Bu dünyadan bir atlı geçti…

Bu dünyadan bir atlı geçti…

0
PAYLAŞ

Tıpkı hepimizin yaptığı, kendimizden kaçtığımız, kilometrelerce uzaklaştığımız gibi. O’na layık bir yazı yazamamaktan, O’nu tam olarak anlatamamaktan, çok uzun süren suskunluğunu fırsat bilip sahneyi boş bulur bulmaz atlamış sanılması korkumdan yazamadım. Ama vakit geldi de geçti bile.


Nasıl güçse ilk aşka başlamak, nasıl genzini yakar, yüzünü pembeye boyarsa aşığın, O’nu anlatmak da o kadar güç. İnsanları sınıflamak kolay gelir büyüklerimize, insanlarda bazen direklerle sembolize edilmek pahasına da olsa bu kalıplara sorgusuz “cuk oturuverirler.” O, kalıplara uymaz bir yüreği taşıdı yıllarca. O yüzden taşımak güç geldi çoğumuza.
     
Herkesin babası birdir, benim babam binbirdi. Çıra gibi yanan gözlerindeki sihrin büyüsüne tutkun yüzlerce güruh O’nu bir an bile usanmadan, aşkla senelerce dinleyebilirdik. Dergâha hizmetince eğri odun sokmayan Yunus’un erdemi, hikmetli pirinin eteğinde yıllarca ve sadece himmet bekleyen dervişin sabrıyla dizinin dibinde oturabilecek kadar meftun ederdi dinleyenleri.


Akçaeniş Köyü denince ilk akla gelenlerden olan, var olduğu kültürün bilinciyle donanan, her şeyi tam ve zamanında yapan insanlara özgü gönül rahatlığıyla dalınan doyumsuz uykulardan arta kalan zamanlarda doğaya ve insana hizmetten bir an geri durmayan, sevgisi de, öfkesi de adam gibi bir adamdı.



Kesin olmamakla beraber, 1930 – Serik doğumlu olduğu yazardı nüfus kâğıdında. Aşiret’in göçebe olduğu zamanlarda ailenin Serik’in Kaşdanlar Köyü’nde işlediği (ağaç işçiliği yaptığı) bir zamanda doğmuştu ağabeyleri gibi. Orada kendisi gibi, çocuk olamadan herif olan arkadaşlarıyla yad ederken o günleri, sanki çok bolluk içinde, sanki kafasına bit düşmemiş, sanki patlangaç, çelikçomak, uzuneşek oynayarak büyümüş bir çocuğun minnettarlığı resmi geçit yapardı gözlerinde.
 
Türk Folklorunun babalarından hocam Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ’e de taşımıştım O’na olan ilahi aşkımı ve inancımı. Bir bahaneyle geldiği Antalya’da babama koştu ilk fırsatta. Kendisi “Bir dönemi anlamak için bir hayatın sırrını çözmenin büyüsü”ne inanıyordu. Bu yüzden diz dize söyleşti babamla hayatı üzerine. Bu söyleşmeden sonra O’na göre; “Varlık içinde yoksul yaşamaktan, haklı bileğinden gayrı hükümran tanımamaktan bir an bile pişman olmayan bir duruşu var”dı.


İlkokul üçüncü sınıfa kadar okuyabilmiş. 1938’de Atatürk öldüğünde 2. sınıftaymış. Bu tarihte okula giderken saçını anasının sındı denen, demircilerin yaptığı ve keçilerin kırkımında kullanılan ilkel bir makasla kestiğini anımsıyor. Aksu Köy Enstitüsü açıldığı zaman üç kez başvurmuşlar ama her seferinde “Kadro doldu” yanıtını almış ve haklarını da arayanları olmamış.  O’ndan sonra okuyanlar öğretmen veya sağlık memuru olmuşlar. Çocukluğunda arkadaşları çelik, gazık, aşık, boncuk, pirle oynarken, cırlağa dönderirken O sohbet eden büyüklerin sohbetini dinlermiş. 


Bu arada okuldan da ayrılınca kendi deyimiyle “çarıklı” kalmış, canını dişine takıp küçük kardeşini hukuk fakültesinde okuturken okuma sevdasını bir başka bedende yerine yatırmış adeta. O zamanları; “günlük değil saatlik yaşadıkları bir dönem” diye tanımlıyor. Köyde pek akrabaları olmadığı için köy muhtarı ve ileri gelenlerinin babasını köyün angarya işlerinde kullanmak ama haklarını da yemek istediklerini, babasının da eğilmemesi nedeniyle köyde dışlanmaya çalışıldıklarını, bu yüzden kavga ve tatsızlıklar yaşadıklarını anlatıyor. Bunun dışında yaşadıkları bu tepkilerde köyde varlık, misafirperverlik, görgü ve bilgi bakımından ayrıcalıklı bir yere sahip olmalarının diğerlerinde yarattığı hoşnutsuzluğun da büyük rolü olduğunu belirtiyor.
 
Yüce dağ başında bi çam oturur
O çam bizim yaylamızın başudur.
Yağmır yağar şipirdeşir dalları,
O da bizim ale ( ela) gözün yaşudur…. (Tahtacı ağıt gaydası)


Obaları 60 çadırdan oluşuyormuş, dedesi Dana Ahmat aşiretin Göğceli Boyu’nun reisiymiş. Bu köye gelip yerleşmeden önce Serik’in Kaşdanlar Köyü’nde kestikleri ağaçları işleyip tüccarlara kereste olarak satarak geçiniyorlarmış. Akrabalarının Akçaeniş Köyü’ne yerleştiklerini öğrenince dedesi aileyi toplayıp köye gelmiş. Hatta çoğu Türkmen Obasının anılarında geçen “Dedeme Antalya’da ( ya da filan yerde ) bilmem nerden nereye kadar tapulamayı teklif etmişler, dedem obayla konuşmuş da oba “Bizi burada sivrisinek yer!” diye kabul etmemişler” öyküsü babamın ağzında da dillenirdi. Yazın yaylada, kışın sahilde göçebe, yoksul da olsalar tasasız yaşayan aşiretin o zamanlar sahile yerleşme kâbusu hikâyesi aslı olsa da olmasa da bugün derin bir ah çektirir, anlatana da, dinleyene de.
 
