“Bu dertlerin çaresi var”

Sabah uyandıktan sonra, felsefeci, aynı zamanda içerisinde bulunduğu duruma adapte olmaya çalışırken, bir yandan da ‘rüyadan henüz uyanmış sıradan bir insan mı olduğunu; ya da uyumaya daha yeni başlamış ve rüyasında kendisini ünlü bir filozof varlığında gören özgür bir kelebek mi olduğunu’ anlayabilme çabası içerisine sürüklenmiş. Bunu takiben, Zhuangzi’nin ‘muhteşem rüya’ olarak tanımladığı düşü, hayat, düşüncelermiz ve gerçekler arasındaki ilişkiyi de odak noktası haline getirmeyi başarırken; bu sorgulama da nihayet, yüzyıllar öncesinden gelip zamanımıza değin uzanan bir yaşam felsefesi olarak kabul edilmiştir.

Günümüzde halen, yukaridaki düşünce temeline dayanan ve hayatı “büyük bir rüya” olarak tanımlayan bakış açısı, sıradan tecrübelerimizde de yüzleşmek zorunda kaldığımız endişeleri de kapsamaktadır. Hatta bu yaklaşım, rutin deneyimlerimizi ‘üzerimizde psikolojik ve fizyolojik değişimler yaratan, etken bir baskı mekanizması olarak’ kabul etmektedir. Görmüş olduğumuz güzel bir rüyanın ya da hayatta karşılaştığımız olumlu deneyimlerin, gönüllerimizde tarif edilmez bir yaşama sevincini aşıladığını, tabi ki hiçbirimiz inkar edemeyiz. Fakat durumun tam aksine, bilinçaltımızın yarattigi, o arzu edilmeyen kabuslarımız ya da günlük yaşantımızda önümüze aniden çıkıveren zorluklar ise ne yazık ki, içerisinde bulunduğumuz mücadele koşullarını daha da ağırlaştırırken, bizleri de bazen dayanılmaz bir strese doğru sürükleyen ana bir unsur olmaktan fazla öteye de gidemiyor.

Tanımlamasını stress olarak adlandırabileceğimiz bu baskılar, üzerimizde bazı psikosomatik (bedenin ruhu etkilediği) hastalıklar yaratmaya devam ederken; durumu fazla önemsemeyererek kendimizi çevre şartlarına adapte etmeye çalışmamız, içerisinde bulunduğumuz stresi hafifletebilecek bir çözum yolu da sağlayamıyor ne yazık ki. Bu aşamada, stresin üzerimizde yarattığı olumsuz etkileri kısaca özetleyecek olursak, belirlemelerimzde nihayet farkina varılabileceği üzere, ‘eğer, içerisinde bulunduğumuz güçlükleri aşmayı amaçlıyosak, kendimizi biran önce toparlamamız gerektiğini’ kolaylıkla görebileceğiz.

Şöyle ki, stres ‘bireyin kontrol edemediği duygusal çatışmalar’ olarak tanımlanmaktadır ve bu durumda, stresin şahıs üzerinde yaratgi psikolojik etkenler de ne yazık ki ‘bedendeki hormonal ve fiziksel dengenin bozulmasına’ yol açmaktadır. Etkileri kontrol altına alınmadığı sürece yoğunluğunu zamanla daha da arttıran bu değişim böylece, ilerleyen zaman içerisinde tedavisi daha da zor bir aşamaya ulaşmış olacak, üstelik psikiyatrik ve fiziksel hastalıkların meydana gelmesine de kesin bir çıkış yolu hazırlayacaktır.

Özellikle bazen, orta yoğunluk etkenliği seviyesinde karşilaşabilecegimiz ve genelde çevremizdeki koşulların değişmesi dolayısıyla meydana gelebilen stres, üzerimizde olumsuzluğu belirgin şekilde farkedilebilir, kişisel bir baskı mekanizması yaratmaktadır. Örneğin, katıldığımız bir yarışma veya sınav başarısızlığı, evlilik, boşanma, doğum, bir tanıdığın ölümü, işyerinde yüzleştiğimiz sıradan tatsızlıklar, bazen içerisinden çıkamayacağımız gerilim durumları yaratarak, sıradan hayatımızda ortalama bir etkenlikte hissedilir psikolojik baskılar oluşturabilmektedir.

