Bir neo-Kemalizm olarak Erdoğanizm

Bir neo-Kemalizm olarak Erdoğanizm

0
PAYLAŞ

“Beni Stalin yarattı” deyişiyle Türkiye’nin sağ cenahtaki entelektüellerinin büyük öfkesine hedef olan Nâzım Hikmet, Stalin’in ölümünden sekiz yıl sonra bir şiir kaleme alır. Büyük şairin gecikmeli Stalinizm eleştirisi, tüm incelikleriyle şöyle dile gelir:

“Taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kâattandı iki santimden yedi metreye kadar.
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi; taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın
odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
yok oldu bir sabah!
yok oldu çizmesi meydanlardan,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden,
çorbamızdan bıyığı,
odalarımızdan gözleri,
ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın tuncun alçının ve kâadın”

Bu mısraların kimi okurlara Türkiye’nin politik kültürüne denk düşen kimi şahıs, söz ve imgeleri çağrıştırması; “Bizi Atatürk yarattı”, “Apo peygamberimizdir”, “Bu Türkiye’yi Erdoğan var etti” gibi kişi kültlerine ilişkin türlü hatırlatmalarda bulunması çok normal görünüyor. Nazım’ın şiirine taşıdığı üzere, Stalin’in gölgesinin sürekli olarak toplumun üzerinde hissedilmesinin getirdiği gerilim, bir süredir Erdoğan’ın Türkiye’nin üzerindeki gölgesine sözü getirmek için iyi bir vasıta. Buradan her iki lidere de hangi anlamlar yüklenirse yüklensin, hiçbir şart altında “Erdoğan adeta Türkiye’nin Stalin’idir” anlamı çıkmaz.

Ancak bununla birlikte, Erdoğan’ın birkaç yıldır diline doladığı bir niteleme sıfatı, geniş kesimleri ciddi manada rahatsız etmekteydi. “Benim gençliğim”, “Benim milletim”, “Benim bakanım”, “Benim valim”, “Benim polisim”… Hâlbuki muhayyel bir kabul olan “toplum sözleşmesi”ne göre vali devletin valisi, polis devletin polisidir. Bu söylem, XIV. Louis’nin “Devlet ben’im” sözünü hatırlatmaktadır. Bunu pekiştiren bir diğer nokta, “benim” demediği/diyemediği çevrelere, yani iktidardaki Erdoğan’ın, muhalefetteki “öteki”lere bakışında görülmektedir. Son demlerde söylediği birkaç sözü örnek gösterecek olursam;
“CHP zihniyeti pisliktir.”
“Faşizm arayan kendi geçmişine; ama bilhassa 1930’ların, 1940’ların Türkiye’sine baksın.”
“Biz çok iyi biliriz ki, MHP siyaseti ırkçı ve kafatasçı bir ideolojidir.”
“BDP zihniyeti hastalıklıdır, terör örgütünün kuyrukçusudur.”
“Bunlar Zerdüştî!”
“[Tüm selefler] Onlar 79 yılda şu kadar şey yaparken, biz 10 yılda bu kadarını yaptık…”
“[Tüm medeniyet tarihi] Bizden önce İstanbul hep çöldü…”

Bunun dışında son birkaç yılda sarf ettiği sözlerden, örneğin şehit cenazesinde atılan sloganlar için “Yaygara yapıyorlar”, artan şehit haberleri için “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir”, AİHM’nin başörtüsü kararına “Size mi kaldı türban konusunda karar vermek? Bu ulemanın işidir”, “Her 10 Kasım’da sap gibi dikilmenin lüzumu yok”, özelleştirmeleri eleştirenlere “Size mi soracağız? Babalar gibi satarız” deyişi gibi muhtelif çıkışları hâlâ insanların aklında.

