Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker

Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker

0
PAYLAŞ

Bir tarafta askerliği her türlü kötülüğün kaynağı olarak görenler, diğer taraftada askerlik kurumuna yönelik hertürlü eleştiriyi ” vatan hainliği ” olarak yaftalayanlar… Murat Papuç, yurtsever emekli asker kimliğiyle, Türkiye’deki askerlik gerçeğini tartışmaya açıyor. Pabuç, bugüne kadar tartışılamayanları tartışıyor.



– “Boyalı Bank Nöbetini Terk Etmek” adlı kitabının ‘özgeçmiş’ bölümünde şöyle diyorsun: “Herkesin kendisine sorduğu  yaşamsal bir soru vardır: ‘kimim ben?’ Bu soruyu cevaplarken ve tanımlamalarda bulunurken,  çoğu kişi fark etmeksizin ‘ne olduğunu’ anlatır; Ne iş yaptığını, nereli olduğunu, cinsiyetini, malını-mülkünü, taraf olduğu spor kulübünü… Ama bir insanın kim olduğu ancak yaşamsal duruşu ile bilinebilir.  Bu anlamda Murat Papuç Kimdir ve hayata karşı duruşu nasıldır?
– Özellikle bu soruyu sorarak kitabın da özüne ait bir konuya değinmiş oldun. Herkesin  toplumsal konumlarına göre ait olmak zorunda kaldığı belli kimlikler vardır. Bunlar birbirine benzer olduğu için ve sistem de zaten böyle istediği için, bu tekdüze kişilikleri insanlar kendilerinin performanslarının, sınırlarının, korkularının, acılarının, mutluluklarının ifadesi olarak kullanıyorlar. Çünkü bu şekilde, yani bu hazır kimliklerin içinde oldukları sürece insanlar kolayca sistemle bütünleşmiş bir şekilde kabul edilebilir bir hayat yaşayıp gidiyorlar. Ama sistemi sorgulamaya yada anlamaya çalıştığınız zaman her şey değişiyor; esas olarak da bulunduğunuz yerlerde ister istemez sistemin bir parçası olarak kendinizi fark ettiğiniz ve bununla ilgili kendinize sorular sormaya başlamanızla çözülmeler oluyor.


– Bu noktadan da sanırım ne olduğunuzdan çok kim olduğunuz önemli olmaya başlıyor, öyle değil mi?
– Evet, özellikle de sadece kendinizi tanımlamakla kalmayıp bir şeyleri değiştirmek, bir şeylerin parçası olmak istediğinizde bu çok daha önemli oluyor. Gücünüzün, sınırlarınızın, yeteneklerinizin, korkularınızın, kaygılarınızın farkında olmak istiyorsunuz o zaman.  Aslında mücadeleye girdiğiniz zaman, bunların yeterli olup olmamasından çok nelere sahip olduğunuzu bilip ona göre neler yapabileceğinizi anlamak istiyorsunuz. İnsan her şeye, her konuda yeterliliğe  sahip olmayabilir, herkesin eksikleri vardır bu anlamda; korkuları, kaygıları, çekinceleri vardır; önemli olan gücünüzün sınırlarını bilip, sahip olduklarınızla neyi ne kadar yapabileceğinizi iyi tespit edebilmektir.  Bu da kendini çok iyi tanımakla olabilecek bir şeydir.


Kendinizi tanıdığınız ölçüde sınırlarınızı, korkularınızı, zaaflarınızı, en önemlisi bir şeyleri değiştirme gücünüzü anlayabilirsiniz ve buna göre yaşamsal duruşunuzu belirleyebilirsiniz: Neyi değiştirmek istediğinizi, istedikleriniz için neler yapmanız gerektiğini, bunun için gücünüzün ve sınırlarınızın ne olduğunu bir şekilde tanımlar ve yaşama karşı bir konum alırsınız ve bu sizin yaşam karşısındaki duruşunuz olur.


– Kendi özeline dönersen; çevrende herkes ordu mensubu bir subay olmanın kolaycı, kabul gören cazip yanlarını ve avantajlarını sahiplenerek verili sistemle gayet uyumlu, mutlu yaşarken sen bir gün uyandığında o sistemin bir parçası olmaktan rahatsız olduğunu fark ettin ve kendini başka yerlerde aramaya başladın; yeniden tanımlamaya, gücünü, korkularını, zaaflarını yeniden sorgulamaya başladın, bu süreci anlatır mısın?
– Sistemde olmanın çok ağır bedelleri olmadığı gibi kolaylıkları vardır; örneğin ordu mensubu bir subay iseniz, lojmanlarınız vardır, özel gidebildiğiniz, tatil yapabildiğiniz, indirimli alış veriş yapabildiğiniz yerleriniz vardır, kredi kartları vs. imkanınız vardır; özel  arkadaşlıklarınız, çevreniz vardır vs. Bunlar kolaylaştırır hayatı. Ama sistemi değiştirmek isteyip sistemle bütün bağlarınızı kopardığınızda birden bire her şeyin değiştiğini görürsünüz. O olanakların sizin için bir değer taşımadığını, yalnızlaştığınızı, dışlandığınızı fark edersiniz. O zaman kim olduğunuz önemli olmaya başlar;  Kendi başınıza sınırlarınızın ne olduğunun, gücünüzün, korkularınızın, çekincelerinizin ne olduğunun önemi artar; Neyi ne kadar değiştirebileceğinizi bu şekilde anlayabilirsiniz ancak. Yaşamsal duruş bu noktada, sadece kendinize ait öz ve ayakta kalmanızı sağlayabilecek tercihleri yapıp yapamamakla ilgili bir şey olur. Yapıp yapmama kararı da herkeste vardır. Herkes bu kararı erteliyor. Çünkü daha fazlası, daha fazlası; hele şu noktaya bir geleyim, hele şu da bir geçsin vs. gerekçeleriyle erteliyor bu kararı. En azından ben böyle yaptım, sürekli kendimi erteledim…