Obada “Eline, beline, diline” ilkesi uyarınca davranılıp, emek ve hak esas olmak üzere çalışılır, artan zamanlarda da cem ve muhabbetlerle vakit geçirilerek sakin bir yaşam sürdürülürmüş. Ancak insanoğlunun genlerinde var olan hırs, öfke vb. olumsuz duyguların zaman zaman depreşmesi ya da kız kaçırma vb. gibi aile hayatını etkileyecek olumsuz durumlar sonucu kavga ve anlaşmazlıklar olduğu zamanlarda da bu sorunları mümkün mertebe resmi kanallara ulaştırmadan kendi aralarında çözerlermiş. Bu yerel mahkeme “Gürüf” denen küçük cem ayinlerinde görülür.
 
Aleviliğin temel anayasalarından biri olan “Eline, beline, diline sahip ol” ilkesi gibi “Yıktığın varsa kaldır, döktüğün varsa doldur, incittiğin varsa güldür.” esası uyarınca kavga eden, kırılan, küsen iki aile bu cemde bir araya getirilerek aralarındaki sorun haklının hakkı teslim edilmek suretiyle sessizce çözülür. “Hatır kalsın, yol kalmasın” sözünde özetlenen bu toplumsal kurallar kesindir. Kimse “Falanca küsmesin, filanca üzülmesin!” diye bu anlamda gördüğü düzeni bozacak davranışı gizleyemez. Eğer bu alınan toplumsal kararı taraflardan biri kabul etmezse bu kez en büyük ceza verilir, toplumdan dışlanırmış. Kimse toplumdan ayrı yaşayamayacağı için mecbur kabul edermiş. Dağ başında bir Tahtacı ailenin kibrit isteyecek bir kapının olmamasını düşünsenize! Bu düzen öyle muazzam işlermiş ki, can kaybına neden olan büyük olaylar dışında her küçük kırık yen içinde kalırmış. Bu nedenle neredeyse idam gerektiren olaylar dışında çatışmalar resmi kurumlara yansıtılmazmış.


Bunun dışında toplumsal yardımlaşma da son derece düzgün bir şekilde ilerlermiş. Mesela yoksul bir göçebenin işi bitmediğinde el üşüştürülüp “imece usulü” tamamlanır, ya da bir başkasının tek katırı öldüğünde hemen obada para toplanıp ona karşılıksız verilir, yarası sarılırmış.
 
Dağda orman arazisi içinde çalışacakları alana yakın bir yerde devlet arazisinde yurt tutup çadırlarını kurarlarmış. Bu yerleşim ile hem ortak yaşam, toplumsal ilişkiler ve yardımlaşma hem de can ve mal güvenliğini sağlanırmış. O zamanlar kereste işinde çalışan ve bu yolla geçinen 15-20 kadar Tahtacı Obası varmış. Obalar kendi içlerinde aşiret içinde bilinen adlarıyla ( Dana Ahmet Obası gibi), dışarıda ise iş yaptıkları tüccarın adıyla anılırmış ( Mursi ( Arap ) Obası, Gebizli Ali Bey Obası gibi).


Tahtacılar kışın kestiği ağacı yonup biçer, yaz boyunca kurutup taşınabilecek kadar hafifleyince de tüccara verirlermiş. Ağacın aldığı bu şekle “Lata” denir. Yani istenen ölçülerde biçilip kabuğu yonulup kurutulmuş, işlenmiş, kullanıma hazır kereste. Ağacın aralarından hava geçecek ve güneş ışığı alacak şekilde kafes şeklinde sıralandığı düzeneğe “Çandı”, bu çandıların topluca bulunduğu yere de “İskele” adı verilir. Keresteler kullanılacağı yere göre; 14×28 – 13×26 – 15×15 ya da 4’lü, 3’lü 2.5’lu gibi ölçülerde kesilir, uzunluk ölçüsü birimi olarak da “Arşın” kullanılırmış. İşlenen keresteler katırın taşıyabileceği ağırlıkta ise katırlarla,  yoksa suyolu ile Çetince Çayı gibi coşkun çağlayan suların aktığı, çaylarda taşınır, denize ulaştırılırmış. Keresteler katırlarla 2-3 saatlik yola götürülür, bir katır en fazla 40’ardan 80, katır güçlü ise 50’şerden 100 bazen 120 kiloluk iki lata taşıyabilirmiş. Herkes kestiği keresteyi tüccarın kâtibine teslim eder sonra katırlarla Antalya’ya gidip tüccarla hesap görürlermiş.  Paralarını ve bu parayla da evin ihtiyaçlarını,  evden verilen ısmarıçları ( sipariş ) alırlarmış. Her şey sandıkla, bol bol alınır, kalabalık oldukları ve sık sık şehre ya da bir yerleşim yerine ulaşılamadığı için stoklanırmış. Sandık ve çuvallarla aldıkları pirinç, helva, şeker, gibi ihtiyaç maddelerini getirdiklerinde obada özellikle çocuklar arasında bayram yaşanırmış. O zaman kazandıkları paraların adı da mecit, iryal (riyal)miş ki bu paranın ihtiyaçlardan artanıyla kırklık veya takım altını alıp yastık altına da atanları olurmuş. Tüccara verilen kerestelerin de Suriye İran gibi ülkelere gönderildiğini duyarlarmış.
  
