Biraz küçük ve pek sevilmeyen bir ülke

Bin dokuz yüz doksanların henüz başlarında, İngiltere’nin –hatta dünyanın- en önde gelen okullarından birinin seminer odalarından birinde, bir grup elit lisansüstü öğrencisi birbirleriyle tanışmaktadır. Biri, mezun olduğu okulları ve başarılarını söyleyip İngilizlerle bütünleşmiş o ince küstahlığı ortaya koyarken, bir diğeri ne denli soylu bir aileden gelmekte olduğunu ballandıra ballandıra anlatma gereği duyar. Bir başkası babasının John Major Hükümeti’nde bakan olduğunu belirtme gereği hisseder, vesaire. Esmer, uzun boylu, zayıf ve biraz da çekingen görünümlü öğrenciye sıra geldiğinde, göz hekimliği eğitimi aldığını söylemekle yetinir. Sosyo-ekonomik kökeni konusunda sorulara muhatap olunca Ortadoğulu, hatta Arap aksanıyla kullandığı İngilizce ile şöyle der: “Şey… Benim babamın da Ortadoğu coğrafyasında, biraz küçük ve pek sevilmiyor olsa da, petrol fışkıran bir ülkesi var işte…”

Beşşar Esad, o günlerde 27-28 yaşlarındaydı. Bugün 50’sine yaklaşmış vaziyette. Artık çok daha az çekingen. Artık neredeyse kusursuz bir İngiliz aksanıyla İngilizce ve bir o kadar da iyi düzeyde Fransızca biliyor. Dünyayı yakından takip ettiği muhakkak, ancak dünyanın onu takip etmek istediği de vakıa… Zira aradan geçen zaman içinde, Devlet Başkanı olan babası Hafız Esad öldü ve birçoklarının beklediğinin aksine ceberut huylu kardeşi değil, mülayim görünümlü Beşşar Devlet Başkanı oldu. Ancak iplerin kimin elinde olduğu, bütün 2000’li yıllar boyunca hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadı. PKK ve Hatay üzerindeki hak iddialarından Amik ovasını perişan eden su krizine değin birçok hususta Erdoğan Hükümetleri ile ilişkilerini hızla normalleştiren, hatta normal olamayacak kadar iyi düzeye getiren reformist Başkan Beşşar, bugün tarihin ironik yüzü oluyor ve Türkiye’nin en önemli ulusal güvenlik tehdidini oluşturur hâle gelmiş bulunuyor.

“Avrupa Birliği ile gümrükleri, sınırları kaldırıyoruz, kaldıracağız” derken Suriye ile ilişkileri hat safhaya taşıyan Davutoğlu mahreçli dış politik yönelimin aktörleri, bugün yakın geçmişe bakıp, hiç sevmedikleri birinin sözüne sarılarak “Dün dündür bugün bugündür” demek durumunda kalıyor. Ülkeler arası vizesiz geçişlerin uygulamaya konduğu günlerin üzerinden daha bir iki sene geçmişken, yaşanan küçük ama öncü krizler, izlenen katliamlar, propaganda, kara propaganda, kamyoncu cinayetleri, mülteci sorunu, insani müdahale önerisi, mezhep esaslı ayrımcılık iddiaları, Angelina Jolie’nin ağırlanarak işin magazin kısmının da devreye girmesi yetmezmiş gibi, silahlı muhalif grupları eğitme iddiaları, ambargo, Annan Planı, jet krizi, artan PKK saldırıları, sınır ihlalleri derken, geldiğimiz nokta, besbelli yol ayrımında olunduğunu gösteriyor. Gelişmeler, tüm dış politik kurgusunu Ortadoğu üzerine ve tüm Ortadoğu stratejisini de bölgeye en güvenli çıkış kapısı olarak gördüğü Suriye üzerine kurmuş olan Davutoğlu’nu uykusuz bırakıyor.

