Bir yaşamı gömmek

Anton Çehov’un Platonov delisi oyununda Platonov şöyle der: “Pırıltılı yıllar dönmemecesine bıraktı gitti beni. Her şeyi gömdüm. Yalnız bedenim gömülü değil.” Her şey çok açık ve basittir: “Yitik bir yaşam. Sonra da ölüm…” İnsanın şu dünyada duyabileceği en ezici duygu bu olmalı, bu tükenmişlik duygusu olmalı. Kişi bu sözleri yalnız dudaklarıyla değil de yüreğiyle söylüyorsa gerçekten çok yazık. Bizler zaman zaman yaşamı kötü kullandığımız hatta boşa harcadığımız duygusuna düşeriz. Bu bazen gerçeği karşılamaz. Anlık duygulanımlar çokça iz bırakmadan geçip giderler. Daha güzel şeyler yapabilseydik duygusunu hangimiz yaşamıyoruz ki. Koca bir yaşamı yitirdik duygusu bir gerçeği karşılıyorsa durum kötüdür, çünkü hepimiz geriye sarmayan ya da dönüşü olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Biraz önce ikiyi yirmi geçen saat bir de bakıyorsunuz dört buçuk oluvermiş. Siz daha akşama hazırlanmadan aceleci televizyoncular sizin dizinizi oynatmaya başlamışlar bile.

Zamanı yiyen şey bizim dağılmışlıklarımızdır. Dış dünya var gücüyle kendine çekmeye çalışır bizi. Hele benim gibi bazı konularda aşırı dikkatliyseniz işiniz zordur. Ekmek eve yapılacaksa, sabah kahvaltısı özenle hazırlanacaksa, çarşı işleri öncelikle bitirilmesi gereken işlerse, kıyma dışarıdan alınmayıp makinede çekilecekse işiniz zordur. Bir çalışma belli bir zamanda yapılıp bitirilecekse, mutfakta bulaşık biriktirilmeyecekse, çamaşıra kalkmak için her şeyin kirlenmesi beklenmeyecekse, bugün yemek yok peynir ekmekle yetinelim formülü bir alışkanlık durumuna getirilmeyecekse işiniz zordur. Ben nereden kurtarıyorum? Evin dışında yaygın bir yaşamım olmamasından kurtarıyorum. Bugün sizde yarın bizde rahatlığıyla yaşamak benim öteden beri beceremediğim ya da sevmediğim şeydir. Zamanı kullanmak konusunda böyle bir rahatlığım ya da özenim var benim. İnsanların büyük bir bölümü vakitlerini çok kolay harcarken vakitsizlikten yakınırlar. Bir takım tasarıları vardır, ama onları gerçekleştirme olanağı bulamamışlardır, çünkü vakit akıp gitmiştir. Zaman gözümüzün içine baka baka geçer, biz öyle durur kalırız, günler günlere aylar aylara yıllar yıllara eklenir. Gene de bizi namerdin eline baktırmayacak bir işimiz varsa, sabah işe gidip akşam eve dönüyorsak ne güzel ne hoş. O da yoksa yanmışızdır. Bir gün biz de Platonov gibi uyanırız ama bu uyanıklığın hiçbir yararı yoktur.

Oyunun bir yerinde Saşa Platonov’a sorar: “Kendini bağışlayabilir misin?” Platonov’un yanıtı pek ilginçtir: “Yavrum bu felsefi bir bilmecedir.” Çözülmesi güç bir sorun yani. Gerçekte bu herkesin kendi bilmecesidir. Kimse bu bilmeceyi çözmek istemez. Tutunacağımız kolay dallar, yürüyeceğimiz kolay yollar, alacağımız kolay sonuçlar vardır. Bunlar bir değerin peşinde alın teri dökmekten daha hoş gelir çok zaman bize. Bazen ben bu kadardım ve daha çoğunu da kendimden beklemedim rahatlığını yaşarız. Bunu gerçek bir rahatlık olarak yaşayabilir miyiz gerçekte yoksa bu düz bir gösteri midir? Gösteri mi, kime karşı? Kendimize karşı ya da başkalarına karşı, ne fark eder. Anneler yapamadıklarını çocukları yapsın isterler. Hele babalar bütün başarısızlıklarını çocuklarının başarılarıyla örtmeye hazırdırlar. Yaşamı yokuşa sürmek de çıkar yol değildir: iş gelir, herhangi bir üniversiteden bir diploma almaya ve eşin dostun yardımıyla iyi bir iş bulmaya dayanır.

Sıradan insan yetiştirmek konusunda yemin etmiş gibi duran toplum olanla ya da azla yetinmeyi bir alışkanlık durumuna getirmiştir. Kentler gündelik yaşama uyanırlar. Her yanda çok önemli işler yapılıyormuş gibi bir koşu vardır. Felsefe eğitimcileri bile felsefeden nefret ederken çağdaş yaşamın sınırlarından girip öteye geçmiş olduklarını sanan ve kendilerini aydın diye nitelendiren insanlar hiçbir şeyi doğru dürüst çalamayan orkestraları avuçları patlayana kadar alkışlarlar. Bu yetkinliği kendilerinden menkul insanlar pırıl pırıl galerilerde sıradan resimleri hayranlıkla incelerler, sıradan şairlerden büyük şairler yaratırlar, yaşam altlarından kaymaya başladığı zaman da sayım suyum yok diye ya da çanak çömlek patladı diye bağırmaya başlarlar. Bununla birlikte toplumsal yaşamın genel görünümünden hiç de hoşnut değildirler. Bu düzenin böyle olmasında benim payım ne kadardır diye düşünmek ve hiç değilse kendilerinden özür dilemek gibi bir inceliği de gösteremezler. Bu düzeni bu duruma getiren her zaman başkalarıdır, değil mi efendim?

Bir bayağılık cehenneminden sözeder Platonov. Kendisi de bu bayağılık cehenneminin içindedir. O da bilir bir takım gösterilerin, el kol sallayışların, anlamlı anlamlı gülmelerin bir şeye yetmeyeceğini. Elinden bir şey gelmez.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − two =