– Sen bugün bu noktaya gelebilmek için bir çok bedeller ödedin. Kendini tanıma ve değiştirme sürecin çok  acılı, sancılı oldu; şiddet gördün, taciz edildin, aşağılandın, görmezden gelindin, yalnızlaştırıldın, hatta hain ilan edildin. Bunda direkt kendini hedef haline getirmenin de etkisi oldu muhakkak. Yani emirlere itaatsizlik, sistemi, üstlerini sorgulama, hesap sorma vs. Şu anki Murat Papuç olarak yeniden başlama şansın olsaydı yine aynı şekilde mi davranırdın. Ya da bu işe gönül vermiş ve sistemdeki yolsuzluk ve  usulsüzlüklere rağmen orduda kalmak isteyen genç subaylara tavsiyen bu konuda ne olabilir? Bana kalırsa bu uyumsuzluğu fark eden biri artık orduda kalamaz; şu açıdan söylüyorum bunu; ters giden bir şeyleri fark etmeye başladıklarında, ya kabulleneceklerdir ya da değiştirmeye çalışacaklardır. Değişmediğini, değiştirilemediğini sen gördün,  o zaman tek çare kalıyor gitmek; Nitekim sen de gittin veya gönderildin. Bu anlamda sistemi sorgulayan bir subayın orduda barınması mümkün müdür?
– Şimdi olumlu veya olumsuz her şeyi, ordunun içinde gelişen her şeyi sadece ordunun iyiliği yada eksikliği olarak değerlendirmemek gerekir. Burada bir de insan faktörü var; insan ve kişilikler çok önemli. Orduda yaşadığım bütün sorunları sadece ordudan kaynaklanan ve ona karşı duruşumu da ordudan gelen sorunlara karşı bir tepki olarak almamak gerekir. Çünkü ben orduyu bildiğim için orduyu anlattım; oysa bu sorunlar Türkiye’nin her yerinde var; bütün kurumlarında yaşanıyor bu sorunlar… O zaman hiçbir yerde kalmamak gerekir. Yolsuzluk, usulsüzlük, yozlaşma vs. Oradaki tercihleri doğru yapabilmek de, sorunlarla karşılaşmaktan, bu sorunları fark etmekten çok kuşaklarla ilgili bir şey. Bizim kuşağımız daha mücadeleci, etrafında olup bitenlere daha duyarlı, olayların dışında kalmak yerine sorumluluk alan, bunu bir memleket sevgisi ve görev bilinciyle üstlenebilen, onur mücadelesi veya hak mücadelesi olarak görebilen bir kuşaktı. Bugünkü kuşak için aynı şeyler söylenemez; çünkü yaşamla ilgili kaygıları çok farklı, beklentileri çok farklı… Yaşama bakışları çok farklı… Genel anlamda her taraftaki eksilme ve bizim kuşaktakilerin ve sonrasındaki kuşakların yozlaşma dediği şey birebir var; niye bizim gibi değiller, niye yapmıyorlar demenin  hiçbir bir karşılığı yok. Çünkü bugünkü gerekler ve duruşlar çok farklı.


– Peki yeni kuşaklara hayata karşı farklı bir duruş öğretilebilir mi? Senin böyle bir kaygın veya çaban var mı?
– Benim hiçbir zaman kendi yaşamımda yaşadıklarımla, kitaplarımda anlatmaya çalıştıklarımla ya da birebir  konuşmalarımda hiç kimseye bir yol haritası sunma gibi bir kaygım olmadı. Benim yaptıklarım benim olanaklılığımda gerçekleşen şeyler; ben olduğum için, böyle olduğum için böyle yaşanan şeyler. Bunu yapıp yapmayacağımı ben baştan bilmiyordum. Kesin olarak sonucuna ulaşacağımı bilerek de yola çıkmadım. Bu yaşamsal bir tercihten öteye bir şey değildi. Çünkü insan kendisini gerçekleştirebildiğince, kendisi için bir şeyler yapabildiğince özgürdür. Özgürlük çok yanlış algılanıyor. Özgürlük sanki hiçbir şey yapmamak, her şeye evet demek, her şeye hayır demek gibi düşünülüyor. Hayır böyle bir şey yok; Bir sürü sıkıntı çektim belki, ama sonunda bir çok insandan daha özgür hale geldim; bir çok insandan daha özgür olduğumu fark ettim. Çünkü  kendimi gerçekleştirebildim eksikliklerime, yanlışlarıma, acılarıma, sıkıntılarıma rağmen…


– Bu anlamda senin yaşam tecrübelerinden neler almak gerekiyor; en azından neyi anlamak gerekiyor; Ordu genelinde söylersek genç subayların senin özelinden nasıl bir hayat dersi çıkarmaları gerekiyor?
– Benim yaşam tecrübemden herkes için alınabilecek bir şey var o da ‘gidin, dava açın, dilekçe verin, mahkemeye baş vurundan’ öte herkesin yaşamla ilgili birikimlerinin, cesaretinin, duruşunun kendi olanaklığı içinde gerçekleşebileceğinin anlaşılmasıdır. Bütün mesele bu olanaklılığımızı algılayabilmek… Hiç kimse şunu diyemez orduda, en azından ben bu iddiadayım; çünkü ben bu iddianın içinden geçmiş bir insanım; Ben bunları yapmak zorundayım, ben bunları yapmazsam hiçbir şey değişmez; ben asla hiçbir şeyi değiştiremem, bunu hiç kimse diyemez. En azından ben varım, ben  örneğim. Buradan yine söylüyorum olanaklılığımızın farkında olmaktır bütün mesele. Hiç kimseyi birebir bunu yaptınız, yada bunu yapmadınız diye sorgulamak konumunda değilim ben, ama şunu söyleyebilirim kesinlikle: “sen de bu suçun parçasısın; şu anda olanlara razıysan, göz yumuyorsan sen de bu suçun parçasısın. Çünkü ben yaptıklarımla bir olanaklılık yarattım; bir şeyler yapılabileceğini gösterdim; bedeller ödedikten sonra çıkıp bunları insanlara anlattım; buna rağmen bunu görüp bilip bir şey yapmıyorlarsa insanlar, evet o suçun parçasıdırlar”


– Artık bilmiyorum demeye de hakları da yok öyle değil mi? En azından sen bu konuda elinden gelen her şeyi yaptın bilmelerini sağlamak için?
– Evet, bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Elimden geldiğince de yapmayı sürdüreceğim. Onlara bu olanaklılıklarını haykırmaya devam edeceğim. Siyasetten, sanattan, felsefeden, bu konudaki her imkandan yararlanarak yapacağım bunu. Bir de herkesin yaşamında bir sanatçı bakışı olması gerektiğini düşünüyorum ben. Yaşamın bir şiirsel yanı da bulunmalı. Şunu dedirtebilmek çok önemli benim için: “birisi yapmış acaba ben de yapabilir miyim”. Bunu dedirttiğiniz zaman, zaten bir sorgulama başlatmış oluyorsunuz. Bu anlamda o “acaba ben de” yi dedirtmek çok önemli. Ben bunun için Harp Okulu Öğretim üyeliğini çok istemiştim. Yani ordudaki genç insanların olanaklılıklarını kendilerine göstermek, onlara soru sordurtmak için istemiştim bunu…
 
– Bu noktada şöyle bir soru sorabilir miyim? Sorgulayıcı bir mantıkla subay olunabilir mi sence? Yani var olan sistemin buna tahammülü olabilir mi?
– Aslında yerinde bir soru. Ordu diğer kurumlardan farklı olarak bu sorgulamanın hiç yapılamadığı bir kurum gerçekten. Yani hiç soru sorulamayan bir kurum. Her şeyin hazır bir cevabı vardır orduda. Her şeyin. Oysa ben birileri ile birebir veya rastlantısal olarak karşılaştığım zaman hep soru sordum. Çünkü alışık değildim, soru sormadan durmaya alışık değildim. Bu çevremdekileri çok rahatsız etti.


