Bir düşünce egzersizi

Son seçime giderken ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmeye yeminli iktidar partisi başkanı da dâhil, hemen tüm adaylar, yakışıksız şekilde birbirlerine yönelttikleri sataşmalarından fırsat buldukça, ekonomik durumu nasıl düzelteceklerini(!) çok detaya girmeden ve tatminkâr olmaktan çok uzak şekilde anlatmaya çalıştılar. Yüzeysel rakamlarla sergilenen ekonomik görüntüden net olarak algılanamıyor olmakla beraber, gerçekte durumun vahim geliştiği ve seçim ertesinde de maalesef yönetim zihniyetinin değişmediği görülüyor.

Son seçime giderken yaşanan ekonomik durum, 2000’li yıllara geçişte yaşanmış olan ve Türkiye’yi IMF’nin kapısına sürükleyen duruma çok benzemekte idi. Bütçe açığı, cari açık, borç stoku, yükselen enflasyon, faiz haddi gibi göstergeler 1900’lerin sonunu hatırlatıyordu. Bir medya yazısı olduğuna göre, değerli okuyucuları detayda boğmadan, 2000’li yıllarda IMF ile stand-by anlaşması yaptığımızı, ertesi yılda da Derviş revizyonu ile dalgalı kur rejimine geçtiğimizi hatırlamak, bugünü tartışmak için yeterlidir. Bu resme şunu da ilave ederek tabloyu tamamlayabiliriz. 1947 yılında IMF ile başlayan ortaklık ilişkisinde, 1961 yılında ilk stand-by yapılmış olup, aralıklarla sürdürülen ilişkiler sonrasında ondokuzuncusu AKP’nin büyük bir sadakatle uyguladığı 2000 stand-by uygulamasıdır. Bugün yine aynı kapıyı çalmak üzere olmamız fevkalade hüzün vericidir. Zira eğer program hatalı idi ise iktidar niçin böyle bir programı sadakatle uyguladı; eğer programda bir hata olmayıp, uygulamada yanlış yapıldı ise, nasıl oluyor da böylesi ciddi bir yanlış uygulama ile ülkeyi açmaza sürüklemiş olan bir siyasi kadro, hem de daha da güçlenmiş olarak, tekrar iktidara taşınabildi?

Önce programa bakacak olursak, kurumsal açıdan program hatalı görülemez. Çünkü Dünya Bankası’ndan farklı olarak, IMF ekonomilerin yapısal sorunları ile ilgili olmayıp, salt borçluluk durumlarını düzeltici ve geçiş dönemi için kredi sağlayıcı kuruluştur. Nitekim IMF programında yapısal sorunlara değinilmeden, salt harcama kısıcı ve ekonomiyi denetimsiz dış dünyaya açıcı önlemler yanında, dönemsel desteklerle iş götürülmeye çalışıldı. IMF’nin bakışı o kadar biteviye nitelikte idi ki, farklı yapılardaki birçok ülkeye de benzer tip “kes-yapıştır” modeli uygulamasında bulunduğu bilinmektedir. Kamu harcamalarının kısılması gerekçesi ile devletin küçültülmesi ve KİT’lerin özelleştirilmesi projesi eğitim ve sağlıkta hızla özelleştirmelerin yolunu açtı. Özelleştirme gelirlerine rağmen önlenemeyen kamu açıklarının, “para kurulu” konumuna geçirilen Merkez Bankası dışında piyasadan finansmana yönlendirilmesi faizi yükselterek, Özal döneminin başlatmış olduğu “madde bağımlılığı” nın hızla devamını sağlamış oldu. Ticaret dengesi dışında faiz manipülasyonları ile oluşan döviz kuru ticaret açığını büyütürken, yükselen faiz yükümlülükleri ile de cari açık denetlenemez boyutta yükselerek, Ponzi tipi borçlanma sarmalına girildi.

Böylesi vahim sonuca sürüklenirken tümü ile IMF-Derviş programını sorumlu tutmak, uygulama zihniyetini aklamak olur. Keşke tersi olmuş olsa idi, ancak durum öyle değil. İspanya’dan mı öğrenildi ya da iktidarın yapısal fıtratından mıdır, bilinmez şekilde, ABD’deki krizden de ders alınmadan, bir inşaat sevdasıdır aldı başını gitti. İnşaat işleri bol emek istihdam eder, ilgilileri kısa dönemde abat eder, sonsuz sayıda destek üretim ünitelerini harekete geçirir ve en önemlisi de vitrine koyulacak dolgun ürün üretir. Ancak mesken gerçek anlamda yatırım olmadığı gibi, mesele salt bina inşaatından da ibaret değildi. Batıda atıl kalan işletmeler yap-işlet-devret ya da yap- işlet modeli ile Türkiye’de faaliyet alanı buldu. Osmanlı Avrupa’ya açılırken Anadolu’yu nasıl kendi kaderine terk etti ise, şimdilerde de İstanbul ağırlıklı olarak batı bölgelerine ağırlık veren iktidar, Anadolu’nun geri bölgelerini ihmale terk etti. İşsizliğin yoğunlaştığı doğu bölgelerinde fabrika mı, yoksa kalabalıklaşan batı bölgelerinde daha da kalabalıklaşmaya kapı aralayan hesapsız metro mu ya da kentsel dönüşüm uygulaması veya bina mı kalkınmada önceliklidir? Kısacası, hesapsız kitapsız girişilen ve ekonomi biliminde “doğal tekel” olarak nitelenen çoğu zarar edici nitelikli inşaat işleri yabancılara belirli kâr garantisi ile yaptırıldı. Görüntü güzeldi, çünkü vitrin canlı idi. Ama vitrindeki malların etiketleri günümüzün gerçek maliyetini yansıtmadığı gibi,  hele de torunlarımıza dek yansıyabilecek bedelleri hiç yansıtmıyordu.