Öte yandan, yukarıda örnekleri gösterilen tüm bu stres çeşit ve tanımlamalarına ilave olarak, belirli stres başlığı altında dikkate alabileceğimiz diğer bir gerilim durumu ise, ‘şahsın tecrübe ettiği belirli bir rahatsızlık ya da hastalık dolayısıyla meydana gelen fiziksel ve psikolojik çatışmalar’ olarak değerlendirilebilinir. Örneğin, ülser, kornik kalp hastalığı, tansiyon vb gibi rahatsızlıklar, belirli stres dolayısıyla meydana gelebilecek fiziksel güçlükler arasında sayılabilmektedir.

Fakat bazen, yaşam akışlarımız içerisinde hiç beklenilmeyen bir zamanda beliriveren şiddetli stres ise, geleceğe dair tüm planlarımızı o anda alt-üst ediverebilecek, yoğun bir psikolojik çatışmaya dahi yol açabilmektedir. Bu noktada şiddetli strese neden yaratabilir etkenlerden savaş, ulusal ya da yerel çatışma durumları; doğal felaketler; gönülden sevilen bir yakınımızın ölümü gibi güçlükler, örnek olarak gösterilebilinir. İşte böyle bir baskı yoğunluğu içerisindeyken ve yaşama bakış açımızın tüm sağlamlığına ragmen, tecrübe etiğimiz stres vaziyetini kontrol atına almayı başaramazsak, hayata ve kişilere karşı takındığımız tepkiler -ve dolayısıyla bütün yaşam akışımız- ne yazik ki olumsuz yönlerde değişmeye başlar.

Nihayet, yaptırım farklılığını kısaca değerlendirmeyi başardığımız stres kavramının bu aşamasında hatırlamamız gereken en önemli şey, ‘stres, stresi getirir’ deyişi olmalıdır. Özellikle kontrol altına alınmadığı sürece, şiddetini daha da arttıran gerilimlerimiz, sadece psikolojik bir çatışma yaratıcısı olarak değil, ama tedavisi zamanla daha da güçleşebilecek bedensel rahatsızlıklara da yol açan bir başlangıç noktası olarak görülebilir. Şöyle ki, üzerimizde yaratılmış psikolojik baskı, vücudumuzun hormonal dengesini değiştirir ve dolayısıyla gerilimli durumlara uyum sağlayabilecek bir savunma mekanizması olarak salgılanan farklı hormonlar, bedenimizdeki belirli organların işlevini hedefleyerek, sağlık sistemimizin bozulmasına yol açar. Bu denge değişikliğini ‘psikosomatik bozukluk ve duygusal uyarılma’ başlığı altında ele almak gerekirse; duygusal uyarılma kavramını ‘bireyin karşılaştığı duygusal, davranışsal, psikolojik ve fizyolojik değişiklikler’ olarak açıklayabiliriz. Özellikle, kalp atış hızı ve tansiyon seviyesi değişiklikleri; EMG (kasların elektriksel aktivitesi) kas gerginliği tutarsızlıkları; EEG (beynin elektriksel aktivitesi) hızlı beta aktivitesi değişimi; cilt durum değişiklikleri -örneğin aşırı terleme, sedef hastalığı, aşırı sivilce oluşumu- gibi karşılaşılan sorunlar, gastronomik hastalıklar, solunum bozuklukları, cinsellikle bağdaştırılabilecek bazı sorunlar, kas-iskelet bozuklukları gibi fizyolojik düzensizlikler, duygusal uyarılma ve stresin beden üzerinde doğrudan yarattığı tepkileri arasında yer almaktadır. Bu seviyede ne yazık ki, duygusal uyarılma vücudun bağışıklık sistemini yaygın olarak baskı altına alırken, bireyin savunma mekanizmasını da mümkün olabilecek en zayıf noktaya indirgeyebilmektedir.

