Bora’nın Sorunu / İnal Karagözoğlu

Bora’nın Sorunu / İnal Karagözoğlu

0
PAYLAŞ


Radyodan cıvıl cıvıl çocuk sesleri yayılıyor odama… “Günaydın Türkiye” yeni başlamış. Saat daha sabahın altıları. Dışarıda yağmur. Tek tük kuş cıvılsı penceremi zorluyor… Pek belli ki, bu sevimli dostlar çocuklara eşlik etmek istiyor… Kulaklarımı onlara da açıyorum.


*


Çocukluk günlerimi anımsıyorum… Hele de ilkokul yıllarımı…


Ne o?!.. Gözyaşlarım içime akmakta… Bir burukluk… Giderek acıya dönüşmekte… Yaşlandım mı ne?


*


Üst çapraz komşumun ilköğretim 3’üncü sınıfta bir torunu var: Bora. Dedesi geçen yıl anlatmıştı, dede-torun ödev yapıyorlarmış, Boracık, ‘mide’ sözcüğünü göstererek ve onu ‘pide’ der gibi okuyarak soran gözlerle demiş ki dedesine, “Bu ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?”.


Çocuk haklı.


Dede de demiş ki, “‘İ’nin üzerine şapka koymak gerekir”. Bu arada kendi kendine sessizce sormadan edememiş: “Yoksa, ‘i’den sonra bir yumuşak ge mi koymak gerekir?!..” O da haklı.


* * *


İlkokuldaki ilk yıllarımı anımsıyorum: 1941, ’42 yılları… Okulun ana giriş kapısından içeriye adım atar atmaz soldaki duvara asılı küçük karatahtaya bakardık. Burada, dilimizdeki kimi yabancı sözcükler ile onların Türkçe karşılıkları duyurulurdu. Beş-on sözcükten oluşan bir dizelge… Bu dizelge çoğu kez her gün yenilenirdi. Birer sarı defterimiz vardı (bilmeyenler için söyleyeyim: “samankâğıdı” denen sarı renkli, ucuz bir kâğıttan yapılan bir defterdi bu), her gün o karatahtada verilen sözcükleri işte bu deftere geçirirdik. Bütün öğrencilerin başödevi buydu.


Diyelim, o günkü dizelgede “birinci teşrin”in karşısında “ekim” yazıyor: büyük bir istek ve coşkuyla artık o sözcüğü kullanmaya bakardık. Öğretmenimiz de derslerde o sözcüklerin kullanılmasını sağlayacak türlü uygulamalarda bulunurdu. Dilimizin özleştirilmesi çabalarının ilkokullardaki başarılı bir parçası olmuştur bu uygulama.


* * *


Şimdiki abecemizin kabul edilmesiyle (3 Kasım 1928) resmen başlatılan dilde yenileşme sürecinde şöyle bir söyleme de yer verildi: “Türkçe, söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dildir” ya da, “Türkçe, söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur”. Ben, bunu ilk ve ortaöğrenim yıllarımda hep duydum. Bu söylemle, doğruya yakın bir olgu dile getiriliyordu. Böyle bir söylem, yeni bir abeceye geçişin ilk yıllarında, dili Arapça ve Farsçadan arındırma/özleştirme/yenileştirme ülküsünün eğitim-öğretime yoğun biçimde egemen olduğu bir döneme pek uygundu. Ne var ki, yeni bir abeceye geçilmiş olan Türkçe için söyleyişe bağlı bir yazım düzeni ilk bakışta yeterli görülmüşse de, yazım konusunda birtakım sıkıntılarla karşılaşılınca, bunun böyle olmadığı kısa zamanda ortaya çıkacaktı.


Neden böyle olacaktı?


Dilimiz katıksız, karışıksız bir dil değildi de ondan.


Türkçe, geçmişi çok zengin olan bir ulusun dili. Türkler, tarihleri boyunca türlü uluslarla karşılaşmış, bu uluslarla yoğun ilişkiler, etkileşimler, kaynaşmalar içinde olmuş bir ulus. Dolayısıyla, pek doğaldır, dilimiz de bu etkileşimlerden payına düşeni almış: Türk diline pek çok yabancı sözcük girmiş. (Ve bu dilden pek çok sözcük de başka dillere geçmiş. Bu alış-veriş olgusu, bütün diller için bütün zamanlarda geçerli. Bu olgudaki yönü ve niceliği ise, tarafların [ulusların, devletlerin, toplumların, sonuçta dillerin] türlü bağlamlardaki güçlülüğü belirliyor.)


*


Yeni abecemizin ilk yazım kılavuzu olan “İmlâ Lûgati” 1929 tarihini taşıyordu ve söyleyişe bağlı olarak hazırlanmış olan bu kılavuz, işte o dediğim nitelikteki dilimiz için gerekli olan bütün düzenlemeleri içermiyor, yetersiz kalıyordu. Bu kez, sesletim (kimi ünlülerin [sesli harflerin] kısa ya da uzun, kimi ünsüzlerin de [sessiz harflerin] ince ya da kalın okunuşu vb.) konusunda karşılaşılan sıkıntılara çözümler üretme yoluna gidildi; uzun çalışmalar sonunda, 1942’de, “İmlâ Kılavuzu” çıkarıldı. Ne var ki, bu düzenleme de yetersizdi; bunun yerini 1965’te “Yeni İmlâ Kılavuzu” aldı. Yazım kurallarımız, bu ’65 kılavuzu temel alınarak 1970 ve 1977 yıllarında yayımlanan kılavuzlarla yeniden ve yeniden düzenlendi.


