‘Bu kalbin tüketmeyi unutmadığı…’

Show TV’de her salı günü yayınlanan ‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’ adlı bizim kuşağın 80 sonrası hikayesini anlatma iddiasındaki diziyle ilgili hep yazmak istedim, ama çeşitli vesilelerle bugüne kaldı.

Dizinin belki en iyi bölümleri ilk birkaç bölümdü. Ne var ki bu bölümler de sorunluydu. 78 devrimcileri sadece kaçan, göçen, işkence gören insanlar mıydı? Mevcut kapitalist düzene köklü bir karşı çıkış yok muydu? Toplumda ileri ne varsa onun temsilcileri olarak milyonlarla buluşmamışlar mıydı? Sosyalizm ve devrim formatı altında eşitlik, özgürlük, kardeşlik talepleri yok muydu? 12 Eylül Darbesi’yle gözetime alınan milyonlar neredeydi? Ya Diyarbakır Cezaevi? Diziye yansıtılan kısmi vurgu elbet olumluydu ama Diyarbakır gerçeğini ne kadar ifade ediyordu ve de Kürt sorununa değinmeden Diyarbakır Cezaevi neyle açıklanıyordu?

Sinemada, özellikle TV dizilerinde ele alınan konu daha çok asıl karakter üzerinden anlatılır. İzleyici anlatılan konu ile asıl karakter arasında adeta özdeşlik düzeyinde bir ilişki kurar. Dizi izleyicisi genel olarak pasif konumdadır, verileni alır, eleştirisel düşünmez denebilir. Bu nedenle asıl karakterin, beden dili, retoriği, duygu dünyası, politik duruşu eksen alınır, yardımcı oyuncular ve diğer unsurlara bu çerçeve- de bir anlam yüklenir. Olaylar ve dönemler bu ilişki içinde algılanır ve çoğu kez algı gerçeğin yerine geçer. ‘Algının gerçeğin yerine geçmesi’ kaçınılma olarak izleyicide önyargı yaratır ve onu gerçeğe kapatır.

Sinan dizinin asıl karakteridir. Dizinin ilerleyen bölümlerinde aşk ve entellektüel yaratıcılık alanına girdikçe örgütlü mücadeleye ve yaşam tarzına tavır alır. Dizi burada edebiyat, sanat ve entellektüel gelişme ile örgütlü devrimcilik arasında aşılmaz bir çelişki bulur. İnsanileşme, özgürlük, aşk, entellektüellik örgütlü devrimcilikten kopmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. İzleyici bu prizmadan Sinan’ın politik geçmişine ve cezaevindeki yaşanmışlıklarına bakar. Nitekim Sinan’ın, entellektüel düzeyinin gelişmesine paralel gözlük takar, giyimi ve beden dili değişir. O denli bedel ödeyen ve bir yerde 80 öncesi örgütlülüğün ileri devrimcilerinden olan Sinan’ın örgütlü devrimciliğe ve geçmişine eleştirileri çok kaba olur. Hele ‘İnanmıyorum’ deyişi… Evrim, geçişin ‘mütevazi’ ruh hali gerekmez mi?

Özal hükümetine yakın ve Özal’ın imajını propaganda eden bir ajansın sahibi olan Engin ve onun a-politik sevgilisi filmin belki en sevilesi karakterleri. Sevilen kişilerin temsil ettiği değerleri farkına varmadan içselleştirmemiz mi istenmiş acaba?

Kerim liberal entellektüel bir gazeteci/yazar. Dizide tek devrimci karakter olan Hüseyin’in eşi Yıldız, Kerim’e aşık olur. Yıldız henüz devrimcilikten uzaklaşmadığı dönemde Kerim karşısında çok yetersiz, kaba ve dünyadan habersiz bir tip gibidir. Kerim’in entellektüel kapasitesine ve davranış biçimlerine hayranlık duyar ve bu onu Hüseyin’den ve Hüseyin’in temsil devrimcilik anlayışından uzaklaştırır. Kerim aynı zamanda son derece duygusal, romantik, mükemmel bir tiptir. İzleyicinin Yıldız’a hak veresi gelir ve Kerim’e aşık olmasını sorunlu görmez. Hüseyin o kadar renksiz, kaba, tek düze bir tiptir ki… Sevimsiz bir tipin şahsında bir kuşağın, 78 kuşağının değerlerini farkına varmadan dışlamamız mı istenmiş acaba?

Kürşat dizideki inanmış faşisttir. Sinan’ın asimetriğidir. Eskiyi aşarken Sinan gibi geçmiş değerlerine hoyrat davranmaz, aksine onları yeni durumlar karşısında geliştiren bir noktadan yaklaşır. Sıkı bir okuyucudur, adaletlidir, akılıdır, duyarlıdır, aşık olduğu kadınla ilişkisi mükemmeldir. Dizi Kürşat karakteri üzerinden ‘Faşistler de bildiğiniz gibi değil’ diyor izleyiciye. Kürşat karakteri faşist yapıların tüm suçlarını örtecek kadar güçlü verilmektedir (Bu bakımdan Sayın Türköne’nin ‘Hatırla Sevgili’den başlayan çabası sürmektedir. Bugünün bakış açısından ‘geçmişin faşizmini’ aklamak için Haluk Kırcı’ya bile gitti. Soldan danışmanlar için ne yazılabilir bilemiyorum!)

Bu türden daha birçok örnek verilebilir dizinin politik göndermelerine dair. Bu örneklerin azlığı ya da çokluğu önemli değildir sonuçları açısından. Dizinin, zihniyet dünyası, solculuk algısı, devlet ve sistemi görme biçimi, sistemin ‘safrası’ olan faşistleri sunma biçimi açısından sola ait olmadığını çok rahat söyleyebiliriz. Aşk, sanat, edebiyat, özgürlük gibi kavramlar, devrimci ve örgütlü yaşamdan uzaklaşmakla mümkün olan şeylermiş gibi verilmesi, kuşağımıza/Sol’a dönük ağır bir saldırıdır ve derin bir vicdansızlıktır. Bütün bunlar yapıldıktan sonra Sol’a dönük hiçbir övgü anlamlı değildir.

Çıplak gerçek şudur: Kültür kapitalizm koşullarında endüstriyel bir alandır. Kapitalizm, kültür, bilgi-bilinç, görsellik, tüketim üzerinden kendini ve üreticilerini yeniden üretir. Tüm çeşitliliğe vurgu söylemine rağmen tek tip duygu, tek tip düşünce ve davranış kalıbı dünyası yaratarak o dünyada kendini arzu nesnesine dönüştürür. Güncel kapitalizmin en politik alanı kültürel alandır. Siyaset dışı sanat yoktur, tam aksine ne kadar a-politik vurgu varsa o kadar politik tavır vardır. Burjuva aklı ve ilişkileri, kendine alternatif olan devrimci düşünceleri yozlaştırarak içeriğini boşaltırken onları ‘sol’ bir kabuk altında yeniden sunar. Devrimci fikirlerin ve deneyimin kültürel alanda burjuva tarzda yeniden üretilerek tüketime sunulmasının bir biçimidir bu! Burada tüketilen artık birer meta olarak devrimci fikirlerdir, yaşanmış deneyimlerdir, kişiliklerdir, örgütsel yapılardır. ‘Bu kalbin tüketmeyi unutmadığı’ bu değerlerdir!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.