Birlik Ve Cesaret

Birlik Ve Cesaret

0
PAYLAŞ

Taktik, strateji, politik manevra ve toplumsal gelişmelere dönük iradi müdahale konusunda ne kadar ileri ve ne kadar geri olduğumuzu ele veren çok geniş örnekler var. Bu örnekleri tek tek yazmak ve üzerine konuşmak bu yazının konusu değil lakin herkes eteğindeki taşları HDP’ye atmak yerine yere dökmeli ve üzerine tartışarak doğru sonuçlar çıkarmalıdır. Kaçınılmaz olandan yok-muş gibi yaparak bir çıkış yolu bulamayız. Bu durum, siyaseti, iddiayı iğdiş eder, çürütür ve mücadeleyi kimliksizleştirir. Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir pratik ve söylem bırakır geriye.

HDP karşıtlığı üzerinden siyaset belirlemesi yapanların, iktidar güçlerinin ve sistemin, bu partiye karşı geliştirdiği tüm baskı ve şiddeti görmezden gelerek, yan yana duramama halleri, tarihsel olarak Kürt meselesini ele alışın özetidir aslında.

Bu alan üzerinde devlet o kadar çok oynamıştır ki, üzerinde hareket ederken çok dikkat edilmesi gerekir. “Kimlik siyaseti yapıyorlar, etnik milliyetçiler, AKP ile anlaştılar, Amerikancılar” gibi söylemlerin arkasına yığılmış tüm cümleler, Kürt hareketini anlamaktan, tanımaktan uzak olduğu kadar, bir “iç tehdit” olarak görülmesinin de sonucudur. Devletin yıllardır üzerinde oynadığı alana farkına vararak, ya da varmayarak düşmektir. Kürtler artık kendi alanlarından çıkmış, hem Ortadoğu hem de Türkiye siyasetinin belirleyici aktörü haline gelmiştir.Türkiye’nin batısını kendisine siyaset alanı işaretleyerek mücadele yürüten, örgütlenen ve yahut varlığını sürdüren kesimler açısından çok “kabul” görmediğini ve tehdit olarak algılandığını söylemek yanlış olmayacaktır. “Sınıf siyaseti” karşı koyuşu bir yanıyla tepkisel bir belirlemedir, Kürt hareketinin “sınıf siyaseti” denilen mücadelenin karşıtı olmadığını bilecek kadar herkesin bir okumuşluğu vardır sanırım. Kürt hareketinin Türkiye perspektifi büyüyüp, karşılık buldukça, “sınıf siyaseti” söylemi ona paralel bir argüman olarak öne çıkıyor. Bu hem yanlış, hem tehlikeli bir tutum alıştır. Kimse, kimsenin sınıf siyaseti yapmasının önünde engel değildir, aksine Türkiye’nin demokrasi, hak ve özgürlükler mücadelesi, sınıf siyaseti ve mücadelesinden bağımsız olamaz. “Kimlik siyaseti” söylemini göze sokar bir şekilde sürekli tekrar ederek, sanki geri kalan herkes sınıf mücadelesinin karşısınday-mış, önemsemiyor-muş gibi yaparak, sol çizgi temsiliyeti belirlemeye kalkmak bir siyaset yoksulluğudur.

Hak ve özgürlük mücadelesinin turnusolleri vardır. Dost kim, düşman kimdir? Sorularını tekrar tekrar sorup cevaplar verilmelidir. Halk kimdir, halkı oluşturan kesimler kimlerdir? Sorusuna doğru cevaplar vermek gerekir. Bu sorulara verilecek cevaplar, siyaset tarzınızı belirler çünkü. Doğru cevaplar veremezseniz, dost düşman karışır, ulusalcı dediklerinizin omuzunu tutar, yan yana durmanız gerekenlerle ise aranıza kalın çizgiler çekersiniz. Nasyonal sosyalizm anlayışlarını yumuşak geçişlerle oraya buraya yediren kesimlerle “anlamalıyız” ittifakı geliştirir, gerçek dost olanlara ise “kimlik siyaseti yapıyorlar” diyerek farkına varmadan şovenizmi gıdıklarsınız.

