Birarada yaşamak


“Biz hem kurtların doymasını hem de koyunların sağ kalmasını istiyoruz.” 
                                                                             Tolstoy

Birarada yaşamak, iki arada bir derede yaşamaya tercih edilebilir. Herkesin kendi tercihi doğrultusunda memleketi tektipleştirmeye çalıştığı bir hakim politik kültür karşısında, çeşitlilikten ve çoğulculuktan yana bir tutumun hayati önemi bulunuyor. Toplumları bir renge boyama, tek bir kalıba sokma gayretleri her yerde gerilimi ve kutuplaşmayı artırıyor. Herkesin bize benzediği bir toplum herhalde çok sıkıcı olurdu.

Üniversitelerde yapılan araştırma sonuçlarına baktığınızda, sokağa çıktığınızda görüyorsunuz,  toplumumuz hızla sağa doğru kaymış vaziyette. Solda olduğu varsayılan %20’ye yakın bir kesimin de ne kadar sol değerlere sahip olduğunu bilmiyoruz. Bu durumdan bu ortamı yaratanların da artık hoşnut olmadığı söylenebilir.

Bu akıldışı gidişata son vermek, linç kültürünü utanç konusu haline getirmek için vicdanlara seslenmemiz gerekiyor. Vicdan batı dillerinde olduğu gibi “gewissen, conscious” bilince, zihne indirgenecek bir şey de değil. Sol bu ülkenin vicdanı olmak durumunda. (Her solcu vicdan sahibi, her vicdan sahibi solcu olmasa da) Belki de toplum vicdanını yitirdiği için sol bu denli zayıf kalabiliyor.

Siyasi elitlerimiz varolan sorunlarımızı çözüm getirmek yerine inkar, gerilim ve devekuşu politikalarıyla her sorunu halının altına süpürmeyi tercih edebiliyorlar.

11 Eylülden beri Dünyada ABD’nin yarattığı korku imparatorluğu, güvenlik ve asayiş adına özgürlüklerin ve hukukun askıya alınması esasına dayanıyor ve toplulukları birbirinden kuşkuya düşürmek, tahrik etmek, kışkırtmak için düğmeye basanlar karşında, bizler de ötekileştirmeye, egemenin keyfiliğine karşı, başkasına saygı ve yaşam hakkı temelinde bir tutum belirlememiz gerekiyor. Bunu da kendimizden başkalarına güvenerek, sırtımızı dayayarak, ortak bir yaşam kültürü geliştirerek sağlayabiliriz.

AB’nin çok kimlikli, kültürlü, dinli ve dilli bir yapı hedefine karşın, Belçika’da Hollanda’da yaşanan ırkçı saldırıların boyutu, bu mücadelenin ekseninin genişlemesi ve ortaklaştırılması gerektiğini ortaya koyuyor. Etnik/dini sorunlarını şiddet ve yasakla çözen (erteleyen olabilir) tek bir ülke yok. Sovyet deneyiminin acı sonuçlarını yaşadık.

Küresel BAK’ın ABD’den davet ettiği Irak savaşında ölen askerin annesi savaş karşıtı bir tutum alıp Bush’u eleştirirken, ülkemizde de küçük bir şehit anası grubu dışında, çığlığını yüreğine gömen ve çoğunluğu oluşturan şehit anaları “Yeter artık bu kan dursun, başka ocaklar yanmasın, çocuklarımız ölmesin” diyebiliyor. Bu sesin adı  belli mahfillerce yönlendirilen siyasi holiganların yerini alması gerekiyor. Eşit koşullarda bir arada yaşamayı isteyen bizler, şiddet temelinde hiçbir sorunun çözülemediğini görüyoruz.

Türkiye, önümüzdeki süreçte kulvar değiştirmek istiyorsa, somut adım atacak  bir siyasi iradeye ihtiyac bulunuyor. Çetelerin üstüne gidecek, otoriter laiklik karşısında demokratik bir laikliği tercih ederek gerilimleri ve kutuplaşmaları azaltacak, farklı kimliklerin özgürce yaşamasını sağlayacak, emeğin hakkını savunacak bir siyasi iradeye ihtiyaç var. Teller bir kez koptu mu, istediğiniz kadar düğüm atın, aynı sesi bulmanız mümkün olmuyor. Bugün psikolojik kopuşları önleyecek bu çağrı, bu ülkenin sosyalistlerinden geliyor.

Solun bölücülüğü üzerine yapılan propagandalara karşı, milliyetçilerin, dincilerin liberallerin tarumar ettikleri bu topraklarda biraradalığı savunan bizler, bu yükü tek başımıza kaldıramayacağımızı biliyoruz.

Bu oyunu bozup, toplumu parçalayan siyasetlere geçit vermeyebiliriz. Kardeş kavgasını körükleyenlere fırsat vermeyebiliriz. Kutsiyet atfedilen değerlerin siyasetin mezesi yapılmasını önleyebilir, toplumsal çatışmaların önüne geçebiliriz. Demokratik siyaset zeminini gözümüzün nuru gibi korumak üzere birlikte inşa edebiliriz. Toplumsal tahribatları engelleyebilir, karşılıklı önyargıları giderebilir, provokatörlere pabuç bırakmayabiliriz. Artık herkes bağnazlıkla arasına mesafe koymak durumunda. Ülkemizi sevmemizin tek ölçüsü, insanlığa sunduğumuz katkıdır; başka bir ölçümetre bilmiyorum.

İşimiz kolay değil; TRT’de “barış” sözcüğüne bile tahammül edemeyen müdürlerin olduğu, Diyarbakır halkına karşı “Kadın, çocuk tanımam” diyen bir Başbakanın olduğu, gerilimleri körükleyerek yelkenini şişirebileceğini düşünen, Kuzey Irak’a asker yollanmasını savunan, Mecliste başkalarıyla birarada olmaya bile tahammül edemeyen Baykal gibileri karşısında işimiz zor. (Oğlum, Baykal için,’ solcu mu sağcı mı bilmem, ama çok sıkıcı,’diyor) Baykal, Mevlana’dan yola çıkarak “Ne olursan ol gel” diyor ama aynı Mevlana, “ Önce kendine gel” de diyor. Sen kendinde değilsen, gelenin de gidenin de bir faydası olmuyor.

Barışın, adaletin, eşitliğin dini, milliyeti yok. Fikri gettolaşmalar karşısında bir fikri aşılama ihtiyacı bulunuyor. Çatışma kültürü karşısında bir uzlaşma kültürü geliştirmek gerekiyor. Unutmayalım ki Ermeni kartpostalları sergisine yapılan saldırıdan sonra hiçbir İlimizde serginin açılmasına cesaret edilemedi. Herhalde bir tek bu utanç bile hepimize yeter.“ Ne ekersek, onu biçeriz” ilkesi çiftçilik kadar, siyaset için de geçerli. İyi şeyler ekelim ki, hiç değilse çocuklarımız güzel şeyler biçsin.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

6 + twenty =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.