Bir Takdir-i İlahi romanı: Mutlu olmamak ısrarındaki roman kahramanları

Fatma Âliye Hanım’ın stoik romanı üzerine

Ünlü Osmanlı tarihçi Ahmed Cevdet Paşa‘nın kerimesi, kızı olan Fatma Âliye Hanım, 17 yaşında bir tazeyken evlendirildiği Faik Bey’den roman okuduğu için az eziyet görmemiştir, ama bütün bunlara o katlanmış, bir yandan hanım hanımcık olmayı elden bırakmayıp, öte yandan, Hande Öğüt‘ün Radikal‘de yazdığınca, feminist olamayan bir kadın yazar kalemiyle romanlar üretmiştir.

Bizce de bugünkü anlamıyla yahut genel olarak feminizmin kavramsal karşılığına uygun bir kadın yazar değildir Fatma Âliye; yaptığı iş ilk kadın romancımız sıfatını alması bir yana, Türk romanına kadın çerçevesinden bir ruh taşımış olmasıdır.
Daha ilk romanında, kadınların ilk aşkına bağlı kaldığını savlayan acımasız erkek yanlısı bir görüşün yıkılmasına neden olmuş olması dahi bir anlamda değer yargılarını sarsan bir ayrıntıdır.

Onun ilk eseri, Muhaderat adlı romanı, bir bakıma, kendi yaşamından sesler taşır; zaten hangi romancının sözü, kendi yaşamından esinti taşımaz ki…
Fatma Âliye Hanım, son yıllarda hatırlanıp kitapları üst üste baskı yapmaya başlamış, Türk edebiyatının Batılı anlamda ilk kadın romancısı olarak bilinir.
Onun, elimizdeki Paraf Yayınları tarafından 2010 yılında baskısı yapılmış Muhaderat’ı daha önce başka yayınevlerince de yayımlamıştı. Ama kitabı bu orjinal başlığıyla değil, romandaki acıların kadını olan baş kahramanı Fâzıla‘nın adıyla yayınlamayı o yayıncılar daha pazarlamacı bir yol olarak benimsemişlerdi.
Oysa, her ne kadar roman Selman Kılıç tarafından günümüz Türkçesine – Ben, Türkçeye çevrildi diyemiyorum, birçok yerde eski Türkçe’den günümüz Türkçesine çevrildi diye yazılıp çiziliyor, ama bana uygun gelmiyor…– uyarlandıysa da Paraf Yayınları’nın yayın yönetmeni, editör Burak Fazıl Çabuk‘un metnin aslına bağlı kalmak çabası, en azından başlığa el atılmayarak kendini göstermektedir.

O nedenle, okurun karşılaşacağı Fâzıla adlı başka bir roman yoktur; o, 1891’de yazılmış, Bir Hanım elinden çıkmış ilk roman, Muhaderat’tır.

¨Bir Hanım¨ mahlasını, takma ismini, bir süre kendi adını ortaya çıkarmaktan çekindiği için kullanmış olduğu sanılan Fatma Âliye’nin bu romanı, Muhaderat, bize daha ilk satırlarında romandan sekiz yıl sonra yazılacak olan Halid Ziya Uşaklıgil‘in Aşk-ı Memnû adlı büyük eserine yönelik ilk işareti vermektedir.

Burada, bir patavatsızlık, bir yakışıksız lakırdıdan kaçınır, ¨imtin⨠ederim; asla Halid Ziya’nın bu romanının bir intihâl, aşırma eser olduğunu söylemiyorum, ancak muhtemeldir ki çok benzer bir temayı, Fatma Âliye Hanım’ın romanını okumamış olması düşünülemeyecek olan Halid Ziya kendi romanına taşımış, elbette onu Türk edebiyatının bir baş şahaseri yapacak ustalıkta yazmıştır.

Aşk-ı Memnû‘ya kıyasen söylenirse, Fatma Âliye’nin Muhaderat’ı daha naif, hatta yer yer usandırıcı derecede uzatılmış tekrarlardan oluşan, dahası edebiyat dışı donuk kimi cümlelerin insanı okurken yorduğu bir eserdir.

Öyledir de niye övgüyle ele alınır, öyleyse neden dikkati çeker sorusunun karşılığı ise hem Türk romanında bir ilk kadın romancının eseri olmasına verilen önem, hem de Fatma Âliye’nin dünyaya çile çekmeye gelmiş gibi günlerini tüketmek ısrarında olan kahramanının bir prototip olmaklığındaki eşi bulunmaz örnek değeridir.
Zira kısa süre sonra Aşk-ı Memnû‘nun kötücül kadını Bihter’den erkek okurun aldığı süflî bir hâzla, Türk romanında vamp, femme fatale kadınlar dönemi başlayacak, iyicil ve sabırlı kadın tipi ikinci plana düşecektir. Nitekim, Fatma Âliye, romanına Muhaderat adını vermekle ikinci tip kadını, evcil ve evcimen, sadık ve vefalı, ahlaklı ve namuslu kadın karakterin müjdesini başlıkta verir.