Bedel ödüyor insanlar beyler. Her gün gericiliğe ve onun ideolojik uzantılara karşı savaşan insanların cenazeleri geliyor bu topraklara. Ortadoğu’da yaşananlara, Amerikan emperyalizminin bir oyunu diyerek işin içinden çıkan ezberler yapabilir, buradan hareketle olan biten her şeyi uzaktan seyredebilir ve “kahrolsun” gündelikçiliği ile durumu kotarabiliriz lakin bunu orada faşist DAİŞ çetelerine karşı savaşanlara anlatamazsınız, anlatamayız.

DAİŞ dediğiniz şey, iktidarın, devletin ve onun tüm baskı araçlarının hem uzantısı hem de ideolojik çarpışma alanıdır aynı zamanda.

Buna karşılık kurduğunuz tüm “AMA”lı cümlelerin hepsi bu mücadelenin karşısında tuz buz olur. Gericilik, sadece din bağlantılı bir olgu değildir bilirsiniz. Hiç konuşmuyoruz ama, aslen tarihsel olarak aldığınız tavırdır. Tavrınız ya sizi ilerici bir yere yerleştirir, ya da gerici bir noktaya.

HDP’ye dönük tüm saldırıların amacı sadece bir partinin barajı geçirmesiyle ilgili değildir. Bu bir devlet refleksidir, faşizmdir. Özgürlükler mücadelesinin sistemle çatışmasıdır. Ortadoğu coğrafyasında Kürt Hareketinin DAİŞ çetelerine karşı yürüttüğü savaşın, Türkiye’nin hak ve özgürlükler mücadelesine büyük bir stratejik kazanım sunduğunu göremez ve ikisi arasındaki bağı kuramazsak, hak ve özgürlükler konumlanmasında hızla gerileşiriz.

Şimdi biraz daha açık konuşalım;

HDP’yi eleştirmekte çok bonkör, kendinize eleştiri yöneldiğinde inanılmaz sekter davranmanız kötü bir hastalıktır. O sekterlik, ne özgürlüğü gerçek anlamda içine sindirebilir, ne de özgürlük mücadelesini gerçek yerine oturtabilir.

Birileri cayır cayır güneşin altında “ırgatlık” yaparken, oturduğunuz ağacın altında serinleyip, onların kan ter içinde kalmasını seyredip, sonra “hadi gelin hepimiz biraz serinleyelim” dediğinizde aldığınız “ayıp ayıp” cevabından hiç rahatsız olmaya hakkınız, hakkımız yoktur. Evet, bu bir siyasi ayıptır.

Sol’un, Türkiye ve Ortadoğu’da yaşananları üstüne alınmayan tavrı, benmerkezciliğinden bir türlü çıkamayışı, “biz işimize bakalım” hali ve büyük iri cümlelerle kendisini olduğundan büyük gösterme, büyüklenmesi, sorunlarımızın da kaynağıdır. Buradan doğru bir tartışma, doğru bir yaklaşım ve anlayış gelişmez ama geliştirmek isteyeni yiyerek, sadece kurduğu statükoyu besler.

“Sınıf siyaseti” söylemi bu yanıyla bir kaçıştır. Sol dünkü çocuk değildir, kimse sınıf siyaseti örgütleniyor diye engel olmuş, birilerinin elini tutmuş değil. Mesele şu ki; “Sınıf siyaseti” dediğiniz şeyi, Kürt meselesinden bağımsız ele alarak kurmaya ve yürütmeye çalışıyorsunuz. İç içe geçmişliğini, Kürt emekçilerinin kendi kimlikleriyle bu mücadelenin içinde olma taleplerini görmezden gelip, “hayır kimliğini bırak öyle gir” diyerek, onlara “inkâr” edilişlerini hatırlatıyorsunuz. Kürt olması inkâr edilmiş ve buna karşı mücadele ederek kendini var etmiş Kürdistan emekçilerinin mücadelesine bükülen burun, elinden tutulacak “küçük kardeş” muamelesi ile siyaset kurmaya kalkmak, onu yok sayanla benzeştirir ki en tehlikeli olanı budur.

İşte tam bu noktada bir ayrışma hızla kendini şekillendiriyor. Türkiye siyasetini ve Ortadoğu’da yaşananları doğru okuyan ve buradan hareketle, Kürt hareketi ile Türkiye halklarının ortak geleceğini kurmaya dönük siper yoldaşlığı yapan yapılar, örgütlenmeler, oluşumlar tarihsel bir birlikteliği kurarken, “yan yana gelinmemeli” diyen ve bunun teorisini yapan kesimler arasında netleşme doğal bir sonuç olarak hızlanıyor.