Bilhassa ana muhalefet partisi CHP’nin “Sıfır Sorun’dan Sıfır Politika’ya” diyerek özetlediği eleştirilerinin, basının önemli bir kısmı tarafından gördüğü itibarı da dikkate aldığımızda gözlerin Davutoğlu’na çevrilmesini gayet olağan karşılamak gerekiyor. Onun vereceği tepki, belki de Başbakan’ın söyleminden çok daha ciddi olacağı ve vizyon bakımından bir derinlik arz edeceğinden, Davutoğlu’nu anlamaya çalışmak gerekiyor. Bu noktada, “Türkiye’nin Kissinger’ı” diye nitelenip, İsrail ve Amerikan basınınca günümüzün en “tehlikeli” entelektüellerinden biri diye lanse edildiği hatırlandığında Davutoğlu stratejisinin derinliğinde bir yerlerde revizyon gerekip gerekmediği de artık seslice tartışılmaya başlanmış bulunuyor.

Burada Davutoğlu için “Kendini yükseliş dönemi Osmanlı Devleti’nin hariciye nazırı sanıyor” diyerek, yükseliş dönemi Osmanlı’sına nezaret sistemini hediye eden Güngör Mengi gibi “allâme”leri elbette referans almıyorum. Ancak bölgeyi bilen, güçlü haber kaynakları da olan bir gazeteci tanıdığımdan aylar evvel öğrendiğim üzere, elliye yakın Türk istihbarat subayının Suriyeli güçler tarafından geçtiğimiz sonbaharda yakalandığı iddiası doğruysa, gelişmelere ilişkin bazı taşlar yerine oturmaya başlıyor. Böylesi bir durum, Türkiye’nin geçen Eylül-Ekim’den itibaren elini ve dilini niçin tez tutmak istediğini; inisiyatifi ele alarak, Batılılardan çok daha önden gitmesinin ardında ne gibi sebepler bulunduğunu, ancak bunların “devletin âli çıkarları münasebetiyle” dile getirilemediği biraz olsun açıklıyor. Ayrıca Türk muhafazakâr sermayesinin büyük yatırımlar yaptığı Suriye’deki ekonomik zararın da süreç uzadıkça verdiği yıkım dolayısıyla çeşitli lobilerin Hükümet’i –ve elbette Başbakan üzerinden de Davutoğlu’nu- sıkıştırdığı, artık yarı yarıya aşikâr olmuş durumda…
Görülen o ki, bu noktada, Davutoğlu’nun dış politika yapım sürecinde yalnız kalması (veya belki de yüksek özgüveni dolayısıyla yalnızlığı tercih etmesi de denebilir) Türkiye’nin başlıca sıkıntısıdır. Erdoğan’ın etkisinin ol(a)madığı belki de tek saha olan dış ilişkiler konusunda tüm yükü bir kişinin sırtladığı; akademik ya da bürokratik-diplomatik destekten yoksun olan/kalan/bırakılan bir Dışişleri Bakanı, bir yerde bocalamaya başladığında, ardı sıra herkesin, hepimizin bocalayacağı ortadadır. Buna bir de, Ruanda’dan Bosna’ya, oradan Kıbrıs’a dek hayatında yaptığı hiçbir planda başarıya ulaşmamış bir adamın; Kofi Annan’ın, Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilmesi de eklendiğinde, Davutoğlu’nun tek başına izlediği/izlemek zorunda kaldığı “kuşatma politikası”nın ikbali iyice zora giriyor demektir.

Biraz ufak da olsa, pek sevilmese de, bu petrol zengini ülkenin yönetiminin hem kendi insanlarına, hem bizlere verdiği ıstırabın sona ermesi için herkesten önce Davutoğlu’nun gerçek bir desteğe ihtiyacı var gözüküyor. İşte tam da bu yüzden, muhafazakâr kesimin yazar-çizer taifesinin bu konudaki tavrının “Davutoğlu Paşa, Sen çok yaşa!” demekten öteye gitmemesi; gidememesi, memleketin en büyük şanssızlıklarından biridir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nineteen − 8 =