
Onbeş dakikada bir çay ve kahve servisi, yarım saatte bir yemek molası, pijamanı giy ve uzan biçiminde tasarlanmış yolcu koltuklarıyla hepsi birer hârikadır: Teşekkürler Kâmil Koç, teşekkürler Pamukkale, teşekkürler Batman Petrol…
Bu eziyet otobüsüyle gidilecek çiftliğe, sonunda vardık.
Ben, adam gibi bir çiftlik göreceğiz sanıyordum.
Meğer bir açıkgöz çiftçi, Edmonton Okul İdaresi ile anlaşmış, kendi çiftliğini para etmez mahsüllerle ekip biçip oyalayacağına, göstermelik bir çiftliğe çevirmiş, civarda ne kadar mektep varsa sırayla buraya geliyor ve bir iki görevli eşliğinde sahte çiftlik hayatıyla çocukların ağzına bir parmak bal çalınıyor, hükümet bütçesinden de buraya fatura karşılığı işin bedeli ödeniyormuş.
Hiç hayatımızda çiftlik mi görmedik; Ali Baba‘nın bir çiftliği var şarkısını dahi biliriz…
Burası çiftlikse ben de Arabım…
Ufarak bir kümes, içinde besili tavuklar ve hindiler…
Horozu da var, ben gibi otobüse binmemişlerden birisi…
Arada bir kabarıyor, dikleniyor! Kime kızıyorsa; orası belli değil…
Bir iki koyun ve keçinin, bu hayat çekilir mi, kesseler de kurtulsak diye tel örgüler ardında üzüntüyle melûl melûl bize baktığı bir ağıl bozuntusu…
Havuza benzemesin diye sağına soluna çalı çırpı izni verilmiş bir su birikintisinde neş’eyle yüzen ördekler…
İnek, öküz, manda ve atlara rast gelmedik; ama onların sağda solda fotoğrafları vardı…
Çocuklara, ¨İşte bu attır, kişner! Bu eşektir, anırır, kızdırırsanız çifte atar¨ gibisinden resim üzerinde çok faydalı bilgiler verildi.
Çocukların ellerine cücüğü çıkmış patates tutuşturuldu, ¨Bunları tarlaya ekiniz bakalım¨ denildi.
Tarla dedikleri, bir ufak bahçe ki bu işe göre hazırlanmıştır.
Çocukların ekeceği patatesleri artlarından toplayıp, öğleden sonra gelenlere tekrar verecek görünüyorlar…
Çocuklar yerine, bu işe meraklı annelerin el yordamıyla kazıdığı, önceden çapalanıp pamuk gibi yumuşak kalmış toprağa patatesler bırakıldı. Ne o, patates ektik!
Böylece çocuklar patates nasıl ekilir, onu iyice belledi.
Sonra bir traktörün çektiği römorka hep beraber binildi.
İtiraf edeyim ki römork üzerinde olup tarlada seyahat, okul otobüsünden daha rahat bulunuyordu.
Bu çiftlik gezisi sona ermiş bulunduğundan, çocuklar ve anneleriyle beraber, elbette hepsinin başında bulunup bu işi ciddiyetle yapan öğretmen hanımlarla birlikte tekrar otobüse doluştuk, aynı eziyetle geri döndük.
1932 yılında ABD’nin Georgia Eyaleti’nde kurulan ilk fabrikası ardından tüm Kuzey Amerika’ya yayılmış üretim-satış teşkilatıyla bir dev şirket olan Blue Bird’ün imâlatı bu otobüsleri, eğer gelişmiş Amerikan otomotiv sanayisini dikkate alırsanız, hangi sınıflandırmaya koyacağınızı kestirmek hiç mümkün değildir.
Bir Blue Bird Otobüs macerası böylece yaşanıp geri dönüldüğü zaman, büyük bir hastalığın arifesinde gibi yıpranmış, çaptan düşmüş, helak-ü perişan olmuş vaziyette eve dönebildim; ama oğlumun keyfi yerindeydi…
Yattım, kocaman kâbuslar görerek bir iki saat kadar uyudum, kalktım…
Kalkınca bu yazıyı yazdım ki size Kuzey Amerika’dan, ABD-Kanada hattından günlük yaşama dair bir ¨report¨, bir havadis göndereyim istedim…
Bilirsiniz, ben öyle ciddi ciddi hükümet haberleri yazmam, sokakta olan biteni havadis ederim!

CEVAP VER