Siyaset ve liderlikler böyle dönemlerde ortaya çıkar ve önem kazanır. Birilerinin ağzına bakarak, “ne diyorlar” beklemesi yaparak değil. Bu süreç herkes açısından bir cesaret sınavıdır. Önümüz, çetin ve sert. Cesur olanlar, statükoyu sarsanlar hızla örgütlenip, süreci omuzlayacaklar.

“Düzen bağı” esprisi ile yorumlarsak;

Herkes düzen ile arasında kurduğu ayak bağlarından kurtulmak zorunda. Birlikteliklerden korkmadan, öz eleştirel bir yaklaşımla düzen yüklerinden kurtulup, siyaseti ve hayatı birlikte örgütlenmenin hazırlıklarına soyunulmalı.

Bugünden yarına kurulacak ortak mücadele hattı, sol güçlere ve değerlere daha fazla kapı açacak. Mücadele hayatın her alanında sertleşecek.

Sokak dediğimiz mücadeleye, örgütlü bir siper yoldaşlığı ile yaklaşamazsak, devletin baskı ve zoru karşısında tutunmak zor olacak. Tutunanlara ise, uzaktan “hesap soracağız” dediğinizde, alacağınız cevap, bugün değil ise ne zaman olacak.

Devlet de dünkü çocuk değil, Türkiye halklarının örgütlü yapıları, siyasetleri, birleşenlerinin bir araya gelmesi ve büyük bir güç olması, baskılara karşı örgütlü manevralar ile cevap vermesi ile karşılaşacağı çaresizliği görüyor. Hızla buna karşı önlemler alacak, kimi alanlarda yaratılan çatışma ve provokasyonlarla bunu parçalamaya, karşı karşıya getirmeye çalışacaktır. Daha önce belirttiğim gibi evet iktidar devrilecek ama ne tarafa ve kimin üstüne doğru devrilecek? Bizim üstümüze devrilmek istendiği çok açık.

Baraj mücadelesini, ne Gezi’ye, ne de Kobane’ye indirgeyebiliriz. Oralarda somutlaştığı doğrudur ama unutmayalım ki bu ülkede yılların ödenmiş bedelleri var. Her yitirilen can, ödenen bedel bir tuğla koymuştur bugünlere.

Baraj mücadelesi ile kazanılan öz güveni, moral üstünlüğünü besleyecek, bunu sokağa yansıtacak ve yansıttığını örgütleyecek, akılcı taktik ve manevralarla süreci daha ileriye taşıyacak adımlar atabilmek, her söylenen üzerinden bir politik karşı koyuş ile yapılamaz. Neyin, ne için söylendiğini sadece Türkiye ile değil, tüm Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte değerlendirip, belirleyerek ortak yoldan kopmamalıyız.

Gezi isyanı ve talepleri ile Kürt halkının talepleri arasında hiçbir fark olmadığını seçimlerden çıkan sonuç bize gösterdi. Gezi’nin herkesin olduğu, Kobane’nin sadece Kürt halkının değil, aynı zamanda tüm Türkiye halklarının ortak bir zaferi olduğu görülmeli. Türkiyeli devrimcilerin, DAİŞ çetesine karşı Kürtlerle omuz omuza mücadele etmeleri bunun bir parçasıdır. (Sadece söylemde gericilik ile mücadele etmiyorlar, alanda, sahadalar… Hiç konuşmuyoruz ama sürecin en önemli yanlarından biridir bu enternasyonal yoldaşlık.)

Bunun dışında tüm yollar, sisteme yedeklenmeye ve onunla benzeşmeye götürür.

Derdimizin sadece AKP’nin gitmesi olmadığını hepimiz biliyoruz. Sistem bir biçimiyle kendini yeniden organize edecek bir geçmişe ve deneyime sahip. Ne kadar çürümüş olursa olsun, tüm karşı koyuşları bastırabilecek zor’u elinde tutuyor. Demokratik ve özgürlükçü bir dönüşüm talebi ve mücadelesini küçümseyerek, her şeyi devrime havale ederek işinden içinden çıkıp, kurtulamayız. Demokrasi ve özgürlükler mücadelesini büyütebildiğimiz oranda, değişim ve dönüşüme öncülük edeceğiz.

İşte bu yüzden, birlik bir ihtiyaçtır.

BİR CEVAP BIRAK