Bu yazım kılavuzlarının ilki, “İmlâ Lûgati”, Milli Eğitim Bakanlığı Dil Encümeni’nce hazırlanmıştı; ötekiler Türk Dil Kurumu’nun (TDK) yayınıdır. TDK, bir Anayasa değişikliğiyle 1982’de devlet kuruluşuna dönüştürüldükten sonra, 1985’te, “İmlâ Kılavuzu” adlı bir kılavuz daha yayımladı. Bu, ’65, ’70 ve ’77 kılavuzlarına karşı çıkarılmış bir “tepki kılavuzu” niteliğindeydi. TDK, yakın tarihte ortaya koyduğu bu alandaki son çalışmasını ise, kendi veb sitesinde, “Türk Dil Kurumunun güncelleştirilmiş İmlâ Kılavuzu” diye duyuruyor.


Dilimize ilişkin yazım kılavuzları bu belirttiklerimle sınırlı değil. Yukarıda sözünü ettiğim Anayasa değişikliğinin ardından, yazım kılavuzu alanı için çok sayılabilecek sayıda yapıt çıktı. Kabaca, “eski TDK yanlıları”, “yeni TDK yanlıları” diyebileceğim kişiler, kuruluşlar, birbiri ardına kılavuzlar yayımladılar. Ne var ki, bizim Bora’nın kafasında, onlarca çalışmanın ardından yine de bir soru çengeli (şimdilik 1) asılı duruyor: “Bu ‘mide’ diye okunur, ama öğretmen ‘i’yi uzun söylüyor!?” Ve Boracık, “mide”nin “i”sini kısa seslendirmede kararlı…


* * *


Bence, gözden kaçırdığımız bir şey var: Türkçe, öyle, söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dil değil. Nasıl olsun ki!?.. Sınırdaş olduğu, iç içe yaşadığı dillerle olan onca etkileşimden sonra böyle bir şey beklenebilir mi bir dilden?!.. Sürekli olarak değişim içinde olan, söylenişi/sesletimi zamanla değişime uğrayan/uğrayacak olan bir dil için ortaya gelenekleşecek yazım kuralları konmalı değil miydi?.. Bu yapılmadı. Çok önemli iki şey daha yapılmadı: 1. Türkçe için ilk ve ortaöğretim kurumlarında bir çevriyazı (transkripsiyon) düzeni, 2. dilimizin ölçünlü söyleyişi (genel kabul görmüş söyleyişi; standart telaffuzu) konusunda sürekli çalışma ve yayım. Pek doğaldır, bu işleri yapmak için bir kurul oluşturmak gerekiyordu; dilbilimcilerden, yazarlardan oluşan bir kurul… Söylemeye gerek var mı bilmem, kuşku yok bu da yapılmadı. Bütün derdimiz neredeyse “şapkalar” oldu!.. Sesleri uzatan, incelten, hem incelten hem uzatan “şapkalar”… Bu şapkaların adını koymada da bir türlü kararlı olamadık: “uzatma işareti” dedik olmadı, “inceltme işareti” dedik hiç olmadı, “uzatma ve inceltme işareti” dedik, bu da olmadı; benim bildiğim, şimdilik düzeltme imi diyoruz…


Eğer öğretmenlerimizin beyinlerine, “Türkçe, söylendiği gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur” safsatasını yerleştirmeseydik, onlar, bunca yazım kural(sızlığ)ı arasında bocalamaz, “Çocuklar, bu sözcük şöyle yazılır, böyle de okunur (söylenir)” der, Bora da dedesinin karşısına dikilmezdi öyle bir soruyla.


* * *


Bu yazıya “havagazı” diyecekler çıkacaktır. Şimdi onlar bir zahmet Göztepe tren istasyonuna kadar gitsinler ve “Göztepe” yazısını okuyup ağızlarından çıkan sesleri yine bir zahmet yazıya döküversinler.


Yazılamıyor değil mi?!..


Ya… İşte böyle…


* * *


Bugün 23 Nisan.


Radyomda cıvıl cıvıl çocuk sesleri vardı… Kuşlar da olanca neşeleriyle odama dolup çocuklara eşlik ettiler. Bora’nın sorusunu aktarmaya çalıştım sizlere onları dinleyerek… Bora’lar, sorunlar yumağı içersinde yaşadıklarını algılayacak yaşta değiller henüz.


*


Saat dokuza geliyor. “Günaydın Türkiye” bitti. Şimdi ülkemizin kurtuluşu anlatılıyor. Yağmur durmuş gibi.


*


Çocukluk günlerimi anımsıyorum… Hele de ilkokul yıllarımı… Ne o?!.. Gözyaşlarım gittikçe yoğunlaşıyor… İçimdeki acı da… Evet, yaşlandım.


*


Yok, hayır yaşlanmadım! İçime akıttığım yaşlar, bedenimi saran acı, geçmişi bilip geleceği görmenin doğurduğu bir hırsın belirtisi…


İşte, çocuk sesleri dışarıya da egemen oldu. Geleceğimizin umutları tören alanına yürüyor… Ve ben, bugün yeniden bilenen bir hırsla ses bayrağımızı daha da yüceltme yolundayım.


* * *


23 Nisan’ı içlerinde duyumsayanlara ne mutlu!..■


________________


İnal Karagözoğlu yazdı / inalkgo@ttnet.net.tr


Yarımca, 23.4.2005


 


BİR CEVAP BIRAK

two + 12 =