Bir demet maydanoz…

PAYLAŞ

fena halde yanılıyorsunuz demektir.


Elbette bunu söylerken; sakın ola ki, ne maydanozun saymakla bitmeyecek yararlarını ve her şeye maydanoz olma durumlarını küçümsediğimi, ne fasulyenin adeta bir protein deposu olduğunu unutarak kendisini nimetten saydığı varsayımına inanarak hafife aldığımı ve ne de çaya-çorbaya limon derken de o canım limonun hiçbir kıymeti-harbiyesi olmadığı gibi bir düşünceye kapılarak bu sözleri işkembe-i kübradan söylediğimi sanmayın sakın!


Kimliğimiz, kişiliğimiz, mesleğimiz ve mesnedimiz her ne olursa olsun; yaşamımız boyunca karşımıza çıkan ve adeta bizi yönlendirmeye çalışan birtakım sözler, deyimler vardır:


“her şeye maydanoz olma!”… “etliye, sütlüye karışma!”… “suya, sabuna dokunma!”…”görme, duyma, söyleme!”…”fasulye gibi kendini nimetten sanma!”… “sus konuşma!”… “sınırları, çizmeyi aşma!”…”baş olup ta başından olma!”…”kimsenin tekerine çomak sokma!”…”arı kovanına başını sokma!”…”her taşın altına elini sokma!”…”kadının karnını sıpasız, sırtını sopasız bırakma!”… “bugünün işini yarına bırakma!”…” her kuşun eti yenir sanma!”…”çimlere basma!”… “çiçekleri koklama-koparma!”…”her tatlı söze inanıp, kanma!”… gibi daha çok sayıda örnek bulmak ve vermek mümkün.


Dikkat ederseniz bu gibi sözlerle hep bizleri ‘yapma – etme’ gibi kısıtlayıcı, yasaklayıcı bir anlayışla dar kalıpların içerisine sokmaya çalışanlarla;  aslında bu tür sözleri, hitap ettikleri kimselere karşı yerli, yersiz bol keseden kullananlar; kendi içerlerinde kendi çelişkilerini barındırdıkları gibi, o barındırdıkları çelişkiyle birlikte hiç farkında olmadan da karşımıza çıkmak durumunda  kalabiliyorlar.


Şöyle ki, bir taraftan maydanozun her şey için yararlı olduğunu ve hemen hemen her yemeğin içerisinde bulunması gerektiğini söyleyeceksin, diğer taraftan; “her şeye maydanoz olma!” diyeceksin. Yine bir taraftan insan yaşamında etin, sütün ne kadar önemli olduğunu, temel gıdaların başında geldiğini, söyleyeceksin, diğer taraftan; “etliye – sütlüye karışma!” diyerek insanların kafasını karıştıracak ve onları bir şekilde pasifize etmeye çalışacaksın.


Bir taraftan, toplumun ve o toplumu oluşturan insanların, sosyal, kültürel, ekonomik, psikolojik, çevresel ve özellikle düşünsel boyutta hızla kirlendiklerini söyleyeceksin. Diğer taraftan; “suya, sabuna dokunma!” diyeceksin.


Suya –sabuna dokunmadan kim temiz kalmış ya da kalabilirmiş ki? Varsa bunun somut örneği beri gelsin. Yine “bırakınız yapsınlar! Bırakınız etsinler!” mantığıyla hareket ederek “görme- duyma, söyleme!” diyecek ve başka bir deyimle de “bırak atı alan Üsküdar’ı geçsin!” diyeceksin.


Sonra da insanların toplumsal duyarlılık ve sorumluluk bilinciyle  hareket etmediklerini, adeta “bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” mantığıyla hareket ettiklerini söyleyeceksin.


Fasulyenin faydaları ve nasıl faziletli bir nimet olduğuna dair neredeyse destan yazacaksın, sonra da oturup “fasulye gibi kendini nimetten sanma!” diyeceksin.


Her fırsatta açık, şeffaf ve  konuşan toplum haline gelebilmenin ne kadar önemli olduğunun altını çizeceksin sonra “sus konuşma!” diyeceksin.


İnsanın yeni ufuklara doğru yol alabilmesi için, sınırları aşması gerektiğine inanacaksın, düşünce ve ifade özgürlüğünden dem vuracaksın sonra dönüp; “haddini bil! Sınırları aşma!” diyeceksin.


Bir taraftan “baş ol da istersen soğan başı ol!” diyeceksin. Diğer taraftan; “baş olup ta başından olma!” diyeceksin.


Her anlamda kalkınma için “bize elini taşın altına koyacak insanlar lazım!” diyeceksin. Diğer taraftan; “her taşın altına elini sokma!” diyeceksin.


