Bir Cezaevi Hatırası: Ya sev ya terk et!

1996 yılı mayısında bir gece baskınıyla, on dokuz mahkum Buca cezaevinin koğuşlarından sürüklenerek dışarı çıkarıldık. İç çamaşırlarımızın dikiş yerlerine kadar arandık ve ikişerli birbirimize kelepçelenip, savrulan tekmeler arasında bir ringe doldurulup Yozgat cezaevine doğru yola çıkarıldık….

Üç gün sürecek bu sürgün yolculuğumuzda, her ilin jandarması bizi ilin sınırından alıyor, bir diğer ile teslim ediyordu. Her ilin jandarması bize bir “hoş geldin” partisi hazırlamıştı.   Bu hoş geldin dayağı, bazen bir garnizon, bazen o ilin cezaevi oluyordu. Ve nedense, hiç bir ilin jandarması bizi bırakmak istemiyordu. Bizi gecelemek için, dört beş saat kızgın güneşin altında bekletiyorlardı. Biz on dokuz mahkum, sac bir ringin içinde, pişiyor, ne su ve ne de ekmek alabiliyorduk. Tuvalet ihtiyacımızı karşılamak için, ringin ortasına konan teneke ise pis pis kokuyordu. Bizi karşılama törenlerinin en garibi Çankırı’da oldu.

Hırant Dink’in katillerini taşıyan ringden, iki parmağı arasına sıkıştırdığı, o “cük” işaretini görünce, Çankırı askeriyesinde, bir gece yarısı, askeri cemse farlarının, gözlerimizi aldığı, o gece yarısını hatırladım. O gün sloganlar atıp, meydan okuyan benden, bugün bir eser yok. Ancak hatırladıkça o yiğit insanları, ne güzel insanlar vardı, ne güzel Türkler, ne güzel Kürtler vardı demekten kendimi alamıyorum…

Uzatmaya ne gerek var…

Çankırı’ya bir gece yarısı vardık. Ankara il sınırından bizi, Çankırı jandarması aldı ve il sınırları bitinceye kadar  bize refakat edeceklerdi. Ancak daha o ilk karşılaşmada bizi nelerin beklediğini hepimiz az çok tahmin edebiliyorduk.

Bir süre karanlıkta yol aldık. Güvenlik gerekçesiyle mahkum ringini askeri bir araziye çektiler. Orada bizi bekleyen “büyük bir başın” olduğu belliydi. Askerler hazır ola geçip selam verdi. Ringin metal kilidi gıcırdayarak açıldı ve bir albayın kafası göründü. “Bunlar mı” diye sordu? Subay, “evet komutanım” dedi.

“indirin!”
İndirildik. Bizim mahkum ringinin ve bize eşlik eden askeri iki cemse farlarının aydınlattığı duvar dibine doğru sürüklendik.  Tek sıra halinde dizilmemizi istediler. Bizden bir sesin, “biz asker değiliz” dediğini duydum. . . Her ilde bir dayak faslının bizi karşılayacağını biliyorduk. Fazla direnmeden dayağımızı yiyip bu uzun yolu arkada bırakmayı düşünüyorduk.

‘Tek sıra olmayız,’ itirazımız, ‘dayağa hazırız’ anlamına gelirdi. Ancak, albay’ın ağzından, ‘bunları adam edin’ sesi çıkmadı. Türk müsünüz? Sivaslı, aramızdaki tek olan Hikmet, ben değilim dedi? Nesin lan? Hikmet, “Sizin sevmediğiniz millet hangisiyse ondanım”… Kısa bir sessizlik oldu, Albay bize doğru iki adım attı, “Ermeni misin?” Hikmet “demek ki oymuşum” dedi. Albay’ın beklediği cevap mıydı bilmiyorum. Ancak araba farlarını arkasına aldığı, yüzünün renkten renge girdiğini tahmin edebiliyorduk. Hikmet’in cevabı üzerine Albay’ın içine kuşku çoktan düşmüştü. Yanındaki subaya oğlum içeri alın bunları dedi.

Kırmızı, içi kum dolu kovaların sıralandığı merdivenin, “YANGIN” yazan ve  üzerinde birer kürek ve kazmanın çapraz asıldığı, gri bir duvarın önüne götürüldük. Kelepçeler çözüldü. Refakatçi subay, soyunmamızı istedi. İçeri giren bir başka asker, sadece “donlar çıkarılacak” dedi. Soyunan yok. Büyük bir boğuşma ve sloganlar arasında, donlarımız sıyrılıp tek tek çükümüze bakıldı. Hikmet dahil herkes, sünnetli çıkmıştı. Rahat bir nefes aldık, ancak Albay büyük bir hışımla içeri girip, Hikmet’e tekme tokat girişti. Nesin lan sen? Hikmet, “Ermeni” dedi… 

Bayılınca, askerler iki koluna girip, çıplak betonun üzerinde Hikmet’i sürükleyerek götürdüler… iki üç  saat kadar askeriyenin yemekhanesinde bekledik. Hersek sessiz, Hikmet’in neden böyle bir şey yaptığını anlayan yok. Hikmet’i geri getirdiler. Mahkum ringi sabaha doğru ağır bir yaralıyla yola koyuldu.

Kastamonu jandarmasına teslim edildik. Sabahdı, ringin parmaklıkları arasında Tosya ovası görülüyordu, leylekler, uzun çıta bacaklarıyla çeltik tarlaları arasında geziniyorlardı. Yozgat’a daha çok vardı. Samsun üzerinden Amasya’ya, oradan alacağımız bir mahkumla Yozgat’a gidecektik…

Hırant Dink’in katillerini taşıyan ve üzerinde “ya sev ya terk et” çıkarmasının yazıldığı o cezaevi ringini görünce, benim aklıma, 1996 Mayısında on dokuz mahkumun içindeki tek Türk olan arkadaşım Hikmet Yıldız geldi. Hala hapiste midir bilmem, ancak don indirip “çük testi” yapan, bir albayla, iki parmağı arasına sıkıştırdığı parmağını gösteren o asker ve katilleri bir noktada buluşturanın ne olduğunu az çok herkes bilir. . .

Hırant Dink’in katillerini mahkemeye getiren o ring bir ülkeydi. Acımasızdı, sevgisizdi. “Ya sev ya terk et” in arkasında, insanların kafasındakileri merak edecek yerde, çüklerini merak eden bir zihniyet vardı. . .
 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × 4 =