Bir zamanlar bayram çocukları vardı…

“Annemler yine valizlerini toplamaya başladılar, anlaşılan yine tatile gidiyorduk… Düşündüm bu hangi bayramdı acaba; hani bazı bayramlar diğerine göre daha uzun oluyordu ya, o bakımdandı merakım…

Annem ‘ne kadar erken kaçarsak o kadar iyi’ diyordu babama; olur ya birileri  aniden gelir kapımıza dayanırdı da tatilimiz berbat olurdu…

Bazen annemlerin bayram ziyaretlerinden ve gelip gitmelerden kaçtıklarını düşündüğüm de olurdu tatil öncesi bu telaşlar yaşandığında evimizde…

Babaannemse bana kızıp dururdu, siz yeni nesil ne bayram biliyorsunuz ne seyran diye…

Peki bu benim suçum muydu?

Bayramları bana bir tatilmiş gibi benimseten anne ve babamın bunda hiç suçu yok muydu?

Babaannem eski bayramları anlatır dururdu; bayram dendi mi eskiden bunun heyecanı, özellikle çocukları günler öncesinden sararmış…

Kendilerine alınacak bayramlık giysileri düşünürlermiş çocuklar son güne kadar… Giysiler alındığında da baş uçlarında o giysilerle yatarlarmış bayram gününe kadar… Hatta bayramdan önceki gece heyecandan uyku girmezmiş gözlerine; sabah bir an önce yeni giysilerini giymek, büyüklerinin elini öpmek ve bayram harçlıklarını almak için sabırsızlanırlarmış…

Sonra büyük sofralar kurulurmuş bayramlarda… Teyzeler, halalar, büyük anneler, büyük babalar, kuzenler, yeğenler herkes toplanırmış bu sofra başında… Günlerce unutulmayacak bayram sohbetleri yapılırmış; o sohbetin tadı uzun süre unutulmazmış…

Bense akrabalarımı tanımıyordum bile… Annemler akraba ziyaretlerini pek sevmiyorlardı; varsa yoksa iş arkadaşları, ya da kendi kafa dengi olarak buldukları diğer dost ve ahbapları…

Babaannem kızar durur bana; kızım siz saygı nedir, hürmet nedir bilmiyorsunuz diye…  Biz başkaydık der, büyüklerimizi, halalarımızı, teyzelerimizi, amcalarımızı, dayılarımızı sürekli arar, hal hatır sorardık; ziyaretlerine giderdik… Babaanneme göre bizse ölseler umursamazmışız onları…

Büyükanne ve büyükbabayı ise saymıyorum der hep babaannem; onlar zaten ailedenmiş çünkü; anne baba, babaanne ve dede aynı evde yaşarmış eskiden;
 
Şimdi olsaydı annem çıldırırdı her halde; kafayı oynatırdı kesin…

Peki eskiler buna nasıl katlanıyorlardı?!…

Babaanneler, büyükbabalar akşamları torunlarına gerçekten masallar anlatırlarmış; bazen de yarı gerçek yarı uydurma hikayeler eskiye ait. Hele kış geceleri bir yandan soba başında kestane kızartılır bir yandan da sohbet edilirmiş, bu sohbetlerin tadına doyum olmazmış…

Ah babaanneciğim, ben nereden bilebilirdim ki o günlerin güzelliğini, hiç yaşamamıştım ki;

Senin bildiğin ve sevdiğin o tanıdık duygular bana o kadar yabancıydı ki;

Bilmediğim, daha önce hiç deneyimini yaşamadığım şeyleri benden özlememi bekliyordun; bu olamazdı ki…

Yine de susuyordum; Çünkü babaannemin haklı olduğunu biliyordum…

Biz bir şeyleri eksik yaşıyorduk, bunu biliyordum…”

Yukarıda  kurgu olarak yazdığım hikayede kim suçlu, siz okurlarıma soruyorum şimdi…

Eksiklikleri, yoksunlukları hisseden ama onları hiç deneme şansları olmadığı için hayatlarına geçiremeyen gençlik mi burada suçlanması gereken, bu ne kadar adil olur?

Asıl suç, geçmişle gelecek arasında köprü kurmaya çalışmak bir yana, kendi bencillikleri, ilişki tembellikleri yüzünden olan köprüleri de yıkarak çocuklarını dipsiz, sonsuz, bağsız, sevgisiz bir değişimin kucağına bırakan ebeveynlerde değil mi sizce de?