– Kitabında bu araştırmacı kişiliğini ortaya koyan şöyle bir ifaden var:“Evrensel doğruların hazır olarak var olmadığını ve onların sürekli olarak araştırılması ve bir anlamda ‘üretilmesi’ gerektiğini fark ettiğimde, eylemlerimle var olmaya çalıştım.” Ama bir gerçeği daha fark etmiştin ki o da bu kurumun içinde kaldığın sürece eyleme geçme olanakların kısıtlıydı. Buna rağmen direnebildiğin kadar direndin, neden?
– Evet direndim, aslında kendimi erteledim. Başka bir boyuttan olaya yaklaşarak anlatmaya çalışayım bunu. Sistemi eleştirebilmek için önce bir adıma kadar sistemin gereklerini yerine getirmek gerektiğini düşünüyorum ben. Gereklerini yerine getirmek deyince, kalkıp onun birebir parçası olmak anlamında değil. Sistemin içindeyken sistemi hep eleştirir insanlar; şunun şöyle olması lazım, bunun böyle olması lazım diye ama düzeltmek için hiçbir şey yapmazlar. Siz önce onun gereklerini, standartlarını uygun yapacaksınız ki, işlemeyen yerlerini de gösterebilesiniz. Bu üniversitelerde de böyledir, iş yerlerinde de böyledir ve ordu için de böyledir… Hiçbir üretime katkısı olmayan birisinin çıkıp da  bunu iyi üretmiyorsunuz demesi saçma sapan bir şeydir. Bu anlamda ben gereklerimin hepsini yaptım. Yani standart bir subayın yapması gereken her şeyi. Buradaki derdim neydi peki; iz bırakabilmek, iz bırakarak çıkabilmekti bulunduğum yerden. Hukuki boyutta, yazılı boyutta. Yaptıklarımın elle tutulabilir olması, somutlaşmasıydı amacım…   


-Yine şöyle diyorsun “Boyalı Bank Nöbetini Terk Etmek” kitabında: “Silahlı Kuvvetler içinde yaratılmaya çalışılan şemalaştırmalar yaşam karşısında yetersizdir. Bu şemalaştırmalar yine toplumsal ayrışmalara neden olmaktadır. Kişinin iz bırakan veya bırakmayan bir yaşamı vardır; yarattığı, etkilediği, seyircisi olduğu veya farkında olmadığı olaylarla  ilişkilidir. Ama askerlerin, toplumdan ayrıştırılmış ve şemalarla belirlenmiş yaşamları iz bırakmayan ve seyirci olunan bir yaşamdır. Ve bu yaşantılar, yaşamı anlamlandırmak ve ona katılmak için yetersiz kalmaktadır.” Az önce söylediklerine dönersek, bu yetersizliği eleştirebilmenin bir  yolu da bir anlamda bu yaşamın içinden geçmektir diyebilir miyiz? Sen bunu yaptığın için belki de bu kadar gerçekçi bulunuyor söylediklerin?
– Bizim geleneklerimizde vardır, yazılı bir hafızamız yoktur toplum olarak. Söylenir kalır. Ben bizzat yaşadım, gerçekleştirdim ve her şeyi kayıt altına aldım. Bunun için her şey bu kadar gerçek. Açtığım davalar, yargılanma süreçlerim, bu süreçte  sorgulanmasına yol açtığım olaylar, olgular, kavramlar; ordunun kendini yeniden gözden geçirmesine sebep olan baş kaldırmalarım her şey kayıt altında, her şey gözler  önünde ve çok somut. Benim yüzümden yönergelerde kanun maddeleri tartışıldı. Kendi yaptıkları çarpıklılıklar ortaya çıktı. Çünkü kanunlar ve yönergeler görünür kısım; onun dışındaki baskı ve otorite hep geleneklerden gelmiştir. Bu askerliğin doğasında da vardır ama burada çarpık bir şekilde uygulanmaktadır. Orduda herkesin kanunlar çerçevesinde bir yetkisi vardır. Siz bu kanunları önlerine koyup, onun dışında o gelenekten gelerek kullandıkları yetkilerin ne kadar boş, havada ve geçersiz olduğunu kanıtladığınızda, elle tutulur, görünür bir iz bırakmış oluyorsunuz zaten.


– Bildiğim kadarıyla, ordu içinde baş kaldırıp yaptıkları ile bu kadar yankı yaratan ilk subay sen oldun, en azından yakın tarihte. Gerçekten yalnız mısın, yoksa seninle aynı düşünüp eylemlerinde seni destekleyen subaylar da var mı orduda?
– Tabii ki ben tek değilim. Herkesin böyle bir kaygısı var. Benim kuşağımdaki bir çok arkadaşım bu kaygıları paylaşıyor benimle. Bizim kuşak gerçekten çok saftı; çok iyi niyetlerle girmiştik orduya. Hani memlekete hizmet etmek diye bir tabir vardır ya, “memlekete hizmet edelim, bir şeyler yapalım, bu memlekete emeğimiz geçsin, bu kaygılarla girmiştik orduya. Çoğumuz Orta Anadolu’dan gelmiş orta gelir düzeyinin altında ailelerin çocuklarıydık. Çoğumuzun kendi imkanlarıyla eğitimini sürdürecek durumu yoktu. Bizim için orduya seçilmek gerçekten rüyaydı. Çünkü en iyilerin seçildiği, en başarılıların seçildiği elemelerden geçmiştik. Bu saflığımız ve iyi niyetimizle o düzeneğin içinde olmamak için daha ilk baştan mücadelenin içinde olmamız gerekiyordu. Devrimci  ruhumuzu hiç kaybetmemeliydik; aksi taktirde sürekli kendimizi erteleme durumu ile karşı karşıya kalabilirdik. İşte şu engeli de aşayım, şu makama da yükseliyim, o makamda daha etkili olurum, o rütbede daha çok şeyi değiştirebilirim diye sürekli kendimizi erteledikçe o devrimci ruhu kaybedebilirdik.