Böylesi çılgın(!) icraatın sürdürülmesi salt iktidarın siyasi endişesi ile de açıklanamazdı. Gerçekten, bu faaliyetlerin arkasında iktidara eklemlenmiş ve iktidarca yandaşlaştırılacak fırsatçılar, içte burjuvazi ve dış dünyada aç kurt gibi bekleyen emperyalist dış sermaye bulunmaktadır. Sistemin böylesi işleyişi emperyalizmin ve burjuvazinin Türkiye düşmanlığı ile kesinlikle açıklanamaz; bu süreç güçlünün zayıfı sisteme uygun sürüklemesidir. Türkiye’den fersah fersah ileri olan Almanya’nın üçüncü hava limanı inşaatı için Türkiye’yi kıskanıyor olmasına ancak kargalar güler. Keşke bir çevre mühendisi ve uçak eksperi kalkıp, uçakların hangi aşamada çevreye en fazla zarar verdiğini anlatsaydı da, biz de durumu anlamış olsa idik. Aynı şekilde Türkiye’nin nükleer enerji santralı kurmasına da kimse kıskanmaz. Almanya tüm çevreye dağıtım yapabilecek böylesi büyük bir havalimanının Türkiye’de yapılmasından memnun olduğu gibi, nükleer santrallarını kapatan ileri merkezler de Türkiye’nin bu alandaki hamlelerinden mutlaka hoşnuttur.

Demem şu ki, IMF-Derviş programı Türkiye’yi bu aşamaya sürüklemeye gebe idi. Ancak, bu durumu, gelecek kuşakları da dikkate almadan siyasi endişelerle olabildiğince istismar etmek iktidar partisinin üstün başarısının sonucudur! Hal böyle olunca, borçlu siyasi yönetim aynı, muhtemel stand-by uygulama merkezi de aynı olacak ise, bu nasıl bir döngüdür, bu döngüden bir seferinde kurtulamadığımıza göre, bu kez kurtulabilir miyiz, diye düşünmeden edemiyorum! Kaldı ki, onsekiz yıllık uygulamanın faturası IMF’ye kesilecek ise, niçin aynı kurumla yola çıkılmalı ki; eğer fatura siyasi kadroya kesilecek ise, niçin aynı kadro ile yola çıkmışız ki! Kısacası, durum tam bir açmazdır. Ne var ki, tek kişi ve aile çevresi yönetimi alerjisini çözme ve sermaye çevrelerine ve alacaklılara güven verme adına IMF’ye yanaşılıyor olabilir. İkinci bir ihtimal de, borçlu özel sektör kurumları bir şekilde alacaklı finans çevreleri ile, muhtemelen yüksek faiz haddinde, konsolidasyona giderse, kur biraz gevşeyebilir, kamu borç yükü de görece hafifleyebilir. Buraya kadar mesele birikimli bataklığın temizlenmesi ya da hafifletilmesi ile ilgilidir. Asıl mesele, buradan nereye, nasıl ve hangi kadro ile gidileceği ile ilgilidir.

İkinci Paylaşım ertesinde yerle bir olmuş olan Almanya kısa sürede toparlandı. İki Almanya’nın birleşmesi badiresini de rahatlıkla atlatan Almanya bugün Avrupa’nın lokomotifi durumundadır. Aynı savaşta dünyada ilk defa ve umalım ki son kez nükleer silahla çökertilmiş olan Japonya da bugün bir sanayi ve teknoloji devi olarak sahnededir. Ne Almanya’yı Şansölye Ludwig Erhard ayağa kaldırdı, ne de Japonya ‘yı güneşin oğlu olan İmparatorları yeniden canlandırdı. Bu ülkeler, eğitime önem vererek, liyakat ilkesine dayalı eğitilmiş beyin gücünü öne çıkararak, hukuka saygı ve bağlılıkla ayağa kalkabildiler. Kapitalizmin, eğer varsa(!), nimetini beyin gücü yönetir ve ondan yararlanır; külfetini ise kurşun asker misali beyinsiz protein yığınları, taptıkları siyasetçileri marifetiyle, hem de işin farkına varamadan çeker!

  Not: Umuyorum ki, yargı kararı olmadan meslek ve kurumdan ihraç işlemlerine ve tutukluluk hallerine son verilir. Profesör Onur Hamzaoğlu’nun özgürlüğüne kavuşmasını sevinçle karşılıyor ve bir daha böylesi durumların yaşanmamasını diliyorum.

Bir ay sonra görüşmek üzere, değerli okuyuculara güzel bir yaz dinlencesi diliyorum!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − 7 =