Bedensel olduğu kadar ruhsal olarak da yorar onları yaptıkları bu iş. Bir ağacı topraktan, bir canı doğadan koparmanın yürek sızısıdır yaşadıkları. Ama diğer yandan insanın doğumundan ölümüne kadar her şeyinde kullanılan bir mucizeyi insanlara sunmanın, onu kaleme, kitaba, kemikleri ısıtan sıcağa ve ışığa, kısacası umuda dönüştürüp geleceğe ulaştırmanın haklı onuru yüreklerindeki acıyı azıcık dindirir. Bu vicdani sorumluluktandır ki; benim babam yıllarca bıkıp usanmadan en çok ceviz olmak üzere ağaçlar dikti, bilmediği yerlere ve insanlara can aşıladı. Orhan Alkaya’nın Arif Damar için dediği; “Tavlasındaki son kısrağı tabiata koşan kamçısız süvari.” gibi.


ALTIM ÜSTÜM KAÇ KURUŞLUK, EFSANEYİM EFSANEYİM…


Babam okumaya öyle meraklıymış ki, üçüncü sınıfa kadar kazandığı okuma becerisini geliştirerek kendini yetiştirmiş.


            Âlim isen al kalemi, durma yaz,
 Cahil isen al çapayı durma kaz.
 Edersen âlime hürmet erersin mertebe,
 Edersen cahile hizmet, (burada hep “Çok af buyurun” derdi) dönersin merkebe dörtlüğünden hareketle başta evliya ve enbiya tarihini olmak üzere hep okurdu. İnsanüstü bir çabayla çalıştığı halde çok erken kalkar, ya kitap okur ya da TRT Antalya Radyosu’nda sabah 5-6 gibi yayınlanan “Bu Toprağın Sesi” programını ve O’na sayısız halk ozanı, araştırmacı ve düşünürü getiren, şimdi kendisi gibi felç olup aylardır dünyadan habersiz yatmakta olan dostu yapımcı Saffet UYSAL’ı dinlerdi. Bir de daha çok kendinden yaşça büyük ve tahsilli olmak üzere sözü dinlenecek insanları.
 
Bu okumalardan öğrendikleri ile dünyanın birçok ülkesinden araştırmacıları aydınlatır, Abdal Musa Dergâhına gelen canları duygu, düşünce ve insanca davranışlarıyla büyülerdi. Köye yeni gelen ve kalacak yeri olmayan her yabancı ona havale edilir, başta Alevilik olmak üzere önemli konularda bilgisine başvurulurdu. Gerek bilgisi gerekse yürekten yaşadığı inancı nedeniyle gelen dedeler tarafından “Gürüf” denen küçük yerel cem ayinlerini yönetmekle görevlendirilmişti. Mürebbilik adı verilen bu liderlik görevini her bakımdan hakkıyla yerine getiren belki de tek liderdi. Duaları onun kadar yaşayarak ve eksiksiz okuyan hiçbir Tahtacı görmedim. Ben Folklor Araştırmacısı olarak en güzel efsaneleri kendisinden derledim.


Ne mutlu O’na ki inancı, azmi ve güzel yüreği ile İnsan-ı Kamil yolunda çok önemli adımlar attı. “Âlim ile sohbet etmek lal-ü mercan, incidir, cahil ile sohbet etmek daima can incitir” dese de dergâhına mihman olan herkese ayırıp seçmeden bir derviş sabrı ve terbiyesiyle hizmet ederdi. Bundan olsa gerek dergâhına Alevi – Bektaşilerin ya da aydın insanın hayranlığını kazanmış, toplumun geniş kesimlerinde saygı duyulan, mesleğinde başarılı insanlar konuk olmuştu.
 
Bunlardan büyük ozan Hacı TAŞAN Keşan’dan asker arkadaşı olup dostlukları yıllarca sürmüştü. Âşık Hasan DEVRANİ, Ali İzzet ÖZKAN, Feyzullah ÇINAR, Ruhi SU, Muhlis AKARSU’dan Nesimi ÇİMEN’e, Ali Ekber ÇİÇEK’ten rahmetli Muharrem YAZICIOĞLU’na kadar saymakla bitmeyecek ozan ve değerle doyumsuz sohbetler edilip, dem devranlar sürülmüştü.  Onları öyle bir açlıkla dinlerdi, anlattıkları her cevheri öyle bir dikkatle içselleştirirdi ki bir süre sonra aynı dili konuşur olurlardı.


  Hayatının cahil diye tanımladığı gençlik ve orta yaş dönemlerinde yapamasa da ileri yaşında “Baba evladıyla, evlat da babasıyla gurur duyar” sözünü ilke edinip evlatlarını her bakımdan onurlandırır, sevgi ile sarmalar ve arkamızı karlı dağlar gibi direrdi. Her baba öyledir mutlaka ama kendisi için bir çekirdek istemez, bizden ayrı yemek bile yemezdi. 60’lı yaşlarda Bağkur’dan emekli olup maaş almak için Elmalı’ya gittiğinde oradan bir köfte yememesine kızar dururdu annem.


 BİR DERDİM VAR BİN DERMANA DEĞİŞMEM…


Köyün en zengin ve nüfuzlu ailelerinden birinin oğlu ve hemen hemen en yakışıklı delikanlısı “Köyün en ileri gelen, namdar, zengin ve ağırbaşlı ailesinin kızı diye tanımladığı annemi sevmiş daha 15 yaşındayken. Annem bu konuda yaşanan inanılmaz olayı ilk anlattığında tuhaf oldum. Kendisi bir gece uykudan gözyaşları içinde uyanınca annemin ablası, babamın yengesi olan teyzem gelip niye ağladığını sormuş babama. Babam da o zamanlar 6-7 yaşlarında olan annemi rüyasında dideği (gaga) kanayan yavru bir keklik olarak gördüğünü, O’nun kaderine yazıldığını sandığını söylemiş teyzeme. Ve gerçekten de yıllar sonra bu olmuş.