– Ve sistemle daha çok bütünleşebilirdiniz değil mi?
– Evet, ne yazık ki öyle. Aldığınız her terfinin, geldiğiniz her makamın sizi sistemle biraz  daha bütünleştirdiği bir gerçek. Verdiğiniz tavizler artmaya başlıyor  yükseldikçe ve taviz verdikçe geri dönülemez  şekilde sisteme bağlılığınız artıyor. Bir süre sonra o devrimci ruhunuzdan eser kalmıyor ve sistemin bir parçası oluverip çıkıyorsunuz.


– O zaman  sistemle bütünleşmemek için işin en başında sistemin dışına çıkmak ve mücadeleye dışardan devam etmek daha mantıklı görünüyor… Senin  yaptığın gibi… Peki sen ilk ne zaman fark ettin sistemle arandaki uyuşmazlığı?
–  Daha ben ortaya çıktığım ilk hafta yanlış bir şeyler olduğunu fark ettim. Şiddet uygulanıyor; sizi aşan görevler, ne bileyim yetkinizi aşan şeyler bekleniyor; yanlış  şeyler yapıldığını hemen anlıyorsunuz; adımınızı attığınız ilk andan itibaren bunu fark ediyorsunuz. Mesele bu yapıya ve yapılanlara uyum sağlayıp sağlamamanız meselesi haline geliyor o andan sonra. Ya mücadele edeceksiniz yada uyum sağlayacaksınız, bütün seçeneğiniz bu. Mücadele ederken de dikkatli olmalısınız; oradaki insanlarla ayrı olduğunuzu bilmek ama onları da suçlamamak gerekiyor. Çünkü bu mücadelenin bir bedeli olduğunu biliyorsunuz ve bu bedeli herkesin ödemek istemeyeceğini de.


– Kitabında yine çok hoşuma giden bir bölüm var, şöyle diyorsun: “Karşı çıkışlarım için kimse beni görevlendirmedi. İlgimi çeken her şeyi araştırdım ve uygulamalarda yanılgıya düştüm. Yalnız kaldım. Bana aşılanan ideolojiyi incelemek benim ideolojim oldu her zaman.” Peki hataların neler oldu?
– Hatalarım var tabii. Her insan bir eyleme girişeceği zaman bilerek girişir bu eyleme ve bir amaca ulaşmak ister. Genellikle de istenilen amaca ulaşamaz. O amaca ulaşamamak kötü tabii ama önemli olan bunun neden öyle olduğunu anlamak; ders çıkartmak;  ama bu hata, ben bir daha bunu yapmayayım şeklinde değil; hatayı da ilkeli bir şekilde yapmak gerekir. Evet insan bir hatayı bilerek ve isteyerek tekrarlayabilir. Niye böyle yapar; ilkeleri olabilir, öyle yapması gerekebilir. O başkalarına göre hata olabilir ama ona göre yapması gereken bir eylem, göstermesi gereken bir tepkidir. Sonuçta karşı tarafın  hata dediğini öyle görmediğin sürece ve yapmakta haklı gerekçelerin ve ilkelerin olduğu sürece bu hataları tekrarlamakta yanlış bir yan bulmuyorum ben. Tercih edilerek yapılan bir hata hata değildir yani. Ama yine de bedelleri vardır ve bu bedellerin ödenmesi gerekir. Benim hatalarım böyle hatalar oldu ve bedellerini ödedim. Bedellerini göze alarak tekrarladığım için o hataları da pişman değilim…


– Daha somutlaştırır mısın söylediklerini? Ordudan bir örnek vererek mesela?
– Şöyle bir örnek vereyim. Hatalarınızdan dolayı sürekli cezalandırılıyorsunuz. Normal bir insan niye cezalandırılır  bir daha yanlış yapmasın diye. O bir daha yapmaması gereken eylemi eğer kişi yanlış veya hata olarak görmüyorsa onu ne durduracaktır peki; sadece yaptırım ve cezalar, ödeyeceği bedeller mi? Bunu da göze alıyorsa, o zaman onu durduracak hiç bir şey kalmıyor geriye. Ben üstlerime karşı çıkarken, emre itaatsizlik ederken ya da onları eleştirirken bunları hep ilkelerim ve inançlarım adına yaptım. Verilecek cezaları ve ödeyeceğim bedelleri bilerek, göze alarak. Yaptığım hiçbir şeyin hata olduğunu düşünmüyorum bu yüzden. İlkelerim adına yapılmış bir tercih, tutarlı olmak adına yapılmış eylemler olarak görüyorum.


– Sen kendini ordudayken bile sosyalist bir subay olarak tanımlıyordun? Bu bilinç sende nasıl bir süreçte gelişti? Orduya ilk girdiğinde de bu görüşlerinin farkında mıydın yoksa sonradan kurduğun ilişkiler ve bilinçlenmen sürecinde mi bunun farkına vardın?
– Bazen şöyle bir soruyla da karşılaştığım oluyor: “Ne zamandır sosyalistsin” Böyle bir şey yok aslında. Yani bu bir sanatçıya “ne zamandır sanatçısın” demek gibi bir şey. Ben öyleymişim de farkında değilmişim. Çünkü doğru ve özünde toplumla ilgili kaygılar taşıyan, onların sorunlarına duyarlı olan, emeğe saygı duyan herkes sosyalisttir bana göre. Bu anlamda verdiğim mücadeleler sonucu sosyalist olmadım ben. Zaten sosyalist olduğum için o mücadeleleri verdim. Bilinçlenmem, bunu fark etmem, öyle olduğumun farkına varmam sonradan olmuş olabilir; ama sosyalist bir ruha sahip olmak sonradan kazanılacak bir şey değildir. O insanın içinde varsa vardır. Bir insan toplumcuysa toplumcudur, bireyciyse bireycidir… Bu duruş, bu hissediş sonradan kazanılmaz.