Tarihçi Fatma Tunç Yaşar‘ın Dem dergisinin 3.sayısında çıkan bir makalesinden yararlanarak aktarabiliriz ki zaten Muhaderrat (Burada iki d ile yazıldığına dikkat çekiyoruz! Elimdeki Mustafa N.Özön’ün Osmanlıca Sözlüğü’nde doyurucu karşılığını bulamadığımı da açıklamalıyım…) örtülü ve iffetli kadınlar anlamına gelmektedir. Gerçekten, romanın çilekeş karakteri Fâzıla iffetinden yanına yaklaşılamayan kadınlardandır. Ancak, Fatma Âliye, asla İslam dinine ait dinsel referanslar kullanıp bu iffete bir başka yön vermemiş, Fâzıla’daki iffeti onunla içselleştirip bir ruh hâli olarak ortaya koymuştur. Fâzıla bir anti-Madam Bovary’dir. Romanında dinsel referanslar aranırsa, sadece olayların akışında bir örtülü Takdir-i İlahi vardır, o bulunur; yüce ve evrensel bir hüküm sonunda galip gelecektir.

İstanbul zenginlerinden Sâi Bey’in hanımı iki çocuğunu geride öksüz bırakarak genç yaşında ölür; veremden… Zaten veremsiz bir Türk romanı o dönemde düşünülemez. Fâzıla küçük bir kız çocuğu, kardeşi Şefik ise henüz bebeklik çağındadır. Bu ayrıntıyla Aşk-ı Memnû’nun anneleri erken yaşta ölmüş talihsiz Nihâl’i ve Bülent’ini karşımızda buluruz.
Tıpkı ikincisinin Adnan Beyi gibi Sâi Bey de güzel, genç, hoppa ve kötücül yürekli bir genç hanımla evlenir. Calibe adındaki bu hanım da zenginliği eksilmekte olan bir aileden gelmekte, tıpkı Bihter gibi özlediği şatafatlı yaşamın tutkusuyla önüne geleni ezip geçmek kararındadır. Önündeki engeller arasında gördüğü, haremine girip hanımı olduğu köşkün halayıklarını, cariyelerini kırıp geçirmekle kalmaz, ardından sıra masum Fâzıla ile Şefik’e gelir. Fâzıla gün günden serpilip büyüyerek güzelleşirken, kardeşine hem ablalık hem annelik yapar; iki kardeşin birbirine sokuluşları herhangi bir Kemalettin Tuğçu romanındaki gözyaşlarıyla sonlanan sayfalara konulsa yeridir.
Sâi Bey, genç ve çapkın hanımının peşinde kul köledir, onun her dediğine inanır. ¨ Annenin sağlığında babanın bir gözü kör, anne ölünce ikisi de ¨ deyişini haklı çıkaracak biçimde hareket eden Sâi Bey, köşkündeki mutluluğu bozulmasın diye Fâzıla’yı erkenden evlendirmek ister; tıpkı Ahmed Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Âliye’yi istemeden verdiği kocası Faik Bey gibi, bir Remzi Bey de ortaya çıkar.

Fâzıla aslında çocukluktan beri tanıdığı bitişik konağın delikanlısı Mukaddem’e tutkundur, aşk nedir bilmeden birbirlerine gönül vermişlerdir. Mukaddem’in annesi de, bu komşu hânedeki öksüz çocukların ölmüş annelerine verdiği söz üzerine onlara zaten kol kanat germektedir, uzaktan, eli erdiğince…

Muhtemel bir Mukaddem-Fâzıla evliliği beklenirken, Calibe’nin bir ayak oyunuyla işin gidişatı değişmiş, Fâzıla kendisini Remzi’nin hoyrat zifaf yatağında bulmuştur.
Ama Fâzıla sabırlıdır, iffetlidir, namusu üzerine titrer, evine girdiği ailenin şerefine söz getirmez, boynunu eğer oturur.