İki abisi ile iyi anlaşamadığı ve istetirse alacağı yanıtı bildiği için istetmeye cesaret edememiş. Anneme;
“İstettiğimde vermezlerse kaçar mısın?” diye sormuş. “Kaçmam” yanıtını alınca O’na meydan okuyup:
“-Kaçmazsan ben evlenicem o zaman” demiş. O da; “- Evlen” deyince biraz ona nazire yapmak için biraz da ailesi istediği için istemediği bir insanla ilk evliliğini yapmış. Ancak ilk günden itibaren mizaçlarının tutmaması üzerine bu evliliği ancak 8 ay sürdürebilmişler. Ayrıldıklarında eşinin kendisine minnet etmesi halinde geri dönebileceği yolunda haber göndermesi üzerine;


“Ölümü bir nimet,
Zalime minnet etmeyi de zillet” kabul edeceğini belirterek reddetmiş.
Daha sonra annemle tekrar görüşmüş, istetmiş, dedem 800 lira başlık istemiş. Babası bu parayı annemin babasına gönderince annemin babası, kendi rızası olup oğulları razı olmadığı için, bu işten haberi yokmuş gibi kaçmalarına göz yummuş ve kaçıp evlenmişler.


 Babası 3 kardeşmiş. Hasret Hüseyin ( Babası ), Deli Ahmet, Fatma Akın. Babaları öldükten sonra bu üç kardeş malları bölüşmüşler. Amcası Deli Ahmet kumara düşkünmüş,  kendi hissesini üttürmüş (kumarda kaybetmiş). Babamın babası, bizim dedemiz Hasret Hüseyin onun kumar karşılığı başkalarına sattığı arazileri yeni sahiplerinden, kız kardeşinin payına düşen yerleri de kendisinden satın almış.
Dedem babamdan sonra ikinci kez askerlik yapmış. Bunun nedeni şudur ki; Tahtacıların bazılarının kendilerini sürekli kıyan Osmanlı’ya asker ve vergi vermemek için Acem (İran) bazıları da Kıpti (Cingen) nüfusuna geçmiştir. Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk Türkmenlere Türk nüfusuna geçmeleri konusunda çağrı yaptığı, hatta zorunlu tuttuğu halde dedem gibi ayak sürüyen ve Türk nüfusuna geçmekte yaya davranan 4 ihtiyar ceza olarak 1954’te evlatlarıyla birlikte tekrar askere gitmişler.


 Babamlar 7 kardeşmiş. Aslında 14 hamilelik yaşayan, çocukları bazen ormanda ağaç biçerken doğurup pala, çaput ne bulduysa sarıp sarmaladıktan sonra ağaç kesmeyi sürdüren, olağanüstü dirayetli, Osmanlı bir kadın olan güzeller güzeli anası yani bizim Çakır Ebe’mizin sadece 7 çocuğu hayatta kalmış. Bunlar sırasıyla Ali, Hasan, Hamza, Ahmet, İbrahim Tanal Güler Atlı ve Sevim Şahan. Babam delikanlıyken iki büyük amcamız Ali ve Hasan ormanlarda tahtacılık yaparmış. Çok çalışkan olan ve ana babaya saygı, hürmet konusunda örnek bir insan olan babam köyde hem çiftçilik yapar hem de ana babasına hizmet edermiş. Bu tarihten itibaren babasından, sonradan birbirlerine düşmeleri için, mirasını yaşarken evlatları arasında adil olarak bölüştürmesini istemiş ama dedem bunu yapmamış. Mallar adil paylaşılmadığı için kırgınlıklar yaşanmış doğal olarak.


Aslında dedem babama 100 dönüm arazi verecekmiş. O sırada 2. Dünya Savaşı sürüyormuş. Tapuya gidip işlemleri yaptırmışlar, tam iş “tapuda takdir”  kısmına geldiğinde babası komşu Yavu Köyü’nden İzzet adlı bir arkadaşı gelip selam vermiş. Hal hatır sorup hoş beş ederken adam durumu sormuş. Dedem babama tarla vereceğini söyleyince adam yerel aksanla;
” – Ula ende nahal şey? Dünya yanıyoru. Yarın Hamıza askere geder, garı (karısı) hepicini alır geder” deyince dedem vazgeçmiş. “Etme baba, getme baba!” yok, ikna olmamış. O zaman babamın 15 dönüm hisseli arazisi varmış. 200 hisse olan bu arazinin 155’i dedeminmiş. “Baba hiç olmazsa ordan ver!” deyince ordan 35 dönümünü vermiş dedem. Dedem 1989’da vefat edince kardeşler arazileri rızalıkla paylaşamamışlar. En çok da kendi çocuklarının boğazından kısıp okuttuğu, savcı ettiği kardeşinin vefasızlığına üzülürdü. Çocuklarına ayakkabı almadığı, “Siz burada ayakkabısız durabilirsiniz ama O orada ayakkabısız, temiz elbisesiz duramaz dediğine yanar da yanardı. O’nun “Babam Dallas Çiftliği’nin sahibi de olsa beni okutup savcı babası olamazdı, babamdan hisseme ne kadar arazi düşerse size vereceğim” sözünü tutmamasından çok verdiği ama zay olan emeklerine yanardı. Savcı amcamızın iflas ettiği zamanlara tanık oldu ama kendisi felç iken duyduğu ölümünü anlayıp anlamadığını hiçbir zaman öğrenemedik. Dedemin ölümünden sonra kalan arazi ona haksız yere sahip olan iki kardeşine de yar olmamıştı.


ASKER YOLU BEKLERİM.. GÜNÜ GÜNE EKLERİM..
SEN GİT YARİM TALİME DE.. BEN BURAYI BEKLERİM.


1950 yılının ekim ayında tam 4 yıl sürecek askerlik görevine gitmiş. “Ağır bölükte, 1. numara jandarma eri” imiş. 3 ay sonra bölükteki arkadaşları dağıtım olduğu halde babam hem fizik hem de akli olarak iyi özelliklere sahip olduğu için kadrolu er olarak okulda bırakılmış. Arkadaşlarının gidişine askere gelişinden çok üzülmüş. Daha sonra yüzbaşıya kendisini de dağıtıma göndermesi için o kadar ısrar etmiş ki yüzbaşı kendisine kızıp;
“Seni Türkiye’nin cehennemi olan Yanıkkışla Cezaevi’ne göndereceğim” demiş ve Edirne’ye göndermiş. Fakat orada çekilen kura ile Keşan’a gönderilmiş. Orada süvari olmuş, at kontenjanı da olunca babasının gönderdiği 60 lira ile bir at almış. Keşan’ın o zaman sayısı 60 olan köylerinin hepsini öğrenmiş. Bu yılları; “Kral Faruk gibi yaşadım” diye anlatırdı. Gelirken atını bir arkadaşına 80 liraya satmış.


