'Bir Fethullah Gülen devleti tasarlanıyor…'

BİR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJIDIR


Türk Patent Enstitüsü,  Antalyalı  bir  girişimcinin  ‘Fethullah Gülen’ ismiyle bira, rakı, şarap, prezervatif ve cinsel oyuncaklar üretme hakkını onayladı. Marka daha sonra da Çağlayan A.Ş. isimli bir başka şirket tarafından tescil ettirildiği ortaya çıktı. Bir başka çarpıcı ayrıntı ise her iki şirketin de İzmir'deki adresinin ortak olması. 2002 yılında yapılan ikinci başvuruyu 12898 numarasıyla onaylayan TPE'nin bu kararıyla Fethullah Gülen isimli nükleer reaktör bile üretilebilir. Antalya’da yayınlanan Son Nokta adlı haber dergisi konuyu haberleştirip kapağına taşıyınca Antalya karıştı. Gülen Cemaati,  Amerika’dan  açılan  telefonlarla  başlayan  ve  ancak  filmlerde görülebilecek türden bir operasyonla 3 saat içinde konuyu kapatma yoluna gitti. Önce hatırlı kişiler bulundu, telefonlar açıldı, uyarılar, görüşmeler derken, tek bir sayısı kalmayacak biçimde dergi piyasadan toplatıldı.


İdris Özyol, muhalif  bir şair ve gazeteci. Yeni Şafak, Kanal 7 gibi İslamcı medya olarak adlandırılan kurumlarda yazarlık, yöneticilik ve programcılık yapmış bir sosyalist. Doksanlı yılların başında “Lanetli Sınıf” yazılarıyla;  Müslüm Gürses dinlediğini, lahmacun yediğini itiraf eden ve sonraları eline o zamana kadar kitap bile almamış olan kendi tanımladığı sınıfın dervişi ilan edilen sıra dışı bir kalem. Overlokçu kızlara ilanı aşk ederek sınıfsal tavrını açıkça ortaya koyan bir mücadele insanı… Okurların ve medya dünyasının yıllardır izini sürdüğü İdris Özyol’u Antalya’da bulduk. O yine muhalifliğini sürdürüyor. Hem de en fiyakalısından. Fethullah Gülen adının bir prezervatif markası olduğunu kapağına taşıyan Son Nokta dergisinin sahibi ve yayın yönetmenliğini sürdüren İdris Özyol’la  Gülen cemaatinin baskısından İslamcı medya günlerine, lanetli sınıf yazılarından Müslüm Gürses’e uzanan bir söyleşi yaptık. Yaşadıklarının ardından “yenildik” açıklaması yapan Özyol’a göre Türkiye’de bir Fethullah Gülen Devleti tasarlanıyor.  Çünkü ona göre Gülen Cemaati devlet içinde devletten daha güçlü. İşte “Antalya’da muhalif olmak zor” diyen muhalif bir şairin film gibi Antalya günleri…


– Antalya’da yayınladığınız Son Nokta Haber Dergisi’nde yer alan Fethullah Gülen’le ilgili  bir  haber dosyasından dolayı epeyce başınız ağrıdı. Yankıları ulusal basına da yansıyan bu dosyanın ayrıntılarını sizden öğrenebilir miyiz?
– Bu yaşadığımız ilk sıkıntı değil. En sonuncusu  sadece.  Muhalif olmak bazı bedeller ödemeyi gerektiriyor. Ancak, Antalya’da  muhalif  olmak çok daha zor bir şey. Herkesin bir biriyle kayınço-enişte- bacanak olduğu bir kentte,  siz  bir  insanı  “Hasan” olarak tanıyorsunuz ama Hasan sadece Hasan değil, büyükşehir  belediye başkanının akrabası falan. Yani ilişkilerin böyle alt aile kökleri var. Siz bir kişiyle mücadele ettiğinizi düşünüyorsunuz ama  dergimizin  okurları  içinde  olanlar  bile  yaptığınız mücadelenin karşı tarafında yer alabiliyor.


– Aslında kime karşı savaştığınızı tam olarak bilmeden, Don Kişot misali bir mücadelenin tam ortasına mı düşüyorsunuz?
– Evet,  aynen böyle bir durum yaşanıyor. Karşınıza çok daha farklı güçler çıkabiliyor,  birden  elli kişiyle karşı karşıya gelebiliyorsunuz. Bu  nedenle  İstanbul, Ankara gibi kentlerde muhalif olmak daha kolay ama Antalya’da biraz daha zor.