– Şu anda TKP bünyesinde siyaset yaptığını biliyoruz. Şöyle bir soru sorabilir miyim, sen ordudayken de kendini ‘yurtsever’ olarak tanımlıyordun, şimdi TKP bünyesinde de öyle… Bu iki yurtsever tanımlaması farklı referanslara mı sahip yoksa sonuçta ikisi de aynı anlama mı geliyor? Daha açık sorarsam, ordu mensubu yurtsever Murat Papuç’la sosyalist yurtsever  Murat Papuç arasında bir fark var mı?
– Basit bir kesişme noktası şöyle var; Ordu mensubu subayların geldiği köken, daha önce de belirttiğim gibi genelde orta gelirini altında yer alan işçi ve emekçi kesimden ailelere dayanıyor. Belki bunlar orduya alındıktan sonra devşirme mantığı ile asıllarına yabancılaştırılmaya çalışılıyor, kapitalist sistemin sunduğu kolaylık ve avantajlarla sisteme adapte edilmeye çalışılıyorlar ama yine de özleri bu kesimlere dayanıyor; sınıfsal temelleri emekçi. Ben de emekçi  bir aileden geliyorum; Buluşma noktası budur. Ayrıca da bu ülkeyi seviyorum. Bugün ülkeyi sevmek milliyetçilerin tekelinde olan bir şey olarak düşünüldüğü için utanç haline geldi; ama hayır ben bu  ülkeyi seviyorum. Ben bu ülkenin emeğini seviyorum. Ailemin de içinde olduğu emek veren insanlarını seviyorum.


– Bu arada kendin için de başka bir tanımlamaya gerek duymuyorsun değil mi? Sonuçta sen de bir emekçisin…
– Kesinlikle. Solcuların yurtseverliğe bu kadar irite bakmalarının nedeni aslında ‘Ülkemi seviyorum’ demenin referanslarının ülkücülük ve milliyetçilikle özdeşleştirilmesinden kaynaklanıyor. Bizler de bu ülkeyi sevmiyor muyuz, bu yurdu sevmiyor muyuz? Bunu dile getirmenin tek yolu faşistlerle aynı kefeye konmak neden olsun. Hayır ben bunu kabul etmiyorum. Ülkemi seviyorum ve nasıl ordudayken bu konumlamada kendimi emekçi olarak ve emekçilerden yana biri olarak görüyorsam, şimdi de öyle görüyorum. O zaman da yurtsever kimliğimle mücadele ediyordum, şimdi de… Burada kilit sözcük emektir; insan emek verdiği şeyi sever; aynı şekilde sevdiği şeye emek verir.



– Anladığım kadarıyla sizin kuşağınızın daha yurtsever,  ordunun da sizin döneminizde nispeten daha halk ordusu  niteliğine olduğunu söylemeye çalışıyorsun.  Şu anki durum ilişkin kaygılarını da kitabında şöyle dile getiriyorsun “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şu andaki emir-komuta kademesi bilmelidir ki, eğer halk ordusu karakteri tamamen ortadan kaldırılır ve ordu profesyonelleşirse, toplumda, halk nezdindeki meşruiyeti de tamamen ortadan kalkar. Şirketleşen bir ordunun kurumsal varlığını ister Atatürkçülük, ister vatanın bölünmezliği ile, ister başka bir şeyle açıklayın, bunun en küçük bir değeri olmaz” Budan sonda bu sürecin emperyalizmle bağını açıklıyorsun:“Karşı çıkılan süreç, açıktır ki bir NATO dayatmasıdır. Bir Avrupa Birliği dayatmasıdır. Anadolu devrimini gerçekleştiren silahlı kuvvetlerin zamanında işgalci güçler olan emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda politika üretmesi ve kendini şirketleştirmesi de ne kadar hazindir” Sonrasında da, bu süreçten TSK’nın birebir sorumlu olduğunu belirtiyorsun: “Ne yazık ki, TSK’nın komuta kademesi Türkiye’nin AB kapılarında düştüğü durumdan birinci derecede sorumludur. Bu bir tarihsel sorumluluktur. Bu ülkeyi daha bağımlı, daha onursuz, daha yoksul hale getirecek, egemenliğin Brüksel’e devredileceği bir süreçten söz ediyoruz. TSK’nın komuta kademesi bu sürecin motor güçlerinden olmuştur.” Peki bu süreç önlenebilir miydi; yada önlenebilir mi? Bunun için ne yapılabilir?
– Bu sistem içinde hiçbir şey yapılamaz. Ordunun şu andaki konumuyla, şu andaki işbirlikçi konumuyla, NATO’ya bu derece bağımlı bir yapıyla hiçbir şey yapılamaz. Türk Silahlı Kuvvetleri şu andaki konumuyla, şu andaki göreviyle, misyonuyla, her şeyiyle kapitalist düzenin kollayıcısıdır. Uluslar arası sermayenin koruyucusudur. Bunun çetesi direkt emperyalistler için işbirliği yapmaktadır. Bunun çetesi bütün tesislerini, askerlerini, bütün imkanlarını, ülkenin yavrularını, çocuklarını, halkının emeğini, vergisini, her şeyini emperyalizmin çıkarları için kullandırmaktadır bugün.


Bunlara askeri üs vermektedir. Bunun başka türlü açıklaması yoktur. İnsan bunu fark ettiğinde gerçekten bir şeyler yapmak istiyor. Ben de ilk fark ettiğimde, başlangıçta umut ederek, gerçekten bir şeyleri değiştirebileceğimi düşünerek mücadele içine girdim. Ama yaşadıklarım sonucunda gerçekten bir şey  yapılamayacağını kabul etmek durumunda kaldım; Ödediğim bütün bedeller, çektiğim acılar, işkenceler, dışlanmam, yalnızlaştırılmam bir yana, bir de hain damgası yiyerek ordudan ayrılmak zorunda bırakıldım.  Ama bana kimse şunu diyemez: “sen de suçun parçasıydın, sen de suçlusun”. hayır bunu kimse diyemez. Ben suçlu olmamak için elimden geleni yaptım, bedel ödedim. Şöyle bir şey var; “ben emir kuluyum, ne yapabilirim ki, benim üzerimde komutanlar var” hayır bunu kimse söyleyemez O üniformayı giyip, zorunlu veya zorunlu olmaksızın o tüfeği eline alan, o kazandan yemek yiyen  herkes sorumludur, herkes suçludur. Bir şey yapmayıp bir de bana hain damgası vurabiliyorlarsa bu insanlar benim de onların karşısına dikilebilme hakkım vardır.


– Peki Ordu içinde gruplaşmalar da var mı? Farklı ekipler mesela?
– Evet bazı ekipler var ordu içinde. Ama ideolojik olarak farklı değiller bunlar. Hepsi kapitalizmle bütünleşmişler. Ekiplerden birisi başa geldiği zaman, beslendiği kanalı ve çıkar grubunu değiştireceği anlamında bir ayrılık yok aralarında. Sadece grupların, işlerini daha  kolay görebilmek için kendi çevresinde oluşturduğu ilişkiler ağı ve bütünleştiği bir çevre olarak ekipleşme durumu vardır. Örneğin bu ekiplerin kimileri, işlerini daha rahat göreceklerini düşündükleri için, onlarla ortak çıkarları olduğu için ulusal sermaye ile işbirliği içindedirler, onlarla yakınlık kurmuşlardır; kimi de daha liberal, küresel sermaye ile iç içedir; ama bunların hiç biri ideolojik olarak farklı gruplar değillerdir. Bunlar taa üsteğmen, teğmenken  birbirlerini tanıyorlar, birbirlerine güveniyorlar; ondan sonra orgeneralliğe kadar birbirlerine destek oluyorlar. Böyle bir ekipleşme var.