Bir taraftan; şarkında, türkünde “ben feleğin tekerine çomak sokarım!” diyeceksin. Diğer taraftan; “gemisini yürüten kaptan!”… “kimsenin tekerine çomak sokma!” diyeceksin.


Bir ülkenin kalkınmışlık göstergesinde yer alan en önemli şeylerden birinin aile içi nüfus planlamasının doğru şekilde uygulanması olduğunu ve aile içi şiddetin, özellikle kadın ve çocuklara yönelik olarak ortadan kaldırılması gerektiğini söyleyeceksin. Diğer taraftan; “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etme!” diyeceksin.


Neredeyse her işini Allah’a havale edeceksin. Diğer taraftan; “bugünün işini yarına bırakma!” diyeceksin.


Yine “arı kovanına başını sokma!” diyeceksin. Diğer taraftan; “unu, şekeri, yağı hesaplarsan helvayı yiyemezsin!” diyeceksin. Unutmamalı ki, arı kovanına başını sokma cesaretini gösteremezsen; ‘balı’ da yiyemezsin.


 İşin tuhaf tarafı “cesurlar bir kere, korkaklar her gün ölür!” diyeceksin. Diğer taraftan; “korkanın anası ağlamazmış!” diyeceksin.


Aşkı, sevgiyi, kadını tanımlarken onları çiçeklerle özdeşleştireceksin ve “bütün kadınlar çiçektir, sulanmak ister” gibi veciz sözler söyleyeceksin. Diğer taraftan; “dokunmayın çiçeklere, yazık olur emeklere!” diyeceksin.


İnsan ilişkilerinde tatlı dilin, güler yüzün ne kar önemli olduğunu belirterek “tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkartır” diyeceksin. Diğer taraftan da; “her tatlı söze inanma, kanma(!) demedim mi?” diyeceksin.


Evet değerli dostlar, bütün bu veciz sözler için; yaşamın her alanında çoğu zaman karşımıza bir şekilde çıkan,çıkabilen ya da çıkacak olan; aynı zamanda kendi tez ve antitezini de üretebilen ve bizlerin bazen “aman Tanrım! Ne yaman çelişki!” dememize de neden olabilen ve bizlerden içerisinden birtakım dersler, kıssadan hisseler çıkarmamız da beklenen, çoğu zamanda yerli, yersiz kullandığımız sözler, özdeyişler olsalar gerek diye de düşünmeden edemiyorum. 


Benim aklıma ilk anda gelenler bunlar oldu. Kim bilir, sizlerin aklında daha neler neler ne maydanozlu börekler vardır?…


Hani yazımızın başlığı da “bir demet maydanoz” ya. Ben de bu yazımda üzerime vazife olsun ya da olmasın bazı şeylere maydanoz olmaya karar verdim izninizle…


                                               ***


Bazen insan  keyfinden ya da keyifsizliğinden dağıtmak, yan gelip yatmak, hatta işe gitmemek, tembellik yapmak, kendince birtakım fanteziler geliştirmek, düşlerinin peşine düşerek uzak diyarlara gitmek, uzaktaki bir sevgiliye kavuşmak ister ya… İşte öyle bir şey!


Sanırım bu yazıyı yazarken; ben de buna benzer duygular içerisindeyim. Belki kendimde ve siz değerli okurlarımda bir tatlı tebessüm yaratırım,  belki güzel duygular,  mutluluk, sevinç, huzur ve sevgi içinde sürecek bir yaşamdan dakikaları paylaşırız düşüncesiyle de, birkaç fıkra anlatarak bu yazıma devam etmek ve bu şekilde bitirmek istiyorum…


                                                    ***


Sabah anne, oğlunun odasına girdi ve onu uyandırdı:


“Hadi oğlum uyan artık! Okula geç kalacaksın!..”
 
Oğlu yarı açık gözlerle annesine baktı ve uykulu bir sesle:


“ Fakat anne, bugün okula gitmek istemiyorum” dedi.


Anne oğlunun bu isteğine karşı çıktı:


“Okula neden gitmek istemiyorsun bakayım!” dedi.
“İki ciddi neden söyle bana…”


Oğlu bir yandan esnerken, bir yandan da annesini yanıtladı:


“Okuldaki tüm öğretmenler benden nefret ediyorlar, bir… tüm öğrenciler benden nefret ediyorlar, iki…”
“Bu iki ciddi neden yeter mi anne?”


Annesi oğlunun nedenlerini geçerli bulmadı:


“Bunlar okula gitmemen için neden olamaz!” dedi.
“Şimdi kalk ve çabuk hazırlan!”…


Bu kez oğlu iki ciddi neden göstermesini istedi annesinden:


“Sen de bana, okula kesinlikle gitmemi gerektirecek iki ciddi neden gösterebilir misin anne?” dedi.