– Neden zor?
– Çünkü Ankara ve İstanbul’da kiminle mücadele ettiğinizi biliyorsunuz. Antalya’da ilişkiler çok karmaşık ve farklı köklere dayanıyor. Tek bir belirleyene bağlı değil ilişkiler. Diyelim ki siz AKP’li bir siyasetçiye karşı mücadele veriyorsunuz ama o kişinin CHP’de de uzantıları, akrabaları var. Bu nedenle bu ilişkileri çözemezseniz çoğu kez boşluğa düşebiliyorsunuz.


– Doğal akrabalıklar mı yoksa çıkar akrabalığı mı sözünü ettiğiniz?
– Doğal akrabalıklar da var çıkar akrabalığı da. Ama genelde doğal akrabalıklar. Bir siyasi hakkında bir eleştiri yazdığınızda hiç beklemediğiniz kişiler durumdan vazife çıkarabiliyorlar.


– Derginin içeriği ve Antalya’da durduğu yer hakkında neler söyleyeceksiniz? İzlediğimiz kadarıyla gerçekten muhalif bir çizgiyi ısrarla sürdürüyorsunuz. Özellikle çok tartışılan Fethullah Gülen’le ilgili  kapak  ve eski sayılara da değinirseniz…
– Öncelikle şunun altını çizmek istiyorum;  biz bir haber dergisi üretiyoruz. Aktüel, Tempo ve Nokta bu ülke için ne anlama geliyorsa, Son Nokta da Antalya için odur. Haberi öne çıkartan bir dergi. Ve bu  kentte  direnen  birkaç muhalif  çıkıştan  birisi. Hele  ki  muhalif  olmanın çok zorlaştığı şu koşullarda muhalif olmakta ısrar eden bir dergi. Hakaret içermediği sürece herkesin düşüncelerini özgürce ifade ettiği  demokrat  bir dergi. Bu çoğu kez kendi içimizde, yazarlarımız arasında da sıkıntılar yaratıyor ama bu tavrımızdan ödün vermemeye çalışıyoruz. Farklı köklerden gelen yazarları bir araya getirmek Antalya gibi bir kentte çok daha zor. Güllük Caddesinde yürürken on kişiyle karşılaşıyorsunuz ama bu on kişinin de birbirini görmezden geldiği bir kent burası. Derginin demokrat kimliği işte bu insanlar ortak bir amaç için bir araya getirmeye çalışıyor. Üçüncüsü de liberal değil libertay bir dergiyiz. Özgürlükleri savunan bir dergiyiz. Bu yanıyla da bir senelik bir süreç sonunda bunun algılanmaya başlandığını görüyorum. Yani, “ bu bizim adamımız değil, bizim tarafımız değil; her kesin tarafı. Dolayısıyla da kimsenin tarafı değil” anlayışı var. Çünkü şöyle bir medya ortamı var Antalya’da. “Arkanızda kim var? Sizi kim destekliyor?” diye soruyorlar. Biz kimseye yaslanmadan, borçla harçla yayın yaşamını sürdüren bir dergiyiz. Keşke arkamızda bir sermaye gücü olsa diyorum. Çünkü bir yılını tamamlamış haftalık bir derginin içerik olarak kırılıp büküleceğini düşünmüyorum. Kısaca; haftalık, muhalif ve demokrat bir dergiyiz.


– Bu tanımlara uygun bir yayın çizginizin olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz hafta Fethullah Gülen adının bir marka olarak Türk Patent Enstitüsü’nce tescilinin yapılması olayını kapağınıza taşıdınız ve arkasından çeşitli baskılara maruz kaldınız. Bu süreci kısaca anlatabilir misiniz?
– Bir kere öncelikle bir haber bu.  Bu insanların da haberin içeriğine bir itirazları yok. Sonuçta o cemaatin bir yayınevi tarafından Fethullah Gülen adı, 43 farklı alanda marka olarak tescil ettirilmiş.


– Neler var bu 43 başlığın içinde?
– Bunların içinde torna da var, nükleer reaktör de var cinsel malzemeler de var. Japon içkisi bile var. Aslında burada Fethullah Gülen cemaatinin bilinçaltıyla ilgili kronik bir sıkıntı da var. Yani burada anılan ürünler birisi tarafından üretilebilir düşüncesi var.  Örneğin günün birinde Fethullah Gülen adıyla bir bira üretilmesin gibi bir amacı var bu girişimin. Bu işi biz şimdiden kapatalım deniyor. Ancak bu sağlıklı bir düşünce değil.