Daha yeni dağıtım olduğu, henüz atını almadığı zamanlarda askerliği Doğanca diye dağlık bir köyün karakolunda sürerken başından tuhaf bir olay yaşamış. Orası nispeten rahat bir yer olduğu için giyim kuşam, saç sakal bakımından rahatmış. Gayet fiyakalı ve zaten çok yakışıklı olduğu için hayli ilgi çekiyormuş. O köyde Hicazlı Cemal Çavuş diye anılan çok bilgin, dindar ve otoriter bir kişi yaşarmış. Köyde adı anılınca ağlayan çocukların sustuğu, saygın bir insanmış. Babamın farkında olan insanlarda biri olan bu kişi bir gün yakınlarına;
“- Şu çocuğa dikkat edin!” demiş. Bu çocuk bu havalede kirletmedik namus bırakırsa ben “Cemal Çavuş” adımı değiştiririm” demiş.
Köyün bir kuyusu varmış. Köylüler suyunu yerin 13-14 metre aşağısından çekilen, fundalıklar ve meşelikler arasındaki bu kuyudan alırmış.  Bu nedenle babam nöbet tuttuğu zamanlarda gittiğinde kuyunun başında hep birileri olurmuş. Terbiyeli bir insan olan asker babam getirdiği testiyi kuyunun yakınına bırakır, meşe ağaçların altına onlara arkasını dönüp otururmuş. Kuyuda olan kadınlar, gelinler, kızlar testiyi oradan alır, doldurup onun bıraktığı yere koyarlarmış. Bu 3 ay devam etmiş. Kurban Bayramı olan sıcak günlerden bir gün yüzbaşı izinli gidince yerine babamı vekil bırakmış. Bu sırada Hacı TAŞAN’la da beraberlermiş ve Hacı Taşan o sırada da içki içermiş. O gün gelip babama “tak” diye bir selam çakıp şöyle demiş;
“- Komutanım, izin verirseniz Hacı Taşan köleniz bir şişe rakı ( o zamanlar rakı şişeleri pütürlüymüş) yutacak!” Bütün yaşamı boyunca alkol, sigara ve kumar gibi kötü alışkanlıkları hiç olmayan babam da kendisine;
” – Ya Hacı, yüzbaşının ahlakı kötü, “Bak bak Hasgül’ün yüzbaşısı izinli gitmiş, jandarmalar karakolu meyhaneye döndermiş” derler” deyince O da;
“Oooo, Hamza Tanal kendini İsa, Tanrı sandı” diye dalga geçmiş. Bu arada köyün “Kâhya” denen zenginleri karakola sini sini etler, tatlılar göndermişler. Bu sırada karakolda beş er varmış. Babam kendisi gibi içmeyen bir er ile kalıp Hacı Taşan ve onunla birlikte içecek iki eri mutfağa göndermiş. İkisi karakolun önündeki dut ağaçlarının altını sulayıp atletcek oturmuşlar.
Bu sırada yanındaki arkadaşı babama heyecanla;
” – Hamza, Cemal Çavuş geliyor!” demiş. Korkudan dilleri boğazlarına kaçacakken hemen hazırola geçip buyur etmişler. Daha oturmadan söze başlamış Cemal Çavuş;
“- Evlat beni bağışla, senin günahını aldım” demiş babama. Korku yerini şaşkınlığa bırakmış.
” – Hacı Amca o nasıl söz? Biz kimiz seni bağışlayacak, hayır mı, otur hele soluklan?” demiş. Cemal Çavuş otururken sormuş;
” – Evli misin? Bekâr mısın? Kimin var kimin yok?”
” – Evliyim, Bir çocuğum var. Anam, babam kardeşlerim var. Köyün ileri gelenlerindeniz” demiş babam.
Konuşma şöyle sürmüş;
” – Sigara içer misin?”
” – İçmem.”
” – Rakı?”
” – İçmem.”
” – Hovardalık yapar mısın?”
” – Yapmam.”
” – Neden?”
” – Buraya gelirken anamdan, babamdan nasihat aldım. Dediler ki; ” – Oğlum sen büyük bir göreve gidiyorsun. Eline, beline, diline sahip ol, üzerine farz olmayan bir işi yapma, kendine iyi gelmeyen bir şeyi başkalarına reva görme, kimseyi de incitme! Bu sözümüzü tutmazsan seni evlatlıktan reddederiz. Hadi oğlum, Allah baş, Muhammed Ali yoldaşın olsun. Başın göl ayakların sel olsun.” Ben bu öğüde göre yaşıyorum. Nefsine hakim olamayan, hiçbir şeye hakim olamaz”
” – Bak sen buraya geldiğin zaman yakışıklısın, iyi bir ailenin çocuğu olduğun da belli, radyo falan almışsın, ben senin hakkında böyle böyle konuşmuştum ama sen üç aydır kuyuya geldiğinde bile hiçbir kıza geline bakmadın, bunun için senden af dilerim” demiş. Bir süre darda durup sohbet etmişler, sonra elini öpüp uğurlamışlar Cemal Çavuş’u. O günden sonra daha saygın olmuşlar köyde.


 


Kendi deyimiyle o zamanlar kendine gerek aile gerekse toplumca aşılanan öyle bir iman ve itikadı varmış ki herhangi bir art niyet veya cinsel dürtüyle bir hanıma baksa o an ölüvereceğine inanırmış. O tarihlerde Tahtacı Toplumunda; “Bir erkek veya kadın biriyle toplum kurallarına aykırı ilişki yaşarsa ne o evde bet bereket olur, ne de o gencin işi ileriye gider” diye yaygın bir inanış varmış. Bu inanç ve uygulamada Alevilikteki katı toplumsal kurallara göre çocuğu böyle yüz kızartıcı bir suç işleyen kişinin toplumsal yalnızlığa mahkûm edilmesinin de büyük etkisi vardır.