Bu Dertlerin Devası Var Tabi ki…

Stresin yol açtığı hastalıkları ve olası psikosomatik bozuklukları kapsayacak tedaviler, kesinkikle mümkün olarak kabul edilmektedir ve üstelik bu tedaviler çeşitli çözüm yolları sunabilme esnekliğine sahip geniş bir iyileştirme alanını dahi kapsamaktadir. Fakat öncelikle niyet edilen tedavi akışında atılması gereken en önemli adım, tıbbi yardımlar aramak ve üzerimize hakim sorunu çözümleyebilecek ‘uzman’ bir doktor ile görüşmek olacaktır. Karşılaştığımız sıkıntılar gerek psikolojik, gerekse fizyolojik olsun, reaksiyonlarımızın iyileştirilmesi aşamasında seçeneklerimizi açık tutmak ve ihtiyacımız için öngörülecek tedavi planlarına sadık kalmak, daha ilk etaptan başlayarak atmamız gereken önemli bir tutum olarak kabul edilmelidir. Fizyolojik rahatsızlıklarımızın iyileştirilmesi yanında, stresin olabilir etkenliğni ileride de konrtol altında tutabilmemize destek sağlayabilir psikolojik ya da psikiyatrik tedavi olasılığını kabullenmek, hatta en azından konu uzmanı doktorlar tarafından uygulanılacak bilişsel davranış terapilerinden yararlanmak, hepimiz için önemli bir iyileşme seçeneği olarak görülmelidir.

Düşünüyoruz, Öyleyse varız!

Olumlu haber şu ki, günlük hayatta karşılaştığımız stress ve gerilimlerin etkisini en az düzeye indirmek bizim elimizde. Karşımızda dağlar kadar yığınlaşmış sorunların bulunması, bizleri, bu zorlukların arkasına saklanmaya itmemeli. Çünkü başlangıçta kolay görülen stresten kaçış yolları, zamanla ne yazik ki geri dönülmesi vakit alabilecek bunalım ve hastalıklara saplanmamıza davet çıkarabilir. İçerisinde bulunduğumuz çatışmalar her ne kadar ağır görünse bile, güçlüklerle mücadele aşamasında yapmamız gereken en önemli şey, engellemelerimizin üstesiden gelmek olacaktır. Yavaş yavaş, adım adım, birer birer… Fakat daha da önemlisi, sıkıntılarımızı aşabilecek gücü kendimizde bulabilmeyi amaçlıyorsak, öncelikle ‘olumlu düşünmeyi’ öğrenmemiz, yapabileceğimiz değişikliklere inanmamız ve kendimize karşı duyacağımız, sarsılmaz bir özgüveni aşılamamız gerekli yüreğimize.

Sonuçta, hayat bahaneler yaratarak, kolay kaçıs yolları içerisine saplanmaktan ya da, kendimizi günlük streslerin içerisinde boğup durmaktan ibaret değildir. Hayata bakış açımız, öncelikle hepimiz için, sağlık ve mutluluğu yakalamayı başarabilme amacını kapsamalıdır. Özellikle, yeryüzünde sadece bir kere yaşayabilme şansımızın olduğunu kendimize tekrar tekrar hatırlatırsak, yaşantılarımızı stresten arındırılmış başarılı şaheserler yaratarak güçlendirebileceğimizin de farkına o zaman varabiliriz. Olaylara karşı takındığımız tavırlarda ‘olumlu düşünce tarzını’ korumayı başardığımız anda, engellemelerimizi aşabilecek ilk adımı da atmış oluruz böylece. İşte böyle yapıcı bir bakış açısına sahip olduğumuz zamanda, zorlukların getireceği stres ve bunun uzantısıyla meydana gelen malum hastalıklarla karşılaşmak, bizim için sadece azim içerisinde yüzleşmemiz gereken, fakat kesinlikle tedavi edilebilir tecrübeler olarak görülebilecektir. Ve işte ancak böyle bir ruh durumu içerisine girmeyi başardığımızda, rüyalarımızda, dolayısıyla günlük yaşantımızda ‘mutlu bir kelebek olarak, etrafta tasasızca uçuştuğumuzu’ farkedebileceğiz. Thomas Edison’un öne sürdüğü gibi ‘İnsanoğlunun en büyük zayıflığı, ulaşmayı arzuladığı hedeflerden çabucak vazgeçmesinde yatıyor. Başarıyı sağlamanın en kesin yolu, her zaman için, şansımızı bir kez daha denemkten geçmektedir.’
Sağlıcakla kalın…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.