– Bir paranoya mı var bilinçaltında?
– Tabi canım, o halde MHP’liler de Devlet Bahçeli adına böyle bir marka tescili yaptırsınlar, CHP’liler de Baykal’a… Bu durum aynı zamanda Fethullah Gülen adının cemaatin bilinç altında bir marka olarak görüldüğünü de gösteriyor. Bu sağlıklı bir düşüncenin ve ideolojinin yapabileceği bir girişim değil. Düşünün, SİP’lilerin  Mustafa Kaçaroğlu’nu  koruyalım diyerek  adına bir marka tescili alabileceklerini ben zannetmiyorum. Çünkü sağlıklı bir şey değil bu. Şimdi haberle ilgili olarak bana, “biz Fethullah Gülen adını bu tehlikelerden korumak için marka tescili aldık, haber doğru” dediler. Haber doğru ama gazetecilik de burada başlıyor. Onun için normal bir şey bu ancak bardağın neresinden baktığınıza bağlı. Benim açımdan bu normal bir şey değil, haber değeri taşıyan bir olay. Bardağın bir tarafı da boş yani. Şimdi bu şirketler Fethullah Gülen’in kitaplarını basan, dağıtan şirketler.


– Buradan yola çıkarak örneğin Fethullah Gülen marka bir doğum kontrol hapı üretilip pazarlanabilir mi? Çünkü devasa bir Pazar da var ortada…
– Tabii tabii… Şimdi habere tepki gösterdikleri nokta kapaktaki sunuş biçimi ve kapak tasarımıydı.  Haberin prezervatif boyutuyla kapağa çıkarılmasıydı.


– Nasıl bir tepkiyle karşılaştınız?
-Dergi dağıtım şirketinin deposundaydı. Biz önemli kapakları binlerce kişiye e posta ile duyuruyoruz. O sabah Zaman Gazetesi’nden aradılar beni, “dergiyi nerede bulabiliriz” diye. Ben de derginin ertesi günü bayide olacağını söyledim. Sonra gece saat 23 civarında beni tanıyan birisine telefon açtırdılar.


– Ne konuştunuz peki?
– “Görüşmemiz gerek, sakin bir yerde görüşelim” dedi telefondaki kişi. O ana kadar o çevreyle olan ilişkilerini bilmediğim ama  iyi tanıdığım birisiydi. Sonra randevulaştık ve buluştuk. Gece bizim dergiyi basan matbaacıyı da almışlar. İstanbul’dan, Savcılıktan  aldırdıkları tedbir kararını bana tebliğ ettiler. “ Fethullah Gülen adı bizim için çok önemli, saygın  bir isimdir, onun bu biçimde lanse edilmesinden büyük rahatsızlık duyduk, haber doğru ama bu biçimde sunulması yanlıştı”  vs gibi konuşmalar geçti aramızda. “Savcılıktan böyle bir tedbir kararı alındı ama bu işi bir yine de rıza ile yapalım” denildi. Yani gecenin bir yarısı kepenkler açılmış, matbaacı “uyarılmış”,  bir takım işadamları devreye girmişler falan. Tabi durumu hukuki sürece sokmadan gittim, dağıtımdan kendim aldım dergiyi. Bir de matbaadan kaç tane basıldığının bilgisini almışlar ve bizden sayıyla aldılar.


– Bir anlamda hukuku kullanarak aba altından sopa göstermek gibi değil mi bu süreç?
– Yani matbaaya gelen kişilerin içinde Polis var, Avukat var bilmem ne var. İş zaten hukuki sürece doğru gidiyor. Zaten bir basın açıklaması yaptım sonrasında, elinize geçti mi bilmiyorum; orada “yenildik” dedim…


– Evet, açıklamanız ulaştı bana. Sizi “yenildik” demeye nedir. Bunu açar mısınız?
– Maalesef  ki şu; keşke daha güçlü olsam. Keşke göze alabilsem, diyor insan böyle durumlarda. Fakat elim kolum bağlı. Elin kolun bağlıyken, çaresizliğin verdiği bir psikolojiyle baş başa kalınca koyuyor insana böyle şeyler.  Ağlamak istiyorsun. Kendini bir taraftan dik tutmaya çalışıyorsun ama bir yandan da ezilmişsin, yapacak bir şeyin yok.


– Bir taraftan da “gönüllü” bir geri çekilme, toplatma görüntüsü verilmiş sanırım. Ofise geliniyor, dergiler sayılıp alınıyor; özgür basın, demokrasi ve hukuk kavramları sizin vicdanınızda nasıl bir yere oturuyor şimdi. Yani bu yenilmişlik psikolojisinin arkasında neler yatıyor?
– Şimdi dergiyi yeterli sermayemiz olmadığı için zaman zaman matbaaya borçlanarak bastırıyoruz. Bir kere buradan bağlanıyoruz. İkincisi, matbaanın yaptığı başka işler de var doğal olarak. En başta da söylediğim gibi bir takım insanlar matbaayı arayarak ekonomik güçlerini kullanıyorlar. Bu işi çöz diyorlar. Durum sizden çıkıyor ve başkalarını da tehdit eder hale geliyor. Bu yolla bir baskı kuruluyor. Dolayısıyla kendinizi riske atarken başkalarını da düşünmek durumunda kalıyorsunuz. Bir kere bu ekonomik bir güç ve bunu kullanıyorlar. Diğer taraftan devlet içinde de örgütlü bir güç, hatta açıklamamda da değindim; belki de devletten daha güçlü bir güç bu! Şimdi rıza ile oldu gibi bir görüntü yaratılıyor ama rıza özgür iradeyle olan bir şeydir. O anda ‘eyvallah’ diyorsunuz ama durumun çaresizliğinden kaynaklanıyor bu. O anda işin nereye kadar gideceğini düşünmek bile istemiyorsunuz, son derece insani şeyler bunlar.