Askerlik yaptığı 1950’li yıllarda, Demokrat Parti zamanında tütün eken köylülerin tütün bulundurması ve içmesi yasakmış. Asker sık sık tütün eken bu köylere baskına gider, yakaladıklarına kan ağlatırmış.  Bu durum bütün ülkede olduğu gibi Edirne – Keşan dolaylarında da askere karşı bir iticilik yaratmış. Babam ise köylünün bu sıkıntısını bildiği için onlar hiç zulmetmez, baskına gitmeden önce köye telefon edip tütünleri kaldırmalarını söylermiş. Bu sayede gariban köylülerin büyük sevgisini kazanmış. Gittikleri köylerde yaşlılar dahi gelip karşılar, atının başını tutup:
” – A be kızanım, geldin mi? Biz böyle bir şey görmedik, sen nasıl bir insansın? Sen insan evladısın beyav”  der, evlerine buyur ederlermiş. O da kendilerine hürmette kusur etmez, birer paket asker cigarası ikram eder, yanlarından hoşlukla ayrılırmış.


BUGÜN AYIN IŞIĞI…


 Günler günleri kovalamış 1953 yılında terhis zamanları gelmiş. Hacı TAŞAN terhise gidecekken parası olmadığı için babamdan para istemiş. Babam en büyük paranın 2.5 lira olduğu o tarihte kendisine 10 lira vermiş. Hacı TAŞAN;
” – Hamza, Hacı TAŞAN ‘da 10 lira param var, verir mi, vermez mi? diye aklına bişey gelmesin, vermem” demiş. Babam da;
” – Bizim çok eşek boynunda kuşağımız gitti, o da sende gitsin.” demiş, gülüşüp ayrılmışlar. Keskin’e iner inmez parayı göndermiş rahmetlik. Hacı TAŞAN’dan sonra babam da terhis olmuş.


 Annemle birbirlerini çok sevdikleri ve başta misafirperverlik olmak üzere birçok konuda fikir birliği içinde oldukları için çok iyi anlaştıklarını anlatırdı babam, ana babasını minnetle anarak. Ama o zamanki görenekten mi, yoksa cahillikten mi bilinmez karısına ve kız çocuklarına karşı pek de şefkatli davranamadığı, gerek hayat şartlarının gereği olarak gerekse kendi titiz karakteri nedeniyle onları çok ezdiğini üzülerek kabul etmiştir.
 
Eve gelen konukları o hünerli elleriyle öyle güzel ağırlardı ki annem. Yalnız onları da değil üstelik. Babamla annemin 1965’te baba evinden ilk ayrılıp çocukların üstü başı çıplakken yaptırdığı köy odasında dile kolay tam 25 yıl gelen yörede yaygın söylenişiyle “cingen – cabbar”, çerçici, ayyaş bütün canların ateşini yakmadan, önlerine sofralarını kurmadan annemle birlikte sofraya oturmazlardı.


 BEN TELLALIM PAZAR BAŞIM ALİ’DİR….


Bir yandan ibadet eder gibi çalışırken diğer yanda köy odasına gelenlere bakar, köy işlerinde canla başla hizmet ederdi. Köyün çeşitli yerlerinde 7 köprü yaptırdı. Ama kendi köyünde bunca hizmete rağmen hak ettiği takdiri görmedi. Yurdun dört bir yanından ve dünyanın çeşitli yerlerinden gelen insanların candan sevgisini ve hayranlığını kazanan bu insanın değerini kendi köylüsü ve kültürünün insanları bilmedi. Olsun, hizmetleri Hak yanında zayi olmasın, değerini bilen bildi.
Yaptığı hizmetlerin en büyüğü Tahtacı Kültürü’nün gerek Türkiye gerekse Dünya bilimsel arşivine girmesindeki üstün çabası ve başarısıdır. Köye gelip genel olarak Alevilik, Tahtacılık olmak üzere daha birçok konuda sürekli okuması sayesinde bilgi ve fikir sahibi, donanımlı, sorumlu bir insan, olduğu için gelen araştırmacıları, her türden ziyaretçiyi ve bu yola meftun olduğu için Alevi dede ve ozanlarını ağırlarlardı. Bildiğim kadarıyla daha 1963’te Alevilikle ilgili araştırmalar yapan Amerikalı araştırmacı Michael MEEKER’den başlayarak, Macar asıllı Alman bilim kadını Krisztina Kehl BODROGİ, Fuat BOZKURT, Nejat BİRDOĞAN, Giray ERCENK, Baki ÖZ, Ayhan AYDIN, Hocam İsmail ENGİN gibi daha adını anımsayamadığım birçok bilim adamı ve araştırmacı kendisinden yararlı bilgiler almış ve mesleklerinde bu bilgilerden başarılı sonuçlar çıkarmışlardır. Osmanlı tarihçisi Şehabettin TEKİNDAĞ da babamı Abdal Musa hakkında bir radyo konuşmasından öğrenip gelen ünlü insanlardandır. Kendisi babamdan derlediği efsane ve bilgileri daha sonra yayınlamış. Hepsinin ortak söylediği bir şey vardı. Hemen hepsi kendisinden öğrendiği bilgileri başka hiçbir yerde bulamadıklarını, bu konuda kariyer ve yayın yapan insanların bile sorularına kendisi kadar doyurucu yanıtlar vermediğini söylerlerdi. Bunlardan Krisztina Kehl ölümünden sonra bana yazdığı başsağlığı iletisinde ” Alevilik, Tahtacılık hakkında bildiklerimin büyük bir kısmını ona borçluyum” dedi.  Ayrıca büyük usta Fikret OTYAM ve eşi Filiz Hanım’da dostları idi ve hastalığı sırasında iyileşmesi için içten çareler aradılar.
Kendisi Mürebbi, yani dede tarafından bu işe değer görülüp yerel cemleri yöneten bir inanç önderi olduğu için köye gelen dedeler, babalar evimizde kalmıştır. Kendisi engin ve sürekli güncel bilgileri ile zaman zaman onların zihinlerinde de farklı pencereler açmış, saygı ve takdirlerini kazanmıştı. Üstelik bu bilgi akışı yalnızca Alevi – Tahtacı toplumuyla da sınırlı değildi. Yakın köylerden bir iş için gelip onun bir kahvesini içmeden gidemeyen veya özel olarak ziyaretine gelip onun hikmetli anlatımında ruhunu arındıran, kıssadan hisse söylenceleriyle kafalarında soru işaretleri oluşturduğu birçok dostu vardı. Bu nedenle Elmalı’da pazarın kurulduğu, 52 köyünün toplandığı pazartesi günleri ona yoldaşlık etmek her babayiğidin harcı değildi. “Meyveli ağacı taşlarlar” misali gören kendine selam verdikten sonra takılır, O’nu deşelerdi. O da kısa cevaplarla geçiştirmeden, büyük bir sorumluluk duygusu ve özenle izaha başlardı ki bu kendisinden boyca da kısa olan anacığımı çok yorar, sayıca fazlalığı tahammül sınırını sık sık yoklardı.


