Bir otobüste dört kişi

Haldun Taner’in “Bir Motörde Dört Kişi” başlıklı meşhur öyküsünü bilirsiniz. Üstad, İstanbul’un insan tiplerini birkaç paragrafta harikulâde bir güçle ortaya koyar. Ben de bu yazıda, bir süre önce yaşadığım bir olaydan mülhem, “bir otobüste dört kişi”yi anlatmak istiyorum…

***

Bir Ekim günü. İstanbul’un merkezî yerlerinden birinin, bir paşamızın adını taşıyan en bilindik caddesi. İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü etkinlikleri nedeniyle tüm şehir birbirine girmiş. Felç olan trafik yüzünden işine giden, işinden dönen, işine gitmekten vazgeçen binlerce insan yollarda… Öğle saatleri olmasına rağmen, 09.05’te başlayan merasimlerin yol açtığı tıkanıklık sürüyor. Bir otobüsteyiz. Tek cümleyle, ortalık Nuh’un gemisi misâli…

Yanımdaki adam, ilerlemeyen otobüsten inmeye karar verince, telaş içinde bir kadın yanındakilere vücut çalımları atarak yanıma oturmayı başarıyor. Kendi kendine söylenmesi, bir süre sonra sohbet arayışına dönüşüyor. “Mahvettiler bu ülkeyi!” diye giriyor söze. Havada kalmasın diye, “Yaa, sormayın” gibisinden bir cevaba mecbur kalıyorum. Sonra, “Sadece bu yolları değil ki, Meclis’i, üniversiteleri, ticareti, ekonomiyi…” diye devam ediyor ellilerindeki kadın. “Bugün İstanbul’un işgalden kurtuluşunun yıldönümü kutlanıyor. Bu anormallik ondan sebep” diyor ve ekliyorum: “Böyle kutlamalardan da bizi birileri kurtarsa ya!” Kadın tebessüm ediyor. “Ben de oradan geliyorum. Dolmabahçe’deydik. İçeri almadılar… Neymiş, izinsiz bildiri okuyamazmışız. Atatürk’ün Sarayına (!) ‘bunlar’dan izin alarak girecekmişiz…” diye asabi bir tonla açıklıyor kızgınlığını. “Sadece 25 kişiydik. Yüz yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ geldi, bizimkiler kalkıp gelemiyor. Bilir misiniz Muazzez Hanımı?” Bilirim elbet. Başımı sallıyor ve “Sizinkiler?” diyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin ilçe teşkilatını kastettiğini açıklıyor ve Ergenekon Davası ile nasıl itibarsızlaştırıldıklarını, Türkan Hocasız nasıl eksik kaldıklarını anlatıyor yeşil gözleriyle gözümün için içine bakarken. Umudunu tazeleyecek bir çift söz duymak istiyor belli ki. O esnada, başka sesler, Sevgi Hanımın –ismi buymuş- sesine karışıyor. Ben ise iddianâmelerde sözü edilen şeyleri düşünüyorum. ÇYDD’nin yetiştirdiği kız çocuklarıyla, yeni yetme teğmenlerin, tesadüf kisvesine büründürülerek nasıl tanıştırılıp, kaynaştırılacaklarına dair yapılan planlar, programlar ve takvim çizelgeleri gibi bir yığın şey üzerine yapılan televizyon tartışmaları, gazeteci kapışmaları… Sonra santim santim ilerleyen otobüsteki insanlara çeviriyor sözü Sevgi Hanım. Başını yemeniyle, yaşmakla, türbanla kapatmış kadınlara ilişkin birşeyler söylüyor. Beni, saç tıraşımla, topsakalımla, kot pantalonumla ve umarsızca açtığı sohbet nedeniyle elimde kalakalmış bir İngilizce kitapla, “kendisiyle hemhâl olabilecek” biri olarak görüp, kendisiyle “aynı cepheden” biri olarak değerlendirdiği gibi, bahsettiğim “Pazar dönüşündeki” kadınları da aynı kolaylıkla “ötekiler” yapıveriyor. Renk vermemeyi yeğliyorum ne olduğuma ya da ne olmadığıma dair. Ancak gerçekten büyük bir dikkatle dinliyorum kendisini. O kadar dolmuş ki, “Sen de olmasan içimi kime dökerdim?” diye çay bardağına teşekkür eden demlik gibi, “Ah siz gençler, aman Atatürk bu ülkeyi size emanet etti, unutmayın…” gibi birşeyler demeye çalışıyor. Neden sonra trafikteki tıkanıklığın müsebbibini gösteriyor; yüzüyle yol kenarına park etmiş olan yabancı marka otomobilleri işaret ediyor: “Her taraf emperyalist doldu beş-on yılda…Her taraf!” En ilgimi çeken işte bu tespit oluyor Sevgi Hanımın sözlerinde.