– Amerika’dan açılan uyarı telefonlarından söz edildi bir de. Bunların içeriği neydi İdris Bey, neler konuşuldu bu telefon görüşmelerinde?
– Sadece bana değil, çevremdeki insanlara da telefonlar açıldı. Ancak Amerika’dan direkt olarak bana açılmadı telefon. Ama Amerika’dan “bu işi bitirin” diye telefonlar açıldığını ben biliyorum. Aranan insanlardan, aktarılanlardan biliyorum. Amerika’dan açılan telefonlarla Ankara’dan, İstanbul’dan buraya bir  takım  adamlar geliyor. Antalya’daki temsilcileriyle görüşüp üç dört saat içinde bir operasyon yapıyorlar. Bu herhalde topu  topu üç saat içinde olmuş bitmiş bir süreç. Ortada organize bir yapı var.


– Buradan Gülen’le ilgili yeni bir tartışmaya gelmek istiyorum. Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın Nazım Hikmet’e yapılanı Gülen’e yapmayalım türünden açıklamaları oldu ve Gülen ve Nazım Hikmet’in yurtdışında yaşama nedenleri arasında paralellik kurarak, Gülen’in bir düşünür olarak Türkiye için önemli bir figür olduğunun altını çizdi. Şair İdris Özyol olarak bunu nasıl yorumluyorsunuz?
– Nazım Hikmet muhalif  bir şairdi ve yaşamına yönelik bir tehdit olduğu için yurt dışına çıktı. Yurtdışında gittikçe büyüyen  bir  cemaati  vesairesi yoktu. Bütün şairler ve düşünürler gibi yalnız bir adamdı. Şimdi Fethullah Gülen’i bir düşünür ya da filozof olarak görmek felsefeye haksızlık olur. Said-i Nursi’nin devamı olan bir figür. Bunu pratize etmiş, yurt içinde ve dışında örgütlenmiş bir güç odağıdır. Bir güç odağını düşünür olarak görmek, sanatçı, şair olarak görmek mümkün değil. Düşünün bir şair, bir düşünür adına marka tescili yaptırmazdı herhalde. Böyle garip bir şey olamaz ki.


– Kişisel deneyiminizden yola çıkarak Gülen cemaatinin yapılanmasına ilişkin neler söyleyebilirsiniz.  Bu  yaşadığınız sürece genel olarak da baktığınızda nasıl bir fotoğraf görüyorsunuz, neler tasarlanıyor Türkiye’nin geleceğine ilişkin?
– Tasarlanan  şey,  bir ‘Fethullah Gülen devleti’ bana göre. Devlet, insanların arasındaki ilişkileri düzenleyen, güvenliğini sağlayan, özgürlükleri koruyan bir kurumdur. İnsanlar arasında sorunlar yaşandığı zaman devreye giren bir mekanizma.  Aksi halde devlete ihtiyacımız yok. Şimdi ben Fethullah Gülen cemaatinin kafasında yüz tane çiçeğin açtığı bir dünya olduğunu zannetmiyorum. Fethullah Gülen yandaşlarından oluşan bir devlet projesi var. Demokrasiyle, cumhuriyetle, insan hakları ve evrensel değerlerle, bu değerlerin oluşturduğu yapıdan nasibini almış bir yapılanma olduğunu da zannetmiyorum.


– Fethullah Gülen haberi size sorun olan ilk olay değil. Daha önce de Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel ve AKP eski il başkanı Hamza Taş hakkında yazdıklarınızdan dolayı sıkıntılar yaşadığınızı biliyoruz. Bunlara da değinirseniz kısaca…
– Dergimizin altıncı sayısında Prof. Yalçın Küçük’ün Menderes Türel ile ilgili iddialarını kapağımıza taşıdık. “Menderes Türel Dönme mi” sorusunu sorduk. Çünkü Prof. Yalçın Küçük, “Tekelistan”  ve “İsyan”  kitaplarında Türel’le ilgili iddialar ortaya atmıştı;  biz de bunu haberleştirdik. O dönemde Merkez Dağıtım’la çalışıyorduk, yedinci sayıdan sonra Merkez Dağıtım’la çalışamaz hale geldik. Bize, “artık derginin dağıtımını yapmayacağız” dendi. O dönem Merkez Dağıtım TMSF’nin elindeydi, bir telefonla dergimizin dağıtımı durduruldu.