Her seferinde böyle konukları, profesörler geldiğinde babası kendisiyle gurur duymuş, köy odası yaptırdığında Ona; “Seni tebrik ederim, benim yapmam gerekeni sen yaptın, servetimin en helali sana gitmiş, helal olsun” demiş. Çalışmak, insana hizmet ve okumak yaşamının öncelikli amacıydı. Bir konuk gelip çağrılmadığı zamanlar dışında hiç kahveye gitmezdi.
 
 Hayatın onca zorluğunu yaşamış bir insan olmasına rağmen ona mizahi bakmayı da bilirdi. Bize inanılmaz efsaneler yanında komik hikâyeler de anlatır, çoğunu aslını kıskandırırcasına canlandırırdı. Hepsi zihnimde o ışıklı yüzü ve gülümseyen mimikleriyle yaşar. Kültürümüze bakışı, önyargıyı da çok güzel örnekleyen bir tanesini paylaşmak isterim sizinle.
  
Bizim Tahtacılardan ikisi bir iş için uzak bir memlekete giderken bir köy odasına konuk olmuşlar. Oda sahibi onları önce kısa bir kimlik sorgulamasından geçirdikten sonra evine gitmiş. Bir süre sonra elinde büyücek bir toprak kap dolusu pekmez ve bolca yufka getirip çekilmiş. O gidince bizimkiler kendi aralarında konuşmuşlar:
” – Yav bizim ev sahibi amma hanedanmış bize neler getirmiş?” Bu sırada kapının arkasına saklanıp onları dinleyen evin çocuğu durumu telaşla anlatmış;
” – Hı, ende bekmeze keme (kene) düşmese anam size gatıpbatırımıdı (sanki ikram eder miydi? Epmeğe de bizim enik soludu, size undan gatdı anam.” Bu sözleri duyan bizimkiler beyninden vurulmuşlar, biri hışımla çanağı kaptığı gibi pencereden dışarı fırlatmış. Bunu gören çocuk anasına seslenmiş;
” – Ana, Tateciler nenemin sidik saksısını aşşa atıyolla.”


Bir de bizim yaşadığımız bir anı var. 1999 yılıydı sanıyorum, Folklor Araştırmacısı meslektaşlarımla Abdal Musa Anma Törenlerine görevli gitmiş, köyde, bizim evde konaklamıştık. Bir ziyaretçi defteri vardır evin, gelenler duygu, düşüncelerini yazarlar oraya. Şakacı arkadaşımız Ömer GÖZÜKIZIL deftere;
“Adım Ömer olmasına rağmen beni evinize kabul ve konuk ettiğiniz için size minnettarım.  Bir dahaki gelişte Bekir’le Osman’ı da getireceğim” diye yazmıştı. Bu babamın o kadar hoşuna gitti ki hep anar, anlatırdı.  


 İFLAH OLMAZ BEN BU DERTTEN ÖLÜRÜM
DOST OLAN BAĞLASIN YARELERİMİ….


27 Ağustos 2001 günü telefon çaldı. Abimdi. “Babam felç oldu, Antalya’ya getiriyoruz” dedi. Bütün doktorları anında nasıl da öğreniyor, nasıl umutlanmak istiyor insan. Bizim babamız çok güçlüydü, ona bişey olmazdı. Geçerdi. Ama geçmedi. O tatlı dili susmuş, ağaçlara can taşıyan güzel elleri donmuştu. Bir güzel gözleri kaldı geriye, hiç susmadı, hep konuştu. Çok ilginçtir konuşamıyor acaba sağlam eliyle yazabilir mi diye eline kâğıt kalem verdim. İlk öğrendiğimiz kelime olmasından mı, yoksa inancından dolayı mı bilinmez ama okula yeni başlayan çocuğun acemi çekingenliği ile bir tek kelime yazabildi: ALİ 



ANALAR BU ÇOCUKLARI NASIL GÜLDÜRÜYORSUNUZ NASIL YAZ GÖKLERİ GİBİ BÖYLE? ( Arif DAMAR)


