‘Bu vatanı kolay harcıyorlar ama elimden bir şey gelmez…’

‘Bu vatanı kolay harcıyorlar ama elimden bir şey gelmez…’

0
PAYLAŞ

Fikret Karabey Yüceoral, 88 yaşında bir cumhuriyet kadını. Çocukluğunun dört yılı asker olan babasından dolayı Atatürk’le birlikte geçmiş. Babası Hasan Karabey, Osmanlı ordusunda Çanakkale’de Mustafa Kemal’le birlikte savaşan subaylardan biri. Milli mücadele döneminde Şarkikaraağaç’ta jandarma mülazımı olan Hasan Karabey, Atatürk’ün emriyle Hazıf İbrahim Demiralay ile birlikte Eğirdir, Isparta ve çevresinde Damat Ferit Paşa Hükümetine taraftar olan idarelerin devrilmesi görevini başarıyla yerine getirmiş. Kurtuluş Savaşının ardından yine Atatürk’ün emriyle Ankaraya çağrılan Karabey, bu kez de üniformasını çıkarıp yeni başkentin imar edilmesinde görev almış. Karalar, Yahşihan, Kırıkkale ve Etimesgut’ta Hasan Karabey’in büyük emeği var.

Babası, o sıralar yeni kurulan Etimesgut’ta Nahiye Müdürü olarak Atatürk’e en yakın isimlerden biri olan Fikret Karabey Yüceoral, genç cumhuriyeti yeniden inşa etme telaşıyla gecesini gündüzüne katan Gazi’nin asker kimliği dışındaki yaşamına da tanıklık eder. O yıllarda 6 yaşında bir kız çocuğu olan ve bugün “Bu vatanı şimdi bu kadar kolay harcıyorlar da ben üzülüyorm. Ama elimden hiç bir şey gelmez” diyen Fikret Karabey Yüceoral ile Atatürk’ten babası Hasan Karabey’e, Eğirdir’de öğretmenlik yaptığı günlerden, Davraz Dağında kayak yaptığı günlere söyleştik. ‘Eğirdir benim herşeyim, hayatım’ diyen Yüceoral, yaşamının en unutulmaz günlerini Eğirdir’de geçirdiğini söylüyor…

ATATÜRK’LE DÖRT YIL

-Babanız Hasan Karabey milli mücadelede önemli hizmetleri olmuş bir asker. Kurtuluş Savaşı sonrasında Atatürk’le de birlikte çalışıyor. Siz neler hatırlıyorsunuz bu dönemden, Atatürk’le ilgili anılarınız var mı?
-Babamla Çanakkale’de Atatürk’le birlikte savaşmış. İş yapan, çalışkan insana ihtiyacı var Gazi’nin. ‘Hasan’ı bulun bana’ diyor ve babam Ankara’ya çağırılıyor. Karalar, Yahşihan, Kırıkkale ve Etimesgut’ta Nahiye Müdürü olarak görev yaptı. Ben okula ilk kez Kırıkkale’de başladım. Kırıkkale’deki Makina Kimya Endüstrisi fabrikalarının kuruluşu sırasında babam gecesini gündüzüne katarak çalıştı. Kırıkkale’de de bir yıl kaldık, ardından dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan Bey’in talebiyle Etimesgut’a atandı babam. Etimesgut’ta çok güzel hatıralarım var. Burada Atatürk’le dört yıl kadar birlikte yaşadık. Babamın soyadını da Atatürk koymuş. Oldukça esmer olduğundan ‘Karabey’ koymuş soyadını. Atatürk Etimesgut’a çok değer verirdi.