– Türel’in birebir müdahalesi oldu mu bu konuda?
– Tabii tabii. O dönemde bize telefonlar geliyordu, dergiyi bulamadıklarını söylüyordu okurlar. Dergiyi piyasadan silmeye çalışıyorlardı. Sonra ilan verenler çeşitli baskılar sonucu ilanlarını geri çekiyorlardı. Yani ilan verenlerden yazarlarımıza kadar baskı uygulanıyordu. Bu baskıların nedeni eskiye dayanıyordu aslında. Daha önceleri Sabah Gazetesi’nde siyaset yazıları yazıyordum. O dönemde de gece yarısı polisler tarafından evim basıldı.


– Neden basıldı eviniz?
– O dönemde yolsuzlukları yazmaya başlamıştım. Evim gösterilerek ihbar edildim. Askerliği bedelli olarak yapmıştım, bir evrak eksikliği nedeniyle evim basıldı, tekrar 15 ay daha askerlik yaptım. Döndükten iki ay sonra yeniden yazılarıma başladım bu kez de eşim işinde çıkarıldı. Benim yazılarımın faturası eşime çıkarıldı. Bu çok ilkel bir kafa yapısı, hani “insanı ekmekle terbiye etmek” derler ya aynen öyle. Büyükşehir’in  başındaki  adam da bu ilkellikte bir adam. Örneğin Hamza Taş öldü, ben üç tane davadan kurtuldum.


– Peki  ne yazmıştınız Hamza Taş ya da Türel hakkında?
– Aslında  hep yazıyorduk bu konularda ama bir basın toplantısında Hamza Taş beni ve başka bir gazeteci arkadaşı “sokak karısı gibi dedikodu üretmekle” suçladı. Ben de bunun üzerine “Hamza diye biri”  başlıklı bir yazı yazdım. Direkt olarak kendisini hedef almadım. Ancak sert olmasına rağmen eleştiri sınırları çerçevesinde bir yazıydı. Yazının mürekkebi kurumadan eşim Hülya’yı çağırıp işine son veriyorlar. Bir de “İdris Özyol’un yazıları Menderes Türel’in Ankara’da elini zayıflatıyor” denmiş o dönemde. Muhtemelen Menderes Türel Hamza Taş’la ilgili yazıdan “durumdan vazife çıkartmış” kendine. Hamza Taş’la ilgili yazı kendi kuyruk acısını anımsatıyordu sanırım.


BİZ DE MEDYANIN OVERLOKÇULARIYIZ…


– Bütün bunlar bana sizin yıllar önce yazdığınız “Overlokçu Bir Kıza İlanı Aşk” kitabınızı anımsattı. Doksanlardan sonra köprünün altından çok sular aktı, Türk tekstil sektörünün önemli kısmı turizmci, Overlokçu kızlarsa turizm işçisi oldu. Sınıfsal olarak Overlokçu kıza ilanı aşk  eden  muhalif  bir şair, yıllar sonra  Overlokçu kızın yeni patronlarına muhalefet  etmeye devam ediyor diyebilir miyiz?
– Biz de medyanın Overlokçularıyız aslında. Büyük medyanın susturulduğu ve çeşitli yerlerinden bağlandığı bir süreçte işin Overlokçuları kalıyor geriye. Ekmek parasına işini yapmaya çalışanlar yani. Bunun arkasında muhalefet ne kadar var bu da işin başka bir boyutu.


– Bundan sonra ne yapmayı planlıyorsunuz,  en azından İdris Özyol’u merak eden okurlar açısından sormak istiyorum bunu?
– Aslında  şiir yayınlamayı sürdürüyorum. Fakat yazdığım şeylerin şiir olduğuna inandığım anda yapıyorum bunu ve bu süre biraz uzun oluyor.  Ancak lanetli sınıf yazılarını yazabileceğimi artık düşünmüyorum. O başka bir süreçti. Biraz da İstanbul’daki yaşamın ürettiği bir şeydi. Örneğin Müslüm Gürses dinlediğini itiraf eden ilk kalem ben oldum sanırım. Bu sonradan bir trende dönüştü.


