Bölük pörçük anılar

Bölük pörçük anılar

0
PAYLAŞ

Savaş yoktu sanki ama gene de savaş vardı. Daha doğrusu savaş yoktu ama savaş koşulları vardı. Bu savaş denen şey olmasa da vardır: hep diken üstünde yaşamıştır insanoğlu. Hırslarını öteden beri kanla ödemiş bir insanlığın üyeleriyiz yazık ki. Ara sıra barış şarkıları söylüyor oluşumuz işin gülünç yanıdır. Benim çocukluğum savaş korkularıyla geçti. Yanıbaşımızda kocaman bir dünya çatır çatır yanıyordu. Yoksulluk iyiden iyiye can sıkıcı duruma gelmişti, özellikle karaborsa yüzünden. Kimseler karaborsayı önlemeye çalışmıyordu. Karaborsanın ağababaları büyük adamların yakınlarıydı. Bu ülkenin çocukları analarını tüketen hayırsız evlatlar görünümü çizdiler çok zaman. Bir yanda karaborsa zenginleri vardı, öte yanda şeker olmadığı için üzümle çay içenler vardı. Sıtmadan kırılıyorduk, hemen hepimiz sıtmalıydık. Verem kol geziyordu. İnsanları kör eden trahom veremden daha az güçlü değildi. Kafa kağıdımıza basıyorlardı damgayı: ekmek kartı verilmiştir. Savaş kapıda gibiydi. Geldi gelecek diyorlardı. Yoksulluk diz boyu her yerde! Babam kırk yılda bir kebaplık et alır, etleri özenle şişlere geçirir, hava kararınca mangalı lojmanın arka bahçesinin en dibindeki bir yerde, elden ayaktan uzak bir köşede yakardı. Gene de bizim umurumuzda değildi dünya: biz çocuktuk, yaşamı düzenlemek bize düşmezdi. Bizim için oyun önemliydi.

Sığınakta gün boyu koşmaca ve saklambaç oynar, gün batarken eve girerdik. Işıklar yanmadan kara storların indirilmesi gerekiyordu. Babam radyo başında haberleri dinlerken hep düşünceli olurdu. Birçok kent adı duyardık radyodan. Ben ne olduğunu doğrusu pek anlayamıyordum. Bir gün kara vagonlarla alman askerlerini getirdiler. Tutsaklar vagondan atlarken garip bir korkuya kapılmıştım ama adamlar son derece güler yüzlü ve ağırbaşlıydılar. Gerçekte bu görünüm yenik düşmüş insanın yapay güzelliği miydi yoksa insan savaşmadığı zaman zaten böyle mi olurdu? Çocuk ruhum bu sorunu hiçbir zaman çözememiştir. Günler geçti, biz çocuklar onlara alıştık, onlar da bize alıştılar. “Guten tag” ya da “guten morgen” dediğimiz zaman hemen karşılığını verirlerdi. Gene beklemediğimiz bir anda geldikleri gibi sessizce gittiler. Gidişlerine üzülmedik dersem yalan olur. Bizler onların suçlu olduğunu düşünmüyorduk, yalnız tutsak olduklarını biliyorduk. Evimizin önünde gül tarlaları vardı. Kadınların gülleri yolup yolup torbalara doldurmaları pek garibime giderdi. Gülü her zaman yolunmaması gereken bir şey olarak düşünürdüm. Yıllar sonra gidip gördüm ki gül bahçelerinin yerinde beton yapılar var. Gülü yolanlara kızan ben gülü kökten sökenlere ne diyebilirdim?
Ben kendimi hiç ağlamayan bir çocuk olarak tanıdım. Üzüldüğüm olmaz mıydı? Elbette olurdu. Bugün de üzüntü ince bir sızı gibi durur içimde, andıkça içim sızlar: elimde sıkı sıkı tuttuğum ekmek karnesini kapmak için üstüme çullanan o iriyarı oğlana neden o karneleri vermedim diye kendime kızarım. Açtı belli ki, üstü başı dökülüyordu. Annem balkondan bağırınca çocuk kaçtı. Sonra her şey değişti, kendimi birden üç yanı dağlarla çevrili küçük bir kasabada buldum. O dağlardan ilkyaz günleri kucak kucak sümbül ve nergis toplardık. Gece çakal ulumaları çocuk yüreğimi korkuyla doldururdu. Savaş mı çakallar mı daha korkutucuydu? Çakal uluması çocuk ağlamasına pek benzer. O zamandan beri çocuk ağlamasına hiç dayanamam.

Sonra gene ortam değişti. Bu defa bir kenar mahallede portakal bahçeleri içinde derme çatma bir evdeydik. Nisanla birlikte portakal çiçeklerinin kokusu insanı deli eder. Sonradan gittim gördüm, gül bahçeleri gibi portakal bahçelerinin de ömrü çok uzun olmamıştı. Portakal ağaçları kesilmiş, yerlerine beton yapılar oturtulmuştu. “Gitme orada göreceğin bir şey kalmadı” dedi bir arkadaşım ama dinlemedim gittim. Bir dakika kadar o yapılara baktım aptal gibi. Sonra görüntü hep değişti. Bir süre sonra değişen bu görüntüler beni etkilemez oldu. Zaten insanların gülle ya da portakal ağacıyla içten bir ilişkisi kalmamıştı. Önemli olan elde etmekti. Ben de kendime kapandım. Sonra erguvanlara tutuldum. Her nisan iki elim kanda olsa Boğaz’a erguvanları görmeye giderdim. İki yıldır gitmiyorum. Belki de erguvanların günden güne azaldığını görmek istemiyorum. Güller, portakal ağaçları, erguvanlar önemli değil artık. Dünden bugüne gönlünün derininde neler kaldı diye sorarsanız, güller, portakal ağaçları ve erguvanlar derim. Ya alman askerleri derseniz onların ne olduğunu gerçekten bilmiyorum. İnanın, ondan sonra onları bir daha hiç görmedim.

BİR CEVAP BIRAK