Nedenini, nasılını soruyorum. Dili döndüğünce izah etmeye koyuluyor. Kendime biraz da kızıyorum, laboratuvar çalışması yapar gibi, bu mutsuz kadını dinleyip, bir bilimadamı soğukluğuyla sözlerini, gözlerini, sinirden duracağı yeri bilmeyen ellerini dikkatle incelediğim için. Emperyalizmin, iktidar partisi aracılığıyla ülkeyi ele geçirdiğini anlattıktan sonra, birdenbire benden kendisinin ne iş yapıyor olabileceğini tahmin etmemi istiyor. Deneyi yapan iken, deneye tâbi tutulan durumunda kalıveriyorum. Klâsik şeyler söylüyorum: Subay kızı? Öğretmen? Avukat?… Gülümsüyor nihayet. “Hiçbiri değil!” diyor ve ekliyor, “Ben XYZ Bankası’ndan emekliyim.” Yanıltmışlığın hazzı, yüz ifademle pekişince Sevgi Hanımı tatlı bir gülüş sarıyor. Bir anlığına da olsa, trafiği, emperyalizmi, başını örterek ülkeyi gerenleri, tıklım tıkış otobüsün mırıltılarını, gazeteci Can Ataklı’nın söz vermesine rağmen katılmadığı Dolmabahçe basın bildirisini, hepsini unutup ânın tadını çıkarıyor. Tam, muhabbet bağına gireyim de anlayalım hem antiemperyalist olup, hem de emperyalist sermayenin kalelerinden birinde, bizi bölmek isteyen düşmana hizmet etmenin nasıl bir aşk ve nefret ilişkisi olduğunu diyecekken, hemen önümüzdeki koltuklarda oturan çifti işaret ediyor. “Görün işte, bize Allahsız derler, kendileri uluorta her haltı yerler…” gibi bir şey fısıldıyor.

Hakikaten, türbanlı genç bir kız, yirmilerinde olduğunu tahmin ettiğim bir erkekle, diz dize olmakla yetinmeyen, yaklaşık yüz elli kişinin gerilimden volkanik bir dağ gibi kasıldığı bir ortamda, birbirlerinin hormonlarını gıdıklayan yakın temaslar kuruyor. Kemalist değerlerle, bir Kemalistin hangi mesleklerde çalışmaması gerektiği üzerine düşünceler buharlaşırken, İslâmî değerlerle, bir Müslümanın karşı cinsle toplumsal alanlarda neler yapamayacağı üzerine düşünceler hâsıl oluveriyor.

***

Aklıma ister istemez, Deleuze ve Guattari’nin analizlerinden yola çıkarak Türk modernleşmesine dâhil olan tüm kesimlerin ‘şizoid’ ve ‘paranoid’ olmak üzere ikili bir krize girdiğini anlatan muhteşem makalesiyle Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay geliyor. Şizoid durum, kendi “yerel değerlerini” aşıp küreselleşen dünyadaki “evrensel”e yönelme adına kimliğinde bölünme yaşamayı anlatıyor. Bu durum, kendini dindar addeden kızın, bir sevgilisinin olmasını ve bir otobüs dolusu insanın içinde hiçbir tedirginlik duymaksızın sevgisini dışavurmasını ya da bir antiemperyalistin, emperyalizmin sembolü olan bir banka için çalışmasını meşrulaştıran süreçlerin ürünü. Paranoid durum ise, prensiplerdeki esneme ve hatta değişmenin getirdiği; “evrensel”in kendi “yerel değerlerini” güçlü dışsal etkisiyle dejenere etmesinden, onu dönüştürmesinden, kendine yabancılaştırmasından korkarak, kendini “kendi gibi kalmaya” zorlamasının yarattığı gerilimin ürünü. Yani, “Uluorta sevişirim ama başımı açmam!” ya da “Emperyalistlerden ekmek yedim ama kahrolsun emperyalizm!”
Türk insanının, yaşam pratiklerindeki birçok şey, küresel bir kabul görme gayretiyle, kendinden asla taviz vermeme iddiası arasında işte böyle salınıyor adeta…

***

Kendimi de sayınca, bu olaydaki dördüncü çelişik karakter, kaostan çekinmeyip sırf ucuza gezintiye çıkmak için kilometrelerce yol aşıp, iki limon alarak evine dönmekte olan “mutsuz ev kadınları” tipi. Bir buçuk saatte beş yüz metre ilerleyemeyen otobüste, elinde poşeti, omzunda çantasıyla dikilmekten bunalan hanımablamız da toplumsal analizini yüksek sesle yapmayı yeğleyenlerden çıkıyor ve “Bu memlekette büyüğe saygı kalmamış anacığım. Baksana, gelinlik kızlar, kazık kadar adamlar… hiçbiri kılını kıpırdatmıyor!” diyor. Normalde bu söze yer bırakacak değilsem de, bu sefer kitaplarla dolu çantamla, ceketimle, ayağa kalktığımda 1.90’ı aşan boyumla ve enimle, sırt sırta yapışmış kalabalığa oturduğumdakinden daha çok rahatsızlık vereceğimi bildiğimden kıpırdamıyorum. Nutuk devam ediyor: “Bu gençlerde hiç saygı yok; vallahi de yok, billahi de yok…” Tam “Hanımefendi, bu gençliği siz yetiştirmediniz mi?” diyecekken, bir diğer hanımefendi tez davranıyor ve temsille anlatımın, sözle anlatımdan daha doğru bir yöntem olduğunu açıklıyor.
Herkesin herşeyi çözebildiği, kimsenin hiçbirşeyi çözemediği bu ülkenin kördüğüm hâlindeki trafiğinde israf ettiğimiz dakikalar benzer diyaloglarla böyle sürüp gidiyor…

NOT: Meraklısı, Ali Yaşar Sarıbay’ın “Postmodern Kapitalizm Olarak Globalizm ve 1980’ler Türk Modernitesi” makalesini, Fuat Keyman’ın derlediği “Liberalizm, Devlet, Hegemonya” başlıklı kitapta (Alfa Yayınları, 2002) bulabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.