– Murathan Mungan, Müslüm Gürses albümü yaptı örneğin…
– Evet, Murathan  Mungan Müslüm Gürses’le ilgili  bir şeyler yapmak istediğini söyledi, söz falan yazdı galiba. Türkiye aslında bir zihniyet çatlaması yaşadı bu konuda. Ben bu süreçte ilginç bir okuyucu kitlesi ürettiğimi düşünüyorum.


– Siz bu anlamda bir  kulvar açtınız ve o dönemde İslamcısından solcusuna bir çok genç kalem bu minvalde yazılar, yorumlar yazdı; hayata buradan baktı. Gelinen süreçte sizin açtığınız kulvarda bir kayma yaşandı, Murathan Mungan farklı bir noktadan bakarak Müslüm Gürses’i lanetli sınıfın elinden alarak, seçkinlerin sosyal yapısına dâhil etti.  Bunu ben değil Müslümcüler söylüyor. Neler söyleyeceksiniz bu konuda?
– Son dönem performansını izliyorum Müslüm Gürses’in;  o bizim dinlediğimiz, Müslüm Gürses, eşittir jilet döneminin çok uzağında bir tablo var ortada. Banka  reklamları  falan. İtiraz eden noktadan, ihtiyaç belirten bir noktaya geldi.  Şimdi İstanbul’da sosyal statüleri ayıran sınırlar çok belirgindir. Beyoğlu’nda yürümek, Eminönü’nde  lahmacun  yemek.  Bu  mekanlar  birbirine çok yakın olmasına rağmen çok farklı işaretleri olan yerlerdir. Beyoğlu’na gittiğiniz zaman şair arkadaşınızla karşılaşırsınız, Eminönü’ndeyse Zonguldak’tan köylünüzle. Beyoğlu’na girerken pasaport sorulmaz ama görünmez başka duvarlar vardır. Biz de devrimcilik yıllarımızda Mozart dinlemeliyiz, operaya gitmeliyiz,  bale  izlemeliyiz  diyorduk  ama arka odada da  Orhan  Gencebay  dinleniyordu. Bir yandan da iki bira içtiğimiz zaman – ki seksen sonrası devrimciler Köprüaltı kuşağıdır. Köprüaltı’nda eylem yapılır ve bira içmeye gidilirdi-; Makber’le başlanır biraya, türküye gelinir, oradan Türk Sanat Müziği’ne geçilir; iki biradan sonra da Müslüm Gürses söylemeye başlanırdı. Yani bilinçaltı ortaya çıkardı. Ben bu bilinçaltını itiraf ettim.  Hikaye  buydu aslında. Yani ben “Müslüm Gürses, Orhan Gencebay  dinliyorum, lahmacun yiyorum, beyaz çorap, siyah ayakkabı, siyah pantolon giyiyorum –şu an giymesem de, giydim-  ve Overlokçu kızlara ilanı aşk ediyorum” diye itiraf ettim. Bir de baktık ki meğer ne kadar çok insan varmış böyle, kitap okumayan, normalde böyle şeyleri takip etmeyen insanlar kitapla ilgilenmeye başladılar. Bir de Üsküdar’da kitap imzalarken bir Overlokçu kız geldi, tanıştık…


– Teklifinizi kabul ettiğini mi açıkladı yoksa?
– Hayır. ‘Ben Overlokçuyum, kitabın adı bana çok ilginç geldi’ dedi. Ben de bir kitap imzalayıp verdim, ‘bu kitap zekatı, aman ha öyle bir şey yok’ dedim. Overlokçu kızla da bu şekilde tanışmış olduk. Mesela Barbaros Camisi’nin altındaki kahveye davet edildim, mahallenin bıçkın delikanlıları çağırdılar. İki öbek lahmacun yığmışlar ortaya, ‘bu acılı, bu acısız’ diye söylüyorlar. Bunlar gerçekten mahalle delikanlıları, kitap okuru falan değil yani. Aralarında mahallenin abisi pozisyonunda olan biri vardı, okuyan falan biri, onun bir örgütlenmesiydi bu buluşma. Ve çok keyifli bir kahve buluşması ve sohbet olmuştu.


LANETLİ SINIFIN HAİNLERİ…


– Peki  bu lanetli sınıf nereye gitti şimdi, hala laneti üzerinde devam ediyor mu, izliyor musunuz?
– Devam  ediyor  tabii. Örneğin AKP’ye karşı mücadele eden İslamcıları, lanetli sınıfın birer ferdi olarak görüyorum ben. Onlar kendilerine sunulan iktidar nimetlerinden yararlanmayı reddettiler. Benim böyle tanıdığım insanlar var.


– Dönüşenler de çok oldu ama…
-Evet, kısmen dönüşenler de oldu. Onlar, lanetli sınıfın hainleri… Lanetli sınıfın lanetlileri de danışmanlığı reddettiler mesela. AKP iktidarına karşı muhalif tavırlarını sürdürenler var. Popüler kültüre rağmen dipten ve koyu bir isyan arabeski devam ediyor yani.