 Annem 16 yaşından beri eşlik, yerine göre hizmetçilik veya sultanlık ettiği yoldaşına tam 6 yıl 3 ay da analık etti sabırla. Allah herkese onun kadar engin bir yürek, sadık bir yar nasip etsin. Bazen küçücük çocuğumuzun temizliğini yapmak zor gelirken onca yıl pakladı onu. Kendisi 6 yaşında iki kardeşinin ardından anasını kaybetmiş veremden. 2 yaşındaki erkek kardeşine ana kuzusu olamadan analık etmeye başlamış. 16 yaşında baba evinden ayrılınca kocasından da, kayınbabasından da, inisinden de dayak yemiş, incinmiş. Bir yufka ekmeğinin içine bir tutam toz şeker bulup düremeden çocuklar emzirmiş.  Gerisinden geç 7 çocuk doğurmuş ve arpa unundan aş edip beslemiş. Ablam onun yemek konusundaki yaratıcılığını anlatmak için “Anam çok becerikliydi, ekmediği yerden biçerdi” demişti, çok hoşuma gitmişti. Birini 17 yaşında taze fidanken motoru amcamızın kullandığı traktörle çarpışınca yitirmişler. Özgür abim çok yakışıklı ve efendi bir insanmış. Ben O öldükten bir yıl sonra doğduğum için adım Öznur olmuş ama asıl adım “Acı ot yeri”ydi. Yıllarca evimizde gözyaşı vardı. Bir tatlı ekmek yiyemez, bir acıklı türkü dinleyemezlerdi ağlamaktan. Belki kaderden, kimi zaman cehaletten veya yokluktan dünyanın sefasını görmedi anacığım, Allah onu ahirinde güldürsün.


 KARLI DAĞLAR KARANLIĞIN KALKTI MI?
 KAHPE FELEK AYRILIĞIN VAKTİ Mİ?…


Çok çekti. O, bu uzun ve zorlu süreçte yol alırken ikisi büyüğü, ikisi küçüğü olan dört kardeşi Hakka yürüdü. Kendini unutup hepsine ağıtlar etti goygun goygun. Arttı eksilmedi yaraları. Başta anacığım, anne yarımız, büyük ablamız Selma, yengem Serpil, fırsat buldukça ben sarmaya çalıştık ama artık yolun sonu görünmüştü.


27 Aralık 2007 gecesi iki gündür süren zekaretin (koma hali) sonuna yaklaştı. Güzel gözleri bulanıklaşmış, artık hiçbirşeyi görmez olmuştu. Gür nefes alıp verişleri ağırlaştı. Yıllarca yaşam için döktüğü boncuk boncuk terler bu kez yolculuk öncesi heyecanıyla boşandı, hem de 3 kez. Başucunda O’nu en çok seven küçük kızı olarak son (!) anlarına tanıklık ederken sevgi ve son görüşmenin sızısıyla kulağına fısıldadım;
” – Hakkını helal et goca!” Canının son cevheriyle ağlamsıdı gözünden iplik gibi bir yaş akıverdi sadece ve canı çekildi.  Yaşamının 6 yıl 3 ay önce başlayan bülbül dillerinin sustuğu, güzel gözlerini sadece yaş dökmek ve uyumak için kullanır hale geldiği sır sayfası yaşadığı gibi engin ve onurlu kapandı, inancımıza göre çilesini bu dünyada doldurarak Hakka yürüdü. Acıları dinince yüzü eski ışığına büründü.


Ölümün bir son değil başlangıç olduğuna inancımızla ailesi olarak kendisini bu yeni hayata hoşlukla göndermeye çalıştık. Öldüğü gece geleneğimiz gereği başucunda sabaha kadar köyümüzün ozanlarının curaları ile çalınan gaydalar eşliğinde ağıtlar yaktık.  Ertesi sabah yaşarken değerini bilmenin ve gereğini yerine getirmenin huzuru ve kendisine 16 yaşından beri yoldaşlık edip, hastalığında yaptığı hizmetlerle cennetini bu dünyada kazandığına inandığımız annemiz, anabacı Ayşe TANAL’ın şefaati ile tek üzüntümüz olan O’ndan yoksun kalma düşüncesini içimize gömüp son görevimizi eda etmeye koyulduk.


Yakın arkadaşı, yoldaşı Hasan Demir’in eliyle bedeni paklandı, sırlandı. İnancımıza yönelik akıl almaz oyunların oynandığı bu günlerde vasiyeti doğrultusunda köyümüzde bir ilke imza atarak O’nu Alevi Dedesi Hüseyin Gazi Metin’in Türkçe duaları, mersiyeleri, abim Serdar TANAL’ın kendisinin Alevi inancına ettiği hizmetleri andığı ve toplumumuza felsefemiz gereği geleceğe dair nasihatlerini aktardığı konuşması ve özümüzün sesi türkülerimiz eşliğinde uğurladık. Köyümüzde bulunan Sünni imama babamızı geleneklerimiz doğrultusunda kaldıracağımızı, kendisinden bu konuda yardım istemediğimiz için helalliğini istedik. Kendisi de büyük bir saygı ile karşılayarak babamıza duyduğu büyük sevgiden dolayı yanı başımızda, bizden biri olarak yer aldı.


Oysa daha söylenecek daha çok efsane, ilahi aşka boyanacak on binlerce yürek vardı. Paylaşılacak nice içtenlik, hesapsız inanç, çakır gözleri harelerle kamaştıracak acıklı türkü vardı. 
 “Âşık Mahzuni Şerif rahmetlik ölmeden önce O’na meftun iki can dertleşiyorlarmış. Biri demiş ki;
 “Can, Mahzuni Baba çok hastaymış, ölürse ne yaparız?” Can yüreğinde beslenen umudun şavkının dudaklarına döküldüğü hüzünlü bir gülümsemeyle yanıtlamış;
 “ – Ya hiç doğmasaydı ne yapardık?”
İyi ki doğdun babacığım, iyi ki her zorluğa karşın ayakta kaldın, her türlü kahpeliğe, satılmışlığa inat düşüncenin arkasında, başın dimdik yaşadın.
Sen olmasan emeğin kutsallığını, türkülerin derin ve doyumsuz tadını, güzelliğin büyüsünü, sevginin gücünü nasıl öğrenir, yavrumu neyle beslerdim?
Sen Anadolu’nun sönmeyen cevheri, sen gözlerimin feri, erdemli insanların ciğeri, iyiliğin kaderisin.
İyi ki var oldun, dünya durdukça duracak, gerçek sevgiler yaşadıkça yaşayacaksın.
( Ocak’tan Aralığa 2007 )


*Antalya Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Folklor Araştırmacısı

BİR CEVAP BIRAK

twenty − nine =