Sabrı tükenme noktasına gelen anne, oğlunun üstündeki yorganı hızla çekti ve oğlunun istediği iki ciddi nedeni açıkladı:


“Birinci ciddi neden, 52 yaşında koskoca adamsın… ikinci ciddi neden ise, sen okulun dekanısın”…


Bir gün Bektaşi’nin biri dua etmekte olan kalabalığı görünce, hemen aralarına girip, saf tutar. Bir yandan da yanında yüksek sesle dua etmekte olan softanın birine kulak verir; bakar ki softa yüksek sesle “Allah’ım din iman ihsan eyle! Allah’ım din, iman ihsan eyle!” diye dua etmekte.


Bektaşi de durur mu hiç o da başlar, yüksek sesle; “Allah’ım şu kuluna bir şişe rakı ihsan eyle! Allah’ım şu kuluna bir şişe rakı ihsan eyle!” diye dua etmeye. Bu duruma daha fazla dayanamayan Bektaşi’nin yanındaki softa başlar söylenmeye; “Bre zındık! Allah’tan din, iman isteyeceğin yerde bir de utanmadan rakı mı istersin?” Bektaşi biraz düşündükten sonra;
 
“Vallahi ben onu, bunu bilmem! Herkes Allah’tan kendinde olmayanı ister. Ben de rakı olmadığı için bir şişe rakı istedim. Sende de din, iman yok ki, sen de  din, iman istersin ” diyerek; softanın şaşkın bakışları arasında oradan uzaklaşır.


                                                      *** 


Yaşlı bir adam kendisinden çok genç sevgilisiyle, bir otel odasında kaçamak yapıp, sevişmek isterken birden ölüverir. Otel yetkililerinin polis çağırması üzerine de otele gelen polisler, yaşlı adamın birlikte olduğu genç ve güzel kadını sorguya çekerek olayın nasıl olduğunu kendilerine anlatmasını isterler:


Genç kadın biraz sıkılarak ve mahcup  bir halde olayı anlatmaya başlar:


“İnanın ne olup bittiğini ben de tam olarak anlayamadım. İkimiz de soyunmuş ve her zamanki gibi sevişmeye başlamıştık. Bir süre sonra tam birleşmek üzereydik ki; birden aşırı heyecanlandı ve nefes nefese kalarak ‘geliyorum!…geliyorum!…’diye bağırmaya başladı. Ben onu geliyor sanırken, meğer o gidiyormuş”…


                                                       ***


Sevgili dostlar, bu kadar laftan ve latifeden sonra, sanırım sizlere gelecek yazımda buluşmak üzere hoşça kalın demenin zamanı geldi. Her şey gönlünüzce olsun! Sevgiyle, mutlulukla, dostlukla ve sağlıcakla kalın!…


“Anneme her şeye maydanoz olduğumu söylemeyin! O benim fasulye gibi nimetten olduğumu sanıyor!”


METE KARAKAŞ’IN DİĞER YAZILARI


– Aşk eski bir yalan…
– Aşklar, şiirler ve şarkılar 
– Gittim, gezdim, gördüm
– …bağlı kadınlara selam olsun! (1) 
– Destan’dan destana yol gider (II) 
– Bunu biliyor muydu Bay Bush? (III) 
– ‘Amazon’ kadınlarından ‘Amansız’lara (IV) 
– Panik Odası mı? Nanik Odası mı? (V.) 
– Meryem ve Meryem (VI) 
– İki farklı Recep öyküsü… (VII) 
– Teflon insanlar (VIII) 
– Hippiler (Hippie) ve bonomolar (IX) 
– Hindi ve papağan (X) 
– Şiir üstüne ne varsa… (XI)
– Sanat (zanaat) ve sanatın başlangıcı (XII)
– Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği (XIII) 
– Düşünce yazıları…(XIV)
– Sigara – Nargile – Pipo (XV) 
– Acele karar vermeyiniz… (XVI) 
– Kararlı ol ve seçimini doğru yap! (XVII) 
– Öğrenmenin yaşı yoktur (XVIII) 
– Bitmeyen Senfoni (XIX) 
– Nazım Hikmet Kültür Merkezi…(XX) 
– Hayatın aynasıdır tiyatro! (XXI) 
– Mağdurlar ve mağrurlar (XXII) 
– Şu Çılgın Türkler (XXIII) 
– Benim sinemalarım… (XXIV) 
– Muhteşem gece! (XXV) 
– Pamuk eller cebe! (XXVI) 
– Yurttan Tipler Korosu! (XXVII) 
– Anıların izinde radyo günleri! (XXVIII) 
– Yaşamak ve sevmek üstüne! (XXIX) 
– Suçlular aramızda… (XXX) 
– Sen neymişsin be abi! (XXXI)
– Durdurun dünyayı inecek var! (XXXII)


Mete Karakaş araştırmacı/yazar    karakasmete@hotmail.com

CEVAP VER