Mukaddem’i aklından bütün bütün silmiştir, artık madem ki kocam budur, ona âşık olmalıyım diye kendisini aşka şartlandırmıştır. Artık gözü Remzi’den başkasını görmeyecek kadar bir aşk memuru’dur. Lakin Remzi, edeceğini eder, kısa sürede ipliğini pazara çıkarıp hovardalığa başlar, bir süre sonra babadan kalma sermayeyi de kediye yükler. Tuttuğu metresine bir ev alıp ona nikâh kıymak isterken bu kadar rezalete katlanamayan Fâzıla, babaevine de dönemeceyeğinden, intihara niyetlenir. O sırada askerî okula verilmiş olan kardeşi Şefik’e bir mektup yazıp veda eder, kendisini denize atacaktır, ama son dakikada buna hakkı olmadığını, Allah’ın verdiği canı yine onun alacağını hatırlamakla bundan vaz geçer; ama artık evini beş parasız terk etmiş bir kaçaktır. Birkaç maceradan sonra, kendisini Fatih’teki köle pazarında cariye satıcılarına teslim eder; koşulludur ama, gireceği evin erkeklerinden herhangi birisine dahi odalık, yani cinsel hizmet veren cariye olmayacak, sadece ev ve çocuk bakımını üstlenecektir.

Böylece iffetine zarar gelmesin ister. Onun öldüğüne hükmedildiğinden, aslında artık hür sayılır, dilerse Mukaddem’i bulup evlenebilir, mutlu olabilir; ama Fâzıla buna hakkı olmadığına inanır, kabullenir. Mukaddem ise artık bir canlı cenazeye dönmüş, yemeden içmeden kesilmiş, aşkından Mecnun olmuştur. Fatma Âliye bizi birden âdeta Leyla ile Mecnun destan-masalına götürür, mecnun Mukaddem o varlık içersinde gözü Fâzıla’dan başkasını görmediğinden ne yapılsa çaresiz kalınacak ve kısa sürede vereme yakalanacaktır. Yine verem karşımızdadır…

Annesi, Mukaddem’i İstanbul’dan uzaklaştırmak üzere yanına bir refakatçı Fransız doktoru memur ederek, ikisini birden Beyrut’a gönderir. Orada tedavisine uğraşılacaktır, ama gel gelelim Mukaddem bir an evvel ölmek, öteki dünyada sevgilisini, Fâzıla’yı bulmak istemekte, tedaviye ayak diremektedir.
Öte yandan, talih, Fâzıla’nın Beyrutlu bir zengin aileye çocuk bakıcısı halayık olarak satılmasına kapı açar. Zengin bir evin tek kızı, zengin bir kocanın karısı Fâzıla, Peyker takma adını kuşanarak, tüm kimliğini gizleyerek, tıpkı geçmişinden kaçan Victor Hugo’nun Sefilleri’ndeki Jean Valjean gibi kimliksiz, mazisiz yaşamaya başlar. Ne var ki aldığı iyi eğitim, Fransızca konuşması, piyano çalması, İstanbul’a ait saray ve konak görgüsü, kendisini ne kadar saklasa da kısa sürede Fâzıla’yı halayıktan öte bir konuma taşıyacaktır. Köle olduğu evin Enise adlı yine 17 yaşındaki kızına bakarken, kızın adını ve kim olduğunu dahi bilmediği bir genç adama fayton sefasında rast gelip ona âşık olduğunu öğrenir, sonra bu iffetli hanımla Enis’e aşk uğruna beraberce o erkeği aramaya çıkar.

Bulurlar!

Bulunan erkek Mukaddem’dir, Fâzıla’nın beşik kertmesi…

Tahmin edilebilecek gelişmelerden sonra, tam Fâzıla kendisine ödenen 150 Osmanlı altın bedeli iadeye hazır Mukaddem’le evlenip rahat edecekken, buna olmazlanır. Zira iffetli Fâzıla’ya göre, sonra herkes onun sırf Mukaddem’le evlenmek için Remzi Bey’i terk ettiği, intihar yalanını ortaya attığını düşünecektir. Bu kadar ahlaksızlığı ve lekeyi kaldıramayacağını gören Fâzıla, kocasına aşk memuru kesilip unuttuğu ilk aşkını, yani Mukaddem’i, gönlü istemeye istemeye Enise’yle evlenmesi için zorlar. Böylece hem aralarındaki sır kalmış olacak, hem de Mukaddem artık cinsel bir istek duymadığı, sadece ilahî bir aşkla sevdiği Fâzıla’ya yakın düşecek, Enise’nin baba evine içgüveyi girecektir. Plan tıkır tıkır işlerken, Enise’nin abisi olan Avrupa’da ticaretle meşgul Şebib Bey çıkagelir, bir zaman sonra Fâzıla’nın üstün meziyetlerini görünce, aslında bekârlık yemini vermiş olup tümden kadınlara karşı olan Şebib, Fâzıla’ya aşkını ilan eder.