Peki, “Çekirdekten yetişme bir hatip olmasına rağmen Tayyip Erdoğan’ın hitabeti, belagati, üslubu sorunlu” demekle bu hususta ilerleyebildiğimizi/ilerleyebileceğimizi söylemek mümkün mü? Bir de yakın geçmişte başkalarının neler söylediğine de kulak verelim.
-“Tayyip’i üzmek, Allah’ı üzmektir.” (Şair Fatma Durmuş)
-“Recep Tayyip Erdoğan, bizim için ikinci bir peygamber gibidir.” (AK Parti Aydın İl Başkanı İsmail Eser)
-“Sayın Başbakanımıza dokunmak bile inanın bence ibadettir.” (AK parti Bursa milletvekili Hüseyin Şahin)
-“Başbakanımızın doğduğu şehirler de mübarektir.” (AB Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış)
-“Başbakanımızın çıkacağı televizyon yere konmaz.” (AK Parti’li Çayeli Belediye Başkanı Rıza Çayır)
-“Başbakanımız adeta ikinci bir Mustafa Kemal Atatürk gibi reformlar yapmaktadır.” (Egemen Bağış)
-“Başbakan benim Atamdır.” (Televizyon gazeteci-yazar Yiğit Bulut)
-“Erdoğan Türkiye’nin ezeli ve ebedi başkanıdır.” (DP’den AK Parti’ye transfer olan MKYK üyesi Süleyman Soylu)
-“Başbakan’ın yaptığını yapmak sünnettir.” (AK Parti’li Sağlık Bakan Yardımcısı Agâh Kafkas)

Daha fazla uzatmaya gerçekten lüzum yok. Çok açıktır ki, yakın geçmişte, bir psikopatolojik yaklaşım zuhur etmiş ve Erdoğan’ın şahsiyeti etrafında bir “mitos” yaratılmıştır. Erdoğan’ın karizmatik gücü elbette bunda temel etkendir ancak muhafazakâr jargonu sahiplenmiş bir partinin yandaşlarının, temsilcilerinin bu denli mübalağalı sözlerle, Erdoğan’ı peygamberleştirmesi, “Faşizm arayanlar 1930’ların Türkiye’sine baksın” diyen Erdoğan’ı takip etmemiz durumunda, kendisinin de faşizmin eşiğine geldiğini gösterecektir. Zira Cumhuriyet’in kurucu nesli, benzer ölçüsüz övgüleri, var edilen bir Atatürk mitosu ve onu ideolojileştiren Kemalizm “ethos”u ile Mustafa Kemal’in memleket gerçeklerinden kopmasına yol açmıştır.

O dönemde “Kâbe Arabın olsun, Çankaya bize yeter” diyenler, “Sen Rabbın yarısısın, yerin üstünde fakat Türklüğün Tanrısısın” diyen naatlar söyleyip, Mustafa Kemal’in “Yüce Tanrıyla müsavi” olduğunu iddia edenler… Öldüğünde Onu Peygamber’e eş koşan kasideler yazanlar ve dahi “Göreceksin duruyor kalbimin üstünde putun” diye ruhu huzurunda and içenler… Hatta “Atatürk ekber, Atatürk ekber/ Ancak O var; Atatürk!/ Evliya odur, Peygamber odur/Sanatkâr Atatürk” diye ezanlar uyduranlar hayli fazladır.

Aradaki belki de yegâne fark, Atatürk “Vaziyetimiz tam bir diktatörlük manzarasıdır” derken, bugün her şeye rağmen “Vaziyetimiz tam bir ileri demokrasidir” denmesindedir. Demokrasi anlayışını tamamen kalkınmacılık üzerine bina eden AK Parti yönetimi, ekonomik büyümeyi, özgürlüklerin genişlemesi olarak yorumlamakta; kazanılan siyasi seçimlerden ve kamuoyu araştırmalarından alınan cesaretle, demokrasinin ruhuna tamamen aykırı bir kavrama; toplum mühendisliğine kalkışmaktadır. Bilhassa medyanın etkin kullanımıyla Tek Adam (Erdoğan) kültü, bir Erdoğanizm ideolojisi üretmeyi mümkün kılmaktadır. Bu noktada, Erdoğan’ın söyleminde kesintisiz bir biçimde görülen “dahili ve harici bedhahlar” vurgusundan, üst perdeden konuşmayı beraberinde getiren bir “Milletin Babası” imajına; felaketler içinde bir ülkenin kurtarıcısı olduğunu hatırlatmaktan, toplumu sürekli gözleyen bir Küçük-Tanrı tavrına kadar Erdoğan’ın ortaya koyduğu profil, 1930’ların Türkiye’sini yöneten Atatürk’le pek çok bakımdan benzeşmektedir. Erdoğan’ın içki masalarında yönetilen bir ülke diye tasvir ettiği bu döneme ve Atatürk’e bakışı, bir tür “politik Oidipus kompleksi” ile açıklanmaya muhtaçtır. Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın “Sayın Başbakan bizim için adeta ikinci bir Mustafa Kemal Atatürk’tür” derken, Prof. Dr. Ümit Özdağ yaşamakta olduğumuz bu son birkaç yılı “İkinci Tek Parti Dönemi” adıyla kitaplaştırırken, aslında dolaylı olarak bu bağlantıyı kurmaktadırlar.