– Antalya’nın lanetli sınıfı nerede sizce?
– Turizm işçileri…


KANAL 7’DE BOYKOT YAPIP BAŞINI AÇAN KIZLAR…


– Sizin bir de Yeni Şafak- Kanal7 döneminiz var. Bu gün İslamcı medya dediğimiz alanda neler değişti?
– O dönem Kanal7’de çalışan başörtülü kızlara yarım maaş veriyorlardı… Nedeni de başka yerde çalışma şanslarının olmamasıydı.


– Bu başörtüsü sömürüsü değil mi?
-Tabii  ki başörtüsü sömürüsü. Çünkü, ya  STV’de  çalışacaklar, ya da Kanal 7’de. Başörtülü oldukları için başka bir şansları yok. Kızlara “gidin başka yerde çalışın” şeklinde pişkince bir tavırla yol gösteriyorlardı.


– Hangi yıl yaşandı bunlar?
– 1997. kızlar tepki gösteriyorlar, homurdanıyorlar falan. Kanal 7’de benim çalıştığım ofis de kanalın lanetlilerinin buluşma yeriydi adeta. “Homurdanmakla olmaz bu işler, sıkıntılarınızı yazılı hale getirin, yönetime verin en azından kayıt işleme girsin” dedim.  Geçmişten, bildiri yazmaktan gelen bir alışkanlıkla ben oturup yazdım kızların talep ve sorunlarını.  Çünkü kendileri bunu beceremeyecek türden insanlar. Bu kızların bir çoğu programcı vs.  Boykot  yapmaya  karar  verdiler. Bu arada dizilerde oynayan, Karaköy bilmem ne diyen bir çocuk var şimdilerde; hani Deniz Feneri’ni sunan…


– Uğur Aslan…
– Hah o işte. Uğur Aslan gibileri yönetimin adamları ve böyle şeyler umurlarında değil. Bu arada kanalda 35 kişilik bir direniş başladı. Bak bu bilinen bir direniş değildir Türkiye’de. Şimdilerde bilinen isimler iki gün süren bu direnişe destek vermediler. Yönetmen, teknik ekip vs gibi işin mutfağında çalışanlar bu direnenler. Bazıları bırakıyoruz falan dedi. Sonrasında biz dokuz kişi biz işten atıldık. Benim hiçbir sıkıntım yok aslında, bana tahsis edilmiş bir daire, pazarlık gücüm ve düzenli bir çalışma ortamım var. Her şey benim lehime yani. Ama solcuyuz ya, böyle bir şey önümüze geldiğinde hayır diyemiyoruz. Başta ben olmak üzere dokuz kişi işten çıkartıldık. Hatta bu dokuz kişi kanaldan içeriye giremez diye de fişlediler ve tazminatlarımızı filan alamadık. Atılan kızlardan biri,  İSFALT’ın, Büyükşehir belediyesinin asfalt işlerini yapan kurumun genel müdürünün kızıydı. Bu kız da sonuna kadar direndi ve “bu iş böyle olmaz Tayip Erdoğan’a gidelim durumu anlatalım” dedi. O zaman Büyükşehir belediye başkanıydı Erdoğan. Refah Partisi iktidarda ve derdimizi kime anlatacağız, tabii ki Erdoğan’a. Erdoğan’a gittik, bizi dinledi ve hiçbir yorum yapmadı. Fakat  ciddi  bir karizması  vardı, ilk kez orada tanık oldum. İki gün sonra bize telefon açtılar, “gelin tazminatlarınızı alın” diye. Yani sorunumuz çözüldü. Bakın bu söyleyeceğim önemli bir şey, o ekipten Fadime Özkan, sonradan başını açtı. Gülsüm İncikaya, Amerika’ya gitmişti, şimdi dönmüş o da başını açtı. Yani bu süreçte önceleri siyasallaşan ekip, süreç içinde ters bir şeyler yaşandıkça bilinçleniyor ve uygarlaşıyor. Şimdi böylesi bir ters dönüş de başladı.  Bunu  da  görmek lazım. Türbanın popüler hale getirilmesiyle buna dâhil olanlar var ama bu işin ilk öncü çevresi içinde yer alanlardan geri dönenler de var. Bu işten çıkarılan dokuz kişinin herhalde altısı kızdı ve bunlardan iki tanesi şu an başını açmış durumda. Orana vurduğun zaman önemlidir bu. Bu eylem de tarihe geçmemiş bir eylemdir yani.


