Bir acil servis güncesi

“Neren ağrırsa canın orada der” büyükler. Yaşadım, öyleymiş.
Acı varsa, ağrı varsa gözü bir şey görmüyor insanın…
Yolda yürürken ayağım burkuluyor birden. Nasıl olduğunu anlamadan da kendimi yerde buluyorum.
Sıcağı sıcağına pek bir şey hissetmediğim için işe gidiyorum. İşyerinde günlük gazeteleri okuduktan sonra da röportaj için bir Bakanlıktayım. Bakanın benden önceki ziyaretçileri ziyareti uzatınca benim röportaj saati sarkıyor doğal olarak. Yaklaşık bir saat koltukta bekledikten sonra Bakan’ın odasına gitmek için hamle yaptığımda ayağımı basamıyorum. Zorlayarak koltuğa atıyorum kendimi. Yaklaşık 45 dakika süren röportaj sonrası ise ayak benim talimatımı reddediyor.
Acı içinde merdivenleri iniyorum, gazete binasına geliyorum.
Masama oturuşumun iki saat sonrasında ise arkadaşların ısrarıyla acil servisteyim.
Oradaki görevli ismimi yazıyor, beklememi söylüyor. Elektrik çarpan var, trafik kazası geçiren var, sıcaktan tansiyonu yükselen var, düşen var…
Yani tehlike arzetme kategorisinde en alt sıradayım.
Neyse ben beklerken acil servisin kapısından bir sedye giriyor. Sedyede 40’lı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz bir erkek var. Ağzından hafif köpük gelmiş. Biz hastanın durumuna bakarak sara krizi geçirdiği yorumunu yapıyoruz yanımdaki arkadaşımla.
Ayılacağı düşüncesindeyiz.
Ailesinden birileri koşturuyor içeri dışarı. Hatta birde küçük erkek çocuğu var tombişce.
İçten içe kızıyorum çocuğu hastaneye getirdikleri için.
Doktorlar uzun süre o hastayla ilgileniyor. Bende “nasıl olsa kırık çıkık yok, evde ilaç sürer iyileşirim” düşüncesiyle araç çağırıyorum ancak tam arabaya binerken oradaki görevli polis memuru, “o kadar beklediniz. İki dakika daha bekleyin, sizi çağıracaklar şimdi. Doktorlar o hastayla uğraşıyordu. Şimdi yoğun bakıma çıkardılar kendisini” deyince vazgeçiyorum gitmekten.
20 dakika sonra muayenem bitmiş, film çektirmiş, film sonucunu doktora göstermiş, ortopedi servisinde ayağım sarılmış olarak asansörden çıkarken merdivende az önce içeri dışarı koşuşturan aileyi görüyorum.
“Gittiiii” diye ağlaşıyorlar. “Yapılır mı bu bize” diyorlar… “Doğum günüydü hem…”
Birden donup kalıyorum orada. Bu kadar kolay olabileceğini düşünemiyorum ölümün. Az önce geçmişti yanımızdan… Kadınlara soruyorum “ne oldu…”
Küçük erkek çocuğu yanıtlıyor beni. “Öldü” diyor. “Kurtaramadılar…”
“Kim” diyorum cevabı yok…
Aslında orada “kim” sorusu kadar boş bir soruda yok. Bir insan işte.
Birinin oğlu, birinin kocası, birinin babası, birinin arkadaşı, birinin amcası, birinin eniştesi…
Ayağımı unutuyorum. Hatta utanıyorum…
“Benim dert ettiğime bak” diyorum “neren ağrırsa canın ordadır” sözünü unutarak…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × four =