Bu minvalde daha derinlemesine düşünmek adına Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu’nun “Türkiye’de ‘Kemalizm’ dediğimiz proje yıllarca insanlara nasıl yaşayacaklarını, nasıl giyineceklerini, hangi müziği dinleyeceklerin yukarıdan söyledi. Bugün Başbakan’ın yaptığı ise yine bu değil mi? Bu direniş Başbakan’ın da içselleştirdiği ve yaşamları yukarıdan biçimlendirmeye dair olan Kemalist sosyal mühendislik projesine karşı bir kalkışma haline gelebilir mi?” diye sorular üreten değerlendirmesinin izi sürülmelidir.

11 yıllık iktidarına rağmen Erdoğan’a ilk toplumsal tepkinin ne zaman verildiği de önemli. Başbakan’ın başbakanlıkla yetinmeyip İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı yapmaktan, televizyon dizilerinden heykellere, tiyatrolara varıncaya dek sanat eleştirmenliği yapmasına, insanların cinsel yaşamından giyim-kuşam tercihlerine, neyin içileceğinden hangi kitapların okunacağına dek her konuda herkesten rol çalmakta hiçbir beis görmediği bir dönemde… Erdoğan’ın gazabına uğramış bir spiker olan Banu Güven “Demokrasi oy çokluğuyla iktidara gelip istediğin her haltı yemek değildir. Özellikle de yüzde 10 seçim barajlı seçimlerde oy çokluğuyla iktidara gelmekten ibaret hiç değildir Sayın Başbakan. Bir memlekette nereye ne inşa edilecek, nasıl yapılacak, kaç çocuk doğurulacak, milli içecek olarak ne bellenecek, dizi senaryoları nasıl olacak, medya haberini nasıl yazacak gibi konularda tek belirleyici olduğunuzda bunun adı totaliterlik olur” demekte haksız mıdır?

Bir şafak vakti ülkenin en pasifist protestocu grubuna uykudayken vahşice saldırılıp, halkın o zulme karşı sokaklara dökülmesini sağlayacaksınız; sonra şiddet içermeyen sokak eylemlerine katılan yüz binlere daha da vahşice saldıracak, zulmedeceksiniz. Bununla da yetinmeyip, tüm şehirlerde yollara dökülen milyonlarca insana “üç beş tane çapulcu”, “terörist”, “provokatör”, “marjinal” diyerek hakaret edeceksiniz; sokağa dökülmeyen, sadece tencere çalanlara “tencere tava hepsi hava” diyerek aşağılamalarınızın sathini genişletecek; zaten muazzam bir polis terörüne maruz kalan halkı iyice çıldırtacaksınız ve sonra da “Ben çevrecinin daniskasıyım”, “Benim çevreci kardeşlerim” falan diyeceksiniz. Kusura bakılmasın, bu ikili tavır bana bir filminde mafya babası rolündeki Sadri Alışık’ın durup durup söylediği “o. çocuğu canım evladım” sözünü hatırlatmaktan başka bir şey ifade etmiyor.

Bugün halkın yarısını, diğer yarısıyla tehdit eden başbakan, toplumu aklın yıkımına doğru sürüklemektedir. Protestoların asıl sebebi Erdoğan’ın kibirli tavrıyken, yangına benzin dökercesine söylenen “İstesek bir milyon insanı sokağa dökerdik” (Tayyip Erdoğan) “İstesek interneti keserdik” (Bülent Arınç) “İstesek bir kaşık suda boğarız” (Melih Gökçek) sözleri de cabası…

Bütün bunlardan sonra Erdoğan için hâlâ kendisine biat etmeyen herkes suçlu: Faiz lobisi, yani kapitalistler, antikapitalistler, İslamcılar, komünistler, liberaller, öğrenciler, Kemalistler, çevreciler, Kürtler, demokratlar, alkol kullananlar, işsizler, sosyalistler, ev kadınları… El insaf. Dindar nesil, artık kindarlığı ve Gezi direnişçilerine iftira atmayı bırakıp “Şüphesiz Allah kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez” diye buyuran ayete (Nisa, 36) baksın. Sonra da Erdoğan’ın konuşmalarına… Ve sonra Nâzım Hikmet’in yukarıda paylaştığım mısralarına.
Takdir yüce milletindir.

BİR CEVAP BIRAK

fourteen − three =