Bir yaz akşamı

Burnumuzu sızlatan, ciğerlerimize dolan tertemiz, pırıl pırıl, masmavi deniz kokusuyla dolmuş içimiz.

Masamızın üstünde buz gibi iki kadehte rakılar, içinde parça kırık buzlar. Az koyalım suyu, bozmayalım rakının fıçıdaki rahiyasını. Yanında dışı buz içi buz bardaklarda çeşmelerden doldurulmuş kaynak suları duruyor. Hemen yan tarafında beyaz porselen tabaklarda nazlı nazlı dizilmiş lakerdalar, karidesler dizilmiş.
Rengini tabağa veren kavunlar, bembeyaz peynirler. Bir tarafta Koca bir kasenin içinde bize capcanlı renkleriyle hınzır hınzır bakan papaz erikleri göz kırpıyor. Denizden yeni çıkmış allah ne verdiyse balıklar, mangalın üstünde kokuları karşı sahile bile davetkar olmuş.

Bizim üstümüzde bembeyaz ketenlerden geniş bodrum gömlekleri, içimizde artık hiç çıkarmadığımız mayolarımız var.

Benim başımda bant yapıp bağladığım turkuaz rengi bir köy yemenisi. Yerin adı gümüşlük.

Denizin üstü yavaş yavaş gümüşi rengi almış akşam 8’e doğru. Henüz biraz ilerdeki evin çivit mavi pencerelerinden gelen, ahengi dilimize düşmüş eski bir şarkı. Senin elinde yemyeşil bir limon sepeti, balık tuttuğun oltan öbür elinde. Ayaklarımızın suya değdiği mesafede tahta sandalyelerimiz durmakta.

Ayakları oynayan tahta masanın üstünde, domates salatasının yanında bir de benim günlüğüm masadan düşmek üzere.

Yarım bırakılmış cümleler ile yeni başlamış anlar var orada karmakarışık.

Hadi! diye sesleniyorum ben, hadi ama acıktım artık.

Gülen gözlerinle yüzünde denizin tuzu var halen senin. Gelip öpüyorum seni uzun uzun, tuzlar artık dilimde. Hadi ama diyorum, hem cilveli hem de davetkar. Oturuyoruz seninle masamıza. Sen sessizsin önceleri, yorgun ama dingin bir taraftan. Güneş ve deniz yormuş seni. Sonra diline takılan şarkıyı söylüyorsun ikimiz için, artık içinden ne gelirse…Bir kere daha gözlerinde seviyorum ben seni, aşık oluyorum tekrar o anda orada.

Gülüyoruz kenarda çöpleyen bir martıya, ekmek atıyoruz ona da. Konuşup gülüşüyoruz senin sandaldan denize düşmene, benim balıkları elime alamayışıma. Sıradan basit şeylere işte. Bizim için önemli hepsi ama. Hep gülüyoruz zaten o aralar. Kavga ediyoruz bir taraftan akşam sefalarını kim sulayacak diye. Ben kızıyorum sana zaten beni sevmiyorsun ki diyorum. Gerçekten kızdım zannetme ama, naz yapıyorum sana, tekrar söyle istiyorum çünkü sevdiğini. Derin bir of çekiyorsun sen, yarı dertli yarı gülen bir ifadeyle. Delisin sen diyorsun başında güneşten rengi dönmüş şapkanla kafanı iki yana sallayarak. Evet diyorum ben de mahçup mahçup. İçimdeki kız çocuğu oluveriyorum çünkü senin yanında o anda.

An o an işte! Donduruyoruz o sahneyi. Her gün başka sebeplerle gülüp oynaşarak, muzipce tartışarak akşamı ediyoruz ve yeniden dönüyoruz o sahneye.

Sabaha kocaman bir kadınla adam, akşama küçük çocuklara dönüşüyoruz. Ya da neyi hangi anda istiyorsak ona. Ömür dediğimiz şeyin ne olduğunu arayanlara bu kadar diyoruz işte, daha başka yok.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + 19 =