Remzi Bey, henüz kocası olduğundan, hasılı bir boşanma kararı elinde bulunmadığından, Peyker adıyla dahi olsa evlenmeyi ahlakına ters bulmuş Fâzıla’dan Şebib red cevabı alır. Fâzıla, yine anti-hedonist, hayattan zevk almaya direnen kimliğiyle acıya batar çıkar, Şebib’i red eder…

Lakin, talih ve kader, hasılı Takdir-i İlahî iffetlilerden yanadır: İstanbul gazetelerinden birisi, Remzi adlı bir hovardanın, metresine dadanmış bir serseri elinde bıçaklanarak öldüğü haberini havadis eder.

Yaşasın! Okura sevinmek sırası gelmiştir…

Fâzıla, artık, ilahi kudretin kendisine ¨Bu kadar çektiğin çile yeter, artık senin de yüzün gülsün¨ iznini verdiği düşüncesindedir, kimliğini ortaya koyup faş eder, Şebib’le evlenir.

O sırada kötü üvey anne Calibe ise yaşlı Sâi Bey’i aldatmaktadır, dost tuttuğu erkek tarafından birgün sakat kalacak derecede dayağa maruz kalır ve durum ortaya böylece çıkar. Sâi Bey onu hemen boşar, sokaklara düşen Calibe etme bulma dünyasında cezasını çekecektir.

Romanın bitişinde, herkesi iffetli bir yaşama davet eden Fâzıla, kardeşi Şefik’i Mukaddem’in bacanağı yapmak üzere, Enise’nin küçük kız kardeşiyle evlendirmek hazırlığı ve niyetlerinde olduğunu aklından geçirir, ama uzayıp sakızlaşmasın diye Fatma Âliye romanını burada keser.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine denilen karı kocalı, kötü adamlı ve kadınlı masallardan birisi sonlanır.

Hikâye ve kıssa böyle, bize düşen hisse şudur: Fâzıla, Türk romanında eşi menendi kolayca bulunamayacak aşırılıkta bir Stoik karakterdir. Acılara kayıtsız kalmakla ruhunu yüksek seviyeye taşıyan Stoik karakterler, elbette Fâzıla’dan ibaret değildir, ama o hem bir prototip-öncül karakter, hem de aşırı-uç bir karakterdir. Reşat Nuri Güntekin‘in Çalıkuşu‘ndaki Feride de aslında bir stoiktir, acıyı sevincinden öne çıkartan bir karakterdir; daha nicelerini burada saymak olanaklı…

Stoisizmin ünlü antik dönem Epictetus’unu burada anmak gerekiyor: Okur yazar, entelektüel, şair, müzisyen ve sanat adamı ama köle, hem de cahil bir toprak sahibinin elinde köle olan Epictetus’un acı içinde kıvranıp bacağını kıran sahibine sadece, ¨Dikkat edin, bacağımı kırıyorsunuz¨ diyecek kadar acıya tahammüllü olması nasıl aşırı bir uç davranış ise Fâzıla’nınkinde ondan eksik kalır yan yoktur.

Sadece bu ayrıntıları görmek ve Türk romanındaki gelişmenin kaynağına bakmak açısından dahi okunması kaçınılmaz olan Muhaderat, bu anlamıyla büyük değer ve anlam taşıyor.

Nedir, yine de kitabın baskısına ait hazırlıksızlıktan olacak şeyler, aceleye gelmiş matbaa işleri, hatalar da yok değildir; dikkatli bir gözle okuyan okuru rahatsız edecek seviyede olmasa da, bunların, titizliğiyle tanınan Fazıl Burak Bey’in elindeki bu romanın bundan sonraki baskılarında düzeltilmesini dileriz.
Fatma Âliye’nin roman okumasına kızan ve elinden kitapları alıp yırtan, yakan kocası Faik Bey’e âtıf-gönderme yaptığı satırlar ise dikkate değer, 109-110 ve 111.sayfalarında romancı, tıpkı kalbi kırılmış bütün romancılar gibi kahramanlarından birisini bu kalp kırıklığının kötücül tarafı ilan ederek, karşılaştığı haksızlığın nedeni yapıp, sonra ona verip veriştiriyor.

Bütün romancıların böylece güyâ intikam aldığı bilinir, Fatma Âliye de, kitaplarına zarar veren kocasına o satırlarda bir ders veriyor ki hiç sormayın; alın, okuyun derim…

____________________

* sermuteferrika@gmail.com
Muhaderat, Roman
Fatma Âliye Hanım
Paraf Yayınları
1.Baskı-Bu yayınevinde,
Şubat 2010, İstanbul, 408 sayfa

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.