– Bu söyleşiden sonra tarihe geçmiş olacak…
– Yeni Şafak’ta da böyle bir süreç yaşandı aslında. O dönemler entelektüel ve demokrat bir kadro vardı orada. Aslında Tayip Erdoğan’ın da önünü açan kadroydu bu. Ancak Erdoğan cezaevine girip çıktıktan sonra Yeni Şafak’ta bir başkalaşım süreci başladı.  Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, gibi isimler geldi ve o anti Amerikancı muhalif kadro teker  teker tasfiye edilmeye başlandı. Bir de baktık ki bizim Yeni Şafak’ta çalışmamıza vesile olan kimse kalmamış ortada. Karanlık, kimliği  belirsiz   adamlar kalmış geride. Bu kadronun tasfiye edilmesi aslında Tayip Erdoğan’ın da bir çizgiden başka bir çizgiye geçişinin göstergesidir.


FOTOĞRAF: Muhalif şair ve gazeteci İdris Özyol


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER


– Ömer Güre: Her midye yenilmez
– İsmail Çoban ile Aşık Veysel üzerine
– Bozcaadalı bir Rum'un gözünde 'Anayurt'
-'İstanbul'un en önemli sorunu yönetimidir'
– 'Karadeniz'deki yokoluşa karşı çıkalım'
– 'Dişli' uyarı
– Faruk Akbaş: Fotoğrafta görsel kirlilik oluştu
– Türkiye'ye 45 kez turist olarak geldi
– Çetin Yetkin: Bir karşı devrim olmaktadır
– 'Turizm sektörü iyi başladı ama…'
– 'Yerli turiste pahalı değiliz…'
– 'Türkü giren eve kötülük girmez…'
– Boris'in babası, dedesi Ali Kemal'i anlattı
– 'KKTC turizminin sorunu ulaşım'
– Antalya ormanlarına ‘turistik’ kıyım!
– 'AKP'nin Alevi açılımı; evlilik içi tecavüz’ 
 -`Bugün ezilenlerin rüyası yok!`
'Denizlerin talepleri hala Türkiye’nin temel ihtiyacı'
-'Antalya'yı kolay yağmaladılar'
– 'Biz devrimciler büyük bir ailenin üyeleriyiz'
– 'Abidin'in büyük sanatçılığı yeterince bilinmiyor'
– 'Devrim artık şart olmuştur…'
– 'AKEL'in zaferi, tüm ilericiler adınadır'
– Can Dündar: Türban MHP'nin taktiğiydi…
– 'AKP gecikmiş bir baroktur!'
– ‘Figuran değil müdahil olmalı’
– İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
– AKP’nin Alevi sınavı…
– Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri
– Sıra şeytanda…
– Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
– İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
– Neden Patara ve neden şimdi?
-'Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir'
-'Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı'
-'Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı'
– 'Meclis’teki partilerin kadın politikası yok'
– Ersümer: Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı…
– Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
– Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
– Ufuk Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
– 'AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek'
– 'Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı'
– Yeşiller bağımsızları destekleyecek
– Türkiye sağlık turizminde atakta
– 'Hayallere tanık olmak istedik'
– 'İngiltere'de işkence yaptılar…'
– 'Kürtler, Türkler'i ikna etmeli…'
– 'Düşünceye militarizm de engel…'
– Boyalı bank nöbetini terkeden 'sosyalist' asker
– 'Kategorizesiz bir dünya hayalim'
– 'Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor'
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– 'Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…'
– 'İsrail bir devlet değil, bir projedir'
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye'nin Papa'ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– 'Çocuğa şiddet, çok yaygın'
– İran PKK'yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– 'Kıbrıs'ta kısa dönemde çözüm olmaz'
– Tayvanlı yazardan 'Sıcak bir öpücük'
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– 'Tek dileğim iki dengeli bir dünya…'
– 'Beni en çok korkutan: Google'
– 'Sorunumuz Yahudiler'le değil, siyonizmle'
– O bir 'peynir avcısı'
– 'Çernobil'den ders çıkarmadık'
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– 'Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı'
– 'Türk solu titreyip kendine gelmeli' 
– 'Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…'
– 'Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır'
– ABD işdünyasında çöküş
– 'ABD Anayasası Patara'dan'
– Çocuklar öldürülmesin!
'- 'Bir Gün Mutlaka'
– 'Derin devlet sorunları çözmek istemiyor'
– Kaş'taki gözyaşı
– 'Son 15 yılda bilinçte sıçradık'
– Piref. H. Ökkeş ile 'dörtköşe' sohbet…
– Sorgun Ormanı'nı kurtaralım
Devrim Bize Yakışırdı!
G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı 'Adil Ticaret'
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
-Türkiye'de de nükleer silah istemiyoruz!
– İsrail dünyanın 6'ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya'da kök saldı?
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.