– Yasadışı işlemlere, haksızlıklara, adaletsizliklere ve adalet eliyle işlenmiş cinayetlerin saklanmaya  çalışılmasına suskun kalamadım. Peki suskunluğunu bozman neyi değiştirdi?
– En azından beni değiştirdi. En azından yakın çevremde, birebir tanımladığım çerçeve içine giren herkeste bir daha bunu yapma cesaretini gösterememe sonucunu doğurdu.


– Suskunluğunu bozman, bağımsız bir kimlikle değil de  TKP kanalıyla oldu. Yani bir Parti kimliği içinde kendini ifade etmeye başladın; o şekilde yayınlar yaptın; o çevrenin kanallarından sesini duyurmayı tercih ettin; Bu bir gereklilik miydi yoksa, gerçekten TKP’nin senin için en doğru yer olduğunu düşündüğün için mi böyle davrandın?
– Bir kere ordudan ayrılmadan yıllar önce, akademik eğitim almaya başladığım dönemde, siyasetle ilgili  olarak da bilinçlenmeye başlamıştım. O gözle, yaşadıklarımla ilgili bir karşılaştırma yaparak bütün siyasetçileri, siyasi partileri gözlemlemeye başladım.


– Tabii sosyalist partilerden bahsediyorsun burada değil mi? 
– Evet tabii ki… Bu gözlem sonucunda gördüm ki, her birinin hem olumlu hem olumsuz tarafları var. Şimdi ben Türkiye Komünist Partisine girdim diye ‘onun her şeyini kabul ediyorum, her şeyini benimsiyorum, her konuda aynı düşünüyorum’ diye de bir şey yok zaten. Benim için keskin söylemler önemli değildir. Partilerin adları yeterli olmayıp kadroların kimlerden oluştuğu, bunların örgütsel yapılarının nasıl olduğu önemlidir. Bu güne kadar yaptıkları eylemlerin söylemleri ile doğru orantılı olup olmadığı, bugüne kadar olan iddialarına ulaşmak için gerekli birikime sahip olup olmadıkları, bunlar önemlidir. En azından eylemsel olmasa bile, teorik zeminde geçmişleri ile tutarlı olup olmamalarıdır.


– Sevgili Murat, şimdi biraz daha ‘derin’ mevzulara girelim istiyorum. Senin ‘Derin Devlet’ ve Kontr-gerilla’ üzerine de birtakım yazıların var. Bu konuda oldukça açıklayıcı bilgiler veriyorsun. İnsan vücudunun dışardan gelen mikropların saldırısına karşı nasıl bir bağışıklık sistemi varsa ve bu yaşamını sürdürmesi için gerekliyse, devletlerin de dış tehditlere veya varlığını tehdit eden beklenmedik tehlikelere karşı böyle bir savunma refleksinin olmasını doğru bulanlar ve bu şekilde ‘derin devleti’ meşrulaştıranlar var. Bunlar sorunun ‘derin devlet’ olmadığını, derin devlet adına hareket eden bazı çetelerin olduğunu söylüyorlar. Bir kesim de ‘derin devlet’i yurt dışındaki istihbarat örgütlerinin Türkiye içindeki uzantıları olarak değerlendiriyor. Senin bu konudaki görüşlerin nelerdir?
– Ben günümüzde ‘Derin Devlet’ olarak ortaya çıkan olguyu, şu anki sermaye düzeninin, kendi çıkarları doğrultusunda teşkilatlanması olarak görüyorum. Bunun oluşum sürecine baktığımız zaman, eğer bu buysa, yani bu sermayenin kendini korumak üzere gerçekleştirdiği bir oluşumsa, bu oluşumun bütün işlevi de bu sermaye düzeninin sürekliliğinin sağlanması olacaktır şüphesiz. Bu anlamda tehlike olarak adlandırılan da en başta ‘bu düzeni değiştirmek’ söylemi ile ortaya çıkan her türlü faaliyet ve girişim olacaktır. Bu düzenin değiştirilmesine yönelik her türlü risk kendisine yöneltilmiş bir tehdit olarak algılanacaktır. Şimdi ‘derin devlet’ adı altında farklı tarifler yapılıyor, bunların hiçbirisi ‘derin devlet’ değil aslında. Hepsi devlet. Çünkü ortada kendisini ‘derin devlet’ olarak tanımlayan ne bir grup var; ne bir  kavga var; ne bir kimlik var; ne de süreklilik söz konusu. Bu düzenle kendisi arasında çıkarsal bağ kurup, bu düzene karşı tehdit olarak algıladığı bir durumda faaliyete geçen herkes kendini ‘derin devlet’ olarak tanımlayabiliyor. Ben bunu devlet için yaptım diyebiliyor. Bu anlamda bir günlük bile derin devlet olabiliyor; Bir yıllık da olabiliyor, üç yıllık da olabiliyor. Göreve başladığından görevden ayrılana kadar da olabiliyor.On sene öncesinin derin devletiyle, geçen haftanın derin devletiyle, üç ay sonra oluşacak derin devlet aynı şeyler değil.