-Atatürk’le ilgili hayli çarpıcı anılarınızın olduğunu biliyoruz. Neler var hafızanızda o günlerden?
-O sıralar Etimesgut’a Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım da geliyordu. Bir gün Nevzat Tandoğan babamı çağırdı. Babam Ankara’ya gitti. Tam o sırada Atatürk hükümet binasının önüne geldi, çok sinirli bir şekilde bağırıp çağırıyor. Ama nasıl kızgın anlatamam. Biz de benden iki yaş küçük olan kardeşim İsmet ile bir kuzumuz vardı, onu otlatıyorduk. Atatürk’ü böyle kızgın görünce kuzuyu muzuyu bıraktık, hükümet binasının önüne geldik. Atatürk hala bağırıyor…

ATATÜRK MÜDÜRE KIZINCA…

-Neden kızgın Atatürk?
-Foks adında bir köpeği vardı Atatürk’ün. Atatürk elindeki bastonu bir yukarı bir aşağı sallayarak, ‘olmaz böyle rezalet’ diye bağırmayı sürdürüyor. Foks, öfkeyle bastonu aşağı yukarı sallayan Atatürk’ü izliyor. Baston aşağıya inince oradaki havuza atlıyor, baston havaya kalkınca da havuzdan çıkıyor. Köpek Atatürk’ün bastonla yaptığı hareketleri kendisine yönelik bir komut gibi algılıyor. Tabii biz çocuk olarak köpeğin bu hareketi, böyle suya atlayıp çıkması çok hoşumuza gidiyor. Atatürk hala sinirli ve kendi kendine “müdür bunu neden yapmamış” diye söyleniyor. Bizim de babamız müdür olduğu için Atatürk’ün kızdığı müdürün babam olduğunu düşünüyoruz çocuk aklımızla. Halbuki o müdür, ziraat müdürüymüş…

‘BU ÇOK KIZDI, ARTIK BABAMI KESER’

-Ziraat müdürüne kızmasının sebebi ne peki?
-O dönemde Atatürk modern tarım yöntemlerini ülkeye kazandırma mücadelesi veriyor. Yeni makineler getirtiyor… Meğer Atatürk’ü bu kadar kızdıran olay, yeni getirtilen makinelerden birinin çalışmamasıymış. Ziraat müdürüne de makineyle ilgilenmediği için kızıyormuş. Müdür diyince ben de babamı kastediyor diye düşündüm. Çocuk aklımla kardeşime dönüp, “bu çok kızdı, artık babamı keser” dedim. Kardeşim İsmet o sıralar dört buçuk yaşındaydı. Yeşil bir tulumu vardı üzerinde. Ben böyle söyleyince gidip Atatürk’ün paçasından tutup çekiştirerek, “kızma paşa baba kızma” dedi. Tabii böyle küçük bir çocuğun o en kızgın anında gelip paçasında çekiştirmesi, Atatürk’ün bütün gerginliğini birden tersine çevirdi. Kardeşime dönüp, “işlerini dürüst yapmıyorlar, canımı sıkıyorlar” dedi. “Kızma ben sana manzume okuyayım” dedi.

‘GAZİ, OĞLUM!’

-Atatürk’e manzume mi okudu kardeşiniz?
-O zaman şiir yerine manzume deniyordu. Bu yaştaki bir çocuk manzume okuyor, ‘kızma’ diyor, Atatürk de “e oku” dedi. İsmet bu defa “okumam” dedi. Atatürk, “E hem okuyayım diyorsun hem de okumam diyorsun” diye çıkışınca, “Babam beni okumam için masaya çıkarıyor” diye yanıtladı İsmet. Bunun üzerine Atatürk yardımcısına seslendi, “Rusuhi, hadi şunu benim otomobilin üzerine çıkaralım” dedi. Üzeri açık, spor bir otomobili vardı, tutup üzerine çıkardılar kardeşimi. Şimdi kardeşim, manzume nedir, başlığı nasıl olur, nasıl okunur bilmiyor tabii. “Gazi! Oğlum!” diye başladı okumaya. Atatürk bunu duyunca bir kahkaha attı ve yardımcısına dönüp, “Bak Rusuhi, bunun oğlu oldum, bundan sonra rakıyı yatay bir parmak değil, dikey bir parmak içeceğim” dedi. Sonra kardeşime dönüp “başka manzume biliyor musun” dedi. “Biliyorum paşa baba” dedi kardeşim. “Oku o zaman” dedi. Kardeşim de başladı okumaya; “Kasaturam çelikten/ Nam almıştır felekten/ Türk evladı korkar mı/ Vatanı için ölmekten/ Atam bana kalk dedi/ Mavzerini tak dedi/ Dümanını öldürmek için/ İleriye bak dedi…”

-Şiir okuyan kardeşinize Atatürk’ün tepkisi ne oