Bir zamanlar…

bir dostunuza çat kapı yapamayacağınızı düşünüp afalladığınız günler değildi o zamanlar…


Çocuklar bilgisayar oyunları karşısında, ağızlarından salyalar akarak yedikleri abur cuburla, obez olma tehlikesiyle yağ bağlamayıp, gün boyu sokaklarda koşturmaktan tığ gibi ince olduğu zamanlar…


Yakışıklı olmaya çalışan erkekler ile güzel ve seksi olamaya çalışan kadınların, camekanı andıran kahvehanelerin vitrinlerinden, yoldan gelip geçeni izlediği, bilmem ne aromalı kahvelerini yudumladığı değil, sıcak bir sütlü kahvenin veya tavşan kanı demli bir çayın sohbetle içildiği ve bunun pozunun olmadığı zamanlar…


Tiramisunun, cheesecake’in, acı Türk kahvesi yerine espressonun, pepperonili veya vegatable pizzanın, acı salçalı makarna yerine Arabian pastanın, “şu beden var mı?” diye sorduğunuzda, aslında İngilizce hiç bilmeyen tezgahtarların “o sayz (!) kalmadı” cevaplarının, hiper marketlerin, süper marketlerin, supersonic tutkulu aşkların, ve saire ve sairenin olmadığı zamanlar….


Mahallede birisi hastalandığında komşu evlerden çorbalar pişirilip götürüldüğü zamanlar…


Akşamları bozacıların, gündüzleri eskiler alan leğencilerin, naralar atarak sokak sokak gezebildikleri zamanlar…


Akşam yemeklerinin ailece yendiği, önemli günlerde yaşlılara el öpmeye gidildiği, misafirden kaçmak için şehir dışı turlar ayarlanmadığı zamanlar…


Oyuncakların, kitapların, gazete kuponlarıyla biriktirilerek alınmış ansiklopedilerin daha küçük yaştaki komşu çocuklarına verildiği zamanlar…


Her akşam iftar sofralarına davet edilecek misafir yarışına girildiği, evcilik oynar gibi bir akşam orda bir akşam burada birlikte günün bitirildiği, uyuyan çocukların kucakta evlere dönüldüğü zamanlar..


İki kanallı televizyonlarda izlenmek istenen bir film varsa, yalnız izlemeyi tercih etmediğimiz, bir araya gelerek seyre dalıp gerçek hayatmış gibi yorumlar yaptığımız zamanlar…


Akşam ajansının ciddiyetle dinlendiği, uzak diyarlardan gelen haberlere ailevi sorunmuş gibi yaklaşıldığı zamanlar…


Reklamlarda duygu sömürüsü yapılarak ürün satışını arttırma planlarına girilmediği, bayramlarda şeker reklamlarında yaşlı ve yalnız insanların kullanılmadığı, “arabanızın güzelliği ve pahası kadar değer görürsünüz” mesajı verilmediği, karakterin imajla ölçülmediği, markanın yaşamanın standardını belirlemediği zamanlar…


Sahurların insanların aynı amaç için aynı eylemlerde bulundukları fikri ile yabancıları birbirine yaklaştırdığı zamanlar…


Evime gitmek için bindiğim halk otobüsünde, bir genç kızın, aşık olduğu genci, bir kız arkadaşına anlatırken, o gencin ne gözleri gibi fiziksel bir özelliğine, ne kültürüne, ne aklına, ne bilgisine, ne kendisine veya başkalarına yaklaşımına değinmeden, evinden, arabasından, ayakkabısının markasından, evinde bulunan solaryumdan sözederek aşkının büyüklüğünü anlatmaya çalışmadığı zamanlar…


***


Geçen akşam, İstiklal Caddesinde yürürken, Bennetton’ın önünde, büyük bir sanat eserinin (!) olduğu dikkatimi çekti. Yaklaşıp baktığımda, adının “Ekmek Kapısı” olduğunu fark ettiğim sanat eserinin, bazı yerleri sahte ekmeklerle, bazı yerleri gerçek ekmeklerle dolu bir kapı olduğunu gördüm.  Fakirler için bedava ekmek anlamına gelen bir çalışma olarak görünse de ne yalan söyleyeyim yüzümü buruşturmama sebep oldu akşam akşam. Hele bir de ekmekleri inceleyip, gerçek bir ekmeği gördüğünde almaya çalışan insanları görünce biraz daha “dünü ve bugünü” düşünmeye başladım. Kimsenin eksikliği bu kadar kullanılamazdı eskiden, bazı şeyler ulu orta olmaz, hele her şey sanat sayılmazdı. Bugün her anlamda, insan onurunu hiçe sayacak noktaya geldik dediğimde, sanat felsefesi üzerine çalışan bir arkadaşım kibar yollarla geri kafalı olduğumu söylemeye çalışmıştı. Bunu sanat için ya da ses getirmesi için yapan sanat, uçaklardan insanlara ekmek dökerek izdiham yaratan siyaset, marjinalliği, sıra dışılığı ön koşul sanan dünya görüşleri, tüketim toplumunun gelmek zorunda kaldığı bir nokta sanırım. İnsan düşünmeden edemiyor, ilerleme ya da değişim denen şeyin her zaman iyi yönde olmadığını. Nostaljik olmakla, eski kafalı olmakla, fazla duygusal kalarak devrin gerektirdiği akılsal devrimden uzak kalmaya çalışmakla suçlansam da, bazı değerlerin değişmemesi gerektiğine olan inancımı savunmadan duramıyorum.


Bu konu, kendi içinden konu türetilecek kadar derin ve uzun olacak bir konu. “Ekmek kapısı”nın düşündürdüklerine değinmekle yetinecek, günümüz insanlığının muhteşem dönüşümü üzerine fikir yürütmeyi sizlere bırakacağım.


Bakalım “bir zamanlar” deyince siz neler düşünüyorsunuz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here