Bir nehir türküsü

Aklın, kentin  sokaklarında akan karmaşaya uyacak bir süre daha. Gözlerin kayıtta izlerken bu karmaşayı, o eski zaman rüzgarının içinde eğrilen bir ses fısıldayacak kulaklarına “ dur,  dur bir düşün” diyecek.


Belki aklımın  bir oyunudur bu diyeceksin düşünmeye başlayınca. Bir ucunda çocukluğun, bir ucunda hayata asılan yüzün düşüneceksin.


 Hani her yaz gittiğin yayla  ziyaretlerinde, daha on dört yaşındayken fesleğen kokulu yazmalarıyla, akraba kadınlarının seni  elinden tutup seni götürdüğü o serin salkım söğüt gölgesini göreceksin. O sarhoş edici kokusuyla başını döndüren ilk gençlik çağı rüzgarlarının altında, ablanın  saçlarını okşarken söylediği mani kulaklarındaki  uğultuyu silecek. Düşeceksin birden ilk gençlik çağının ardına, sen kovalayacaksın, o kaçacak.


Evet, hatırlayacaksın; bir temmuz ikindisinde  Akdağ’ın yamaçları  turuncuya kesmişken,  o dağ patikalarına bıraktığın ayak izlerini. Hatırlayacaksın; o temmuz gecelerinde  üstünü asmaların çevrelediği çardaklarda, alnından dökülen inci tanelerini, cırcır böceklerinin  nihavent makamı ezgileriyle sana eşlik ederek biriktirdiğin  küçük mavi çantanı. Baban almıştı o çantayı sana bir yolculuk dönüşü. İçinde düşlerini, temmuz akşamları yaz tatili sohbetlerinin arsız şakalarını, komşu çocuklarının seni  şaşırtan  bir ifadeyle yabanıl bakışlarını ve büyükannenin ceviz sandığından usulca dışarıya sızan eski zaman aşklarının o  mimoza  kokulu masumiyetini ….


Benliğinde  ilk kez duyduğunda bu masumiyeti, için bir tuhaf olmuştu. O gün yaşlı akraba kadınlarının,    kenarına askerdeki oğul ve gelin olan kızlarının, yahut uzak şehirlerdeki canlarının  siyah beyaz fotoğraflarını iliştirdiği,   tahta  çerçeveli aynasına bakarken görmüştün yüzündeki masumiyeti.  Bu yüzündeki ilk utanmaydı senin. Daha önceleri mahalle çocuklarının arsız konuşmalarına, yada büyüklerin birbirine söylediği tuhaf sözlere de şahit olunca yüzün kızarmıştı, ama bu kendi  yüzünle ilk tanışmandı …..


İşte o gün tutuşturmuştun aceleyle , avuçların terleyerek saçlarına o yaldızlı gri tokayı . İşte o gün düşürmüştün suya o yaldızları saçlarına yapışan o gri tokayı. Saçlarındaki keskin nane  kokusu ve ilk gençlik çağının sersemliğiyle,  düştüğü suyu  zümrüt yeşiline keserken yaldızlı gri toka, sen içinde bir garip rahatlık bakakaldın ardından. Bilinmeyen denizlere doğru küçük bir ırmaktan süzülerek akıp giden bir kağıt gemiydi…


Bir rüzgar esti o gün Akdağ’ın eteklerine doğru. Bir fırtınaya döndü sonra. Güneşin önünü kapadı bulutlar gri, mor, turuncu renkleriyle. Sonra, göğün bağrına sokulan bir hançerin yarasından boşaldı sular her yana. Patikalardaki ayak izlerin, ellerinle okşadığın gelincikler, saçlarındaki  keskin nane, taze süt kokusu, suya düşürdüğün gri tokan , hepsi , hepsi birden bir yüze evrildi . Ve bu yüz yağmurun  buğulandırdığı toprakların üstünden kayarak , o temmuzun alaca akşamında aktı   kocaman bir kireçtaşının kovuklarına. 
  
Geceye, karanlığa kesmişken dağlar,  ay göründü tepedeki ardıçlığın üstünden. Artık ay yüzünün şahidiydi.


Birden kocaman bir dehlize düştü yüzün kireçtaşlarının arasından.  Kocaman dehlizlerde yol aldı, dağların altından, derin çatlaklardan, yer altı sularına karıştı. Sonra,  bilge bir koca karı edasıyla sessizce oturan Akdağ’ın eteklerinden bir gözeden, gecenin serinliğinde yatan  bir çam gölgesiyle yıldızları selamladı yüzün.


Ay buna şahitti. 
Sonra aktın, aktın, aktın…


Taa ki Eşen  ırmağının deli sularına karışıncaya kadar. 


Güneş yalınayak keçi otlatan  çocukların  kara keçilerinin tüylerini kemik taraklarla tımarladığı,  antik Romalı prenseslerin sularında güzellik ve şifa niyetine yıkandığı,  Asya’dan yürük atlar ve tulum peyniri kokularıyla  yola çıkanların  mola vererek obasını kurduğu bu dağları bu kanyonları  selamlarken, Eşen’in  tanrıçası Leto,  sudaki yüzüne bin bir çiçek tozu serpip senin suretini selamlıyordu. Yüzünün çiçek kokması bundandır.


Ve  o gün, zamansızlığın girdabında bin yıl sonra, Eşen’in  güneşle parıldayan sularının kenarında bir çocuk gördü yüzünü  o sabah.


Bulduğu yüz diğer yüzlere hiç benzemiyordu. Eşen  tanrıçası Leto  fısıldadı kulağına “ bu yalnız bir yüz değil, bir coğrafya bileşkesi. ” diye. Saçlarının keskin nane, yarpuz kokması bundandır.


Sonra bir mayıs  günü, avare bir avare mayıs  günü tanıdı yüzünün  gövdesini o çocuk. Saçlarında unuttuğun o gri tokadan dökülen yaldızlar  ve yüzündeki ay çarpmasından …..


Bir sabah güneşin altında, Eşen  ırmağının kıyısında  bulduğum  ay çarpmış  o yüz,  senin yüzündü. 


 O çocuk bendim ….


_________________


Yusuf Yavuz / Açık Gazete yavuzyusuf@superposta.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.