– Derin devletin bir sürekliliği yok yani?
– Evet; o dönemin o zamanın gerekleri neyse bir araya gelip o refleksleri oluşturabilen gruplaşmalardır bunlar. Bunlar için de, sadece bir on yılda yada yirmi yılda değil, çok çok öncesinden, devletlerin daha  oluşum sürecinden itibaren  saklanmış refleksler vardır. Şöyle bir örnek vereyim: Birisi bir cinayet işledi bu türden diyelim; karakola geldi; karakoldaki polis aynı ideolojiden olduğu için, onun tutuklama teskeresini imzalamadı; O polisin o tutuklama tezkeresini imzalamaması o anda o adamı ve polisi direkt derin devlet yapar. Günlük dediğim, anlık dediğim olaylar bunlardır. ‘Derin devlet’ dediğin  kimdir diye sorulduğu zaman ise buna, şu insan, şu kadro, şu ordu, şu karargah diye cevap vermek mümkün değildir. Bu refleksleri üretmek, sistematize hale getirmek için ‘Milli Güvenlik Akademisi’ kurulmuştur. Milli Güvenlik Akademisi’nde bütün devletin  en üst düzey bürokratları, baskı grupları, gazetecisi, sanayicisi, siyasi partilerin temsilcileri, müsteşarlar herkes toplanmaktadır. Bunlar çeşitli senaryolar yazmakta ve bu konuda similasyonlar yapmaktadırlar. Mesela bu senaryoya bir örnek;  ‘şu anda İstanbul’da bir ayaklanma olursa ne yaparsınız’? Herkes o anda o senaryo üzerine bir similasyon yapar. Gazeteciyse haber yapması, söyleşi yapması beklenir; Parti temsilcisiyse o konuda bir konuşma yapmasının iyi olacağı söylenir. Ordu komutanı der ki ben bu konuda bir birlik oluşturacağım der;  Sanayici der ki ben de diğer iş adamları ile birlikte bir araya gelip bir basın açıklaması yapacağım der; o refleksler o toplantıda ekilir yani. Bunun için her yeni olayda, her yeni tehdit söz konusu olduğunda tekrar toplanmak gerekmez; yapılabilecekler herkes tarafından önceden bilinir ve tehlike ortaya çıktığında da refleks olarak ortaya konur.


– Hrant Dink cinayeti için de bu söylediklerin aynen geçerli değil mi?
– Tabii, aynen. Hrant Dink cinayetinde de kimsenin çıkıp da ‘sen şunu söyle, ben bunu söyleyeyim’ diye yeniden bir karar mekanizması oluşturmalarına gerek yoktur. Çünkü o refleksler, o tohumlar ekilmiştir zaten. Bu oluşumlar içinde doğal olarak bir de insan unsuru var. Bu arada kontrgerilla ile bu insanların da karıştırılmaması gerekir. Polat Alemdar gibi, park mafyası tipler değildir bunlar.


– Şunu mu anlatmak istiyorsun; Ogün Samast gibi karakterler ve kontr-gerilla çok farklı şeylerdir. Bunların her ikisi de sisteme hizmet ederler ama kontr-gerilla çok daha farklı, organize olan, sürekliliği olan bir şeydir mi demek istiyorsun? Kontr-gerilla konusuna daha sonra da ayrıca değineceğiz ama bu bağlamda aradaki farkı ortaya koyabilir misin?
– Kontr-gerilla kendisini böyle tanımlamasa bile, gördüğünüz zaman şaşırılacak özelliklere sahip, gayit iyi görünümlü, eğitimli, üç, beş lisan bilen, sinemaya, konserlere giden, normal aile yaşantısı olan düzgün  insanlardan oluşur. “düzgün insan” lafını tırnak içinde söylüyorum, şu manada; öyle kıllı, mıllı,  kokan, kaşınan adamlar değillerdir kontr-gerillalar. Derin devlete dönersek, derin devlet adına belli reflekslerde bulunan insanlar önceden belli bir yapılanma içinde kendilerinde belli refleksler ekilmiş, oluşturulmuş insanlardır. Ortam oluştuğunda bu insanlar o refleksleri kendiliğinden gösterirler. Yeniden emir almaları yada onlara her seferinde tekrar şunu yap, bunu yap demeye gerek yoktur. Hiç kimse şunu demez yani; sen gidip şu kişiyi öldüreceksin; şu kadar parayı şuradan alacaksın; şöyle gideceksin, şu arabaya bineceksin gibi şeyler söylenmez bunlara.


– Bunu yapabilecek kişileri bulmak zor mu peki?
– Türkiye’deki ideolojik ortam ve sosyal dokudan dolayı bunu yapabilecek insanları bulmak hiç zor değildir. Yüzlerce, binlerce, onbinlerce kişi vardır bunu yapabilecek. Bu arada şunu belirtmek istiyorum,  91’den önceki derin devlet faaliyetleri ile bugünkü faaliyetler arasında fark vardır. 91’den önceki derin devlet faaliyetleri daha profesyonel kadrolar ve konr-gerilla tarafından yapılıyordu ve iz bırakılmıyordu. Mesela Uğur Mumcu cinayeti böyle bir cinayetti. Şimdi bu profesyonel kadrolara gerek kalmıyor; yok edilecek kişiler önceden tespit edilip hedef haline getirildiği için ve bu konudaki refleksler de daha önceden topluma ekildiği için, o hedefi gören ve kendisine misyon edinen herhangi bir kişi de çıkıp o cinayeti işleyebiliyor. O kişiyi öldürmeyi kendisine görev edinebiliyor. Mesela Ogün Samast örneği; özellikle onu bir örgütün yada kurumun görevlendirdiğini, ona sen şöyle yapacaksın, şu kişiyi öldüreceksin dediğini hiç sanmıyorum. Bildiğim için değil ama genelde böyle olduğunu düşünüyorum; Kahvede, okey masasında sohbet ederken biri çıkıp “Ulan sen ne biçim delikanlısın, Hrant Dink diye bir adam var şöyle şöyle yapıyor, Türklere karşı şu şu sözleri sarf ediyor’ dediğinde diğeri silahını alıp o kişiyi susturmayı, öldürmeyi kendine görev edinebiliyor. Yada ne bileyim haberlerde de belirtildiği gibi “bak bu adam Ermenilerin Atatürk’ü gibi bir adam, sen bu adamı öldürürsen kahraman olacaksın’ diyor bir arkadaşı, Ogün Samast da alıyor silahı eline, kahraman olmak için yola koyulup Hrant Dink’i öldürebiliyor. Artık  bu hale getirildi bu işler. Bu yüzden de çok acemice ve iz bırakılarak yapılıyor; failleri bulmak zor olmuyor; bağlantılar tespit edilebiliyor. Ama 91 öncesi böyle değildi. Dediğim gibi, derin devlet faaliyetleri daha profesyonelce yapılıyordu..


– Peki Ogün Samast gibiler ve Derin devlet arasında organik bir bağ yoksa, bu ilişkileri refleks olmaları dışında  nasıl tanımlamak mümkündür? Bunu biraz daha açıklayabilir misin?
–  Bunun için, o başta belirttiğim, bütün bu faaliyetleri sistemize eden Milli Güvenlik Akademisinden Ogün Samast’ın okey masasına kadar olan kurguyu kaçırmamak gerekiyor. İçerde organik olmasa bile  kurgusal bir bağ var. O kurgusal bağ da, başta kontr-gerilla dediğimiz profesyoneller, müsteşarlar, bürokratlar, parti temsilcileri, örgüt liderleri, baskı gurupları ve nihayetinde Ogün Samast gibi bireyler arasında bulunmakta. Ama dediğim gibi bunlar arasında kesinlikle organik bir bağ bulunmadığı için görünürde birbirleri ile bağlantıları da anlaşılamıyor.


– Buradan başka bir konuya geçmek istiyorum. Bu kurgusal bağ içinde yer alan yada kullanılan insanların daha önce yasa dışı, hatta adi suçlardan yargılanmış kişilerden olması konusu var bir de; kimilerince bu çok doğal karşılanıyor; örneğin geçenlerde NTV’de Can Dündar’ın yönettiği bir programda eski MİT görevlilerinden Nuri Gündeş, bunu meşru kılmak istercesine, ‘İsrail’in bu tür faaliyetler için  hapishanedeki mahkümları kullandığını’ söyledi; Bizde de buna örnek olarak Abdullah Çatlı var mesela; Derin Devlet’in bu tür suçlu insanları kullanması konusunu sen nasıl değerlendiriyorsun?
– Şu andaki bürokratlara veya statükoyu sağlayan herkese baktığın zaman ‘bunun zaten olması gereken’ olduğunu teslim ediyorlar hepsi. Olmalı diyorlar; ama bunların şikayeti ne biliyor musun, bunların acemilik yapması, yakalanmaları, ortaya çıkmaları, işleri ellerine yüzlerine bulaştırmaları… Öyle bir ön kabul herkeste var. Hukuksuzluk sistemin dayanağıdır zaten. Asıl sorun ise  Hukuk devletinin olmayışıdır. Çünkü ortada bir hukuk devleti olsa, herkes hakkını alır; eşit ve adil muamele görür; aynı imkanlardan aynı şekilde faydalanır ve hak, hukuk, adalet herkes için sağlanır ve ortada bir sorun olmaz. Oysa ortada bir sorun var, hukuksuzluk, adaletsizlik var ki insanlar bununla mücadele ediyorlar, sistemi değiştirmek istiyorlar. Bu anlamda  hukuk dışı yöntemlerin veya kişilerin sistemin sürekliliğinin sağlanmasında kullanılması aslında, sistem için zaten olması gereken bir şeydir. Onun Hukuk dışı yapısının bir gereğidir zaten..


– Dokunulmazlıklardan bahsederken hep milletvekili dokunulmazlığı tartışılır Türkiye’de, oysa bir de Bürokratların dokunulmazlığı var öyle değil mi? Daha da önemlisi, ‘Devlet Sırrı’ adı altında olayların dokunulmazlığı, sorgulanamazlığı var. Ayrıca Türkiye’nin problemi suçluların bilinememesi, bulunamamasından çok, sorgulanamaması, yargılanamaması, cezalandırılamaması, bu da bir gerçek. Adresler biliniyor ama kimse kapıyı çalmak, hesap sormak konusunda gerekli iradeyi göstermek istemiyor… Sen ne dersin bu konuda?
– Bu konuda ilginç bir örnek geldi şimdi aklıma; Güneydoğuda bir suçtan aranan bir kişi vardı; adresi, karakolu, yeri belliydi; bulunması 11 sene sürdü. Kahramanmaraş katliamına katılan ast subaylardan birisi 20 yıldır görev yapıyor orduda, adresi belli; 20 yıl sonra mahkeme kararıyla genelge yazılıp, bizim orduda böyle bir personel görev yapmamaktadır denildi. Sanırım bu örnekler her şeyi açıklıyor…


– Derin devlet konusunu az önce ele aldık ve buna ilişkin olarak kontr-gerilla konusuna da kısmen değindik; ama ben son olarak kontr- gerilla konusunu bir kez daha irdelemek istiyorum. Kontr-gerilla faaliyetleri gerek dünya gerek Türkiye gündemine ilk nasıl oturmuştur ve bugün gelinen süreç nedir?
– İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Sovyetler Birliği, nazizmin ve faşizmin tasfiyesindeki rolü sayesinde bütün dünyada büyük bir prestij kazanmıştı. Bu sayede komünizm her yerde duyulmaya ve yayılmaya başlamıştı. Bu tehlikeye karşı NATO, bir anlamda sosyalizmin etkinleşmemesi adına kendi hükümetlerinin dahi haberi olmadığı bir yapılanma çıkarmıştır ortaya. Çok ilginçtir bu yapılanmada nazizmin yani faşistlerin verdikleri taktikler ve altyapılar vardı. Bu yapılanmalarda görünen ve ileri sürülen amaç işgal öncesinde ülkenin savunulması için gerekli hazırlıkların ve örgütlenmenin yapılmasıydı. Ama bu yapılar öyküsel işgali beklemediler. Olası işgal senaryoları ve öyküleri yaratıldı ve bu senaryo içerisinde gördükleri ilericileri yok ettiler veya yaptıkları sabotajları ilercilerin ve solcuların üzerine yıktılar. Bu ekipler profesyonel askeri kadrolardan oluşmakla beraber toplum içerisine de nüfuz ederek ideolojik olarak yandaş olduklarını eylemlerinde kullandılar. Ayrıntıya girmeden bir kısa hatırlama yaparsak son yirmi yıldır deşifre edilen veya adı geçenler faşist siyasi oluşumlarla veya güvenlik güçleri ile ilintililer ya ağalar ya muhbir ya da mafya üyesi bu toplama baktığınızda. Bu örgütlenmedekiler emperyalizm ve kapitalist düzenin lağımındaki farelerdir ve düşman ilan edip yok ettikleri veya hedef gösterdikleri ise düşün adamları, akademisyenler, aydınlar ve sanatçılar. Yani bu karşı karşıya olmalar çok fazla tarif de gerektirmiyor. Bu düzeni korumak adına her türlü yolu kullanmayı kendisine mubah görenlerin karşısına da aynı kararlılıkla çıkan adalet, eşitlik, özgürlük ve insanlık adına mücadele eden devrimcileri düşman görenler alışık oldukları suçları birde gerici ideolojilerle bezeyip kahramanlığa soyunuyorlar.


Bu kirli ilişkileri ve suç ağını deşifre etmek, suçluluklarını ortaya çıkartmak önemli ama asıl olan emperyalizmle mücadele konusunda halkı örgütlemektir. Bu mücadelenin de yurtseverlikle yapılacağına inanıyorum.


FOTOĞRAF: Murat Papuç ve Çiğdem Şahin


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:


– ‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
– ‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– ‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
– ‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
– Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– Çocuk işçiler
– İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı? 
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

BİR CEVAP BIRAK