Bıraksak ya kürekleri

Dönem filmlerinde görmüşsünüzdür: Büyük, yelkenli gemiler varmış eskiden. Soylular, askerler ve mürettebat yukarıda olağan bir yaşam sürdürürken, aşağıda yüzlerce köle kürek çeker, geminin ilerlemesini sağlarmış. Çoğunlukla yere zincirlenmiş olarak ve kamçı eşliğinde çalışan bu insanlara forsa denirmiş.
Bizim memleket artık o büyük gemilere benziyor. Şu ya da bu biçimde zenginleşmiş bir grup insan ve onların akrabaları yukarda zevk-ü sefa içinde, halk aşağıda forsa…
1950’lerden beri zaten bir ticaret gemisiydi bu, Özal’ın “Benim memurum işini bilir” cümlesinin simgelediği toplumsal dönüşümle birlikte değişti, artık bir talan gemisi…
O yüzdendir ki “Babam sağolsun” operasyonuyla ortaya saçılan kir Sürpriz değil, buzdağının ucunu gördük sadece.
Biz kürekçiler dünyadan kopuk yaşıyoruz, özenle uzak tutuyorlar bizi olup bitenden. Gemideki hazineleri kim, nereye götürüyor, hangi mallar nasıl el değiştiriyor, tam olarak bilmemiz mümkün değil… Boğaz tokluğuna kürek çekmeye, gemiyi asla öğrenemediğimiz rotasında yürütmeye devam ediyoruz.
Ve bazen bir anlaşmazlık, derken savaş çıkıyor. Güvertede çarpışmalar, hatta katliam yaşanıyor. Dökülen kan tahtaların arasından aşağı sızıyor, terimize karışıyor, bedenlerimizi kaplıyor. Kan kokusu soluyarak, ölesiye çalışmaya devam etmek zorunda kalıyoruz.
Ve an be an kamçının şiddeti artıyor, tayınımız eksiliyor…
Bu köle düzeni ilelebet devam etmeyecek tabii ki… Edemez de zaten, bu, eşyanın tabiatına aykırı… Önemli olan nasıl biteceği: Kölelik mi sona erecek, yoksa gemi mi batacak?
İlki olursa biz de insanca yaşamaya başlar ve özgür oluruz.
İkincisi gerçekleşirse onlar cankurtaran sandallarıyla uzaklaşırken biz boğuluruz.
Yukarıdakiler halinden memnun, maddi hırslar yüzünden gözleri körleşmiş ve kana susamışlar; güce taptıkları için her savaşı sonuna kadar sürdürmek eğilimindeler, memleketi bırakın umursamayı, bizi görecek halleri bile yok…
Onlara bırakırsak gemiyi batıracakları kesin. İçlerinden bazıları bunun da farkında üstelik, mesela Başbakan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan -17 Aralık günü- gayet açık ifade etmiş: “Fenalığa fenalıkla mukabele etmek, husumeti artırır, kin ve nefreti körükler, insanı hem azapta bırakır hem kaybet-kaybet sarmalına sürükler”. Kendi ağzıyla itiraf ediyor: Şimdi savaşan iki taraf arasında bir işbirliği ve dayanışma vardı, hepimiz kazanıyorduk, bu gerginlik böyle devam ederse her iki kesim de kaybedecek, diyor…
Oysa asıl kaybeden biziz.
Onlar kardan kaybeder olsa olsa, biz ekmeğimizden, ömrümüzden veriyoruz.
Ve eksilmeye devam ediyoruz.
Artık dayanacak halimiz de kalmadı üstelik.
Çok geç olmadan, kendi tercihimizle bırakmamız lazım kürekleri.
Yoksa zaten devam etmeye mecalimiz kalmayacak.
Bu kan kokusu bizi de boğacak…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.