Bu arada sorun burada değişim veya yenliklerin olması da değil aslında, bu doğal bir süreçtir zaten; asıl sorun bu değişim ve yeniliklere geçmişle bağları tamamen kopararak, köprüleri tamamen yıkarak uyum sağlanabileceğini sanarak, çocuklarının da geleceğini mahveden ebeveynlerin bu hatalarında halen diretmeleridir bana göre…

Geçmişten kopuk bir gelecek olabileceği yanılgısında ısrar etmeleridir…

Geçmişimizden öylesine uzaklaşarak kuruyoruz ki bu günlerimizi, o yüzden çok havada ve temelsiz kalıyor bütün ilişkilerimiz, bağlarımız, paylaşımlarımız; tam oturmamış, gelenekselleşmemiş, kurumsallaşmamış; bize aitmiş duygusundan yoksun olduğumuz bir değerler karmaşasında yaşıyoruz…

Bu günümüze bile çok uzağız bu yüzden; bu kadar yalnız, bu kadar yabancıyız kendimiz karşısında bile…

Oysa zamanında köprüleri yıkmak yerine yeni köprüler kurmuş olsaydık eski ile yeni arasında; gidip gelmelerimiz olsaydı dünle bugün arasında; bugün ne geçmişimizden olurduk ne de bugünden yarınlarımızı kaybederdik…

Çocuklarımız bayramları sadece tatil günleri olarak düşünmezdi o zaman… Geçmişte bayram çocuklarının yaşadığı heyecan ve sevinçleri belki aynı şekilde yaşamazlardı ama başka bir biçimde ve yeni anlamlar yükleyerek yaşayabilirlerdi;

Büyükler bunu öğretebilirlerdi; bu heyecanları aktarabilirlerdi çocuklarına…
Bu hayatın aktarılması olurdu aynı zamanda…

O kültürle birlikte geleceğe taşınacak sevginin, paylaşımın, dayanışmanın da aktarımı gerçekleşirdi böylece…

Biz bunları unutarak, onların taşıdığı sevgiyi, paylaşımı, dostluğu da unutmuyor muyuz aslında?

Bunun için bayramlar bu kadar önemli, eski değerler, gelenekler, bağlar, kurumlar bugün de yaşatılmalı; çünkü toplum olarak bu ritüellere, bu heyecanlara ihtiyacımız var; bunların hayatımızdaki karşılığı zaten bu; Yani hayatımızı anlamlandırmak, ona renk katmak;  insan sıcaklığını, insani değerleri insanlığa unutturmamak; çoğaltmak, çoğaltmak ve kalıcı kılmak..

Tabii bu arada bunlardan doğru ve yararlı olanlar yaşatılmalı, sürdürülmeli…

Berdel gibi, başlık parası gibi, kan davası gibi kötü olanlar ise sonsuza kadar unutulmalı… Geleceğe aktarılmamalı…

Bir bayram arifesinde olmamız nedeniyle, tekrar bayramlara dönersek;

Bayramları eskiden olduğu gibi kutlamanın, yani bayram sabahları ailemizin ellerini öpüp kucaklaşmanın, akraba ziyaretlerinde bulunmanın, gelenleri sevgiyle kucaklaşmanın kötü ya da demode bir şey olmadığını, aksine insanlarla ne kadar sık görüşülür, güçlü bağlar içinde bulunulursa o kadar yakın ilişkiler kurulabileceğini ve sosyalleşme ve dolayısıyla insanlaşma sürecinin bu şekilde daha kolay gerçekleşebileceğini çocuklarımıza anlatmamız gerekir…

Hatta bayram gibi özel günlerde bizzat o ritüelleri ve heyecanı yaşatarak bu duyguları onların da hayatlarına geçirebilmelerine  yardımcı olmamız gerekir…

Bunun önemini zamanında anlayabilsek ve yapabilseydik, bugün böyle yalnız, paylaşımsız, tatsız, tuzsuz, kuru bir toplum olmazdık…

Çocuklarımız bayram sevincini bu kadar kuru yaşamazlardı…

‘Ve bir zamanlar Bayram Çocukları vardı’ demezdik geçmişimizi özleyerek…

_______________

*İÜ’de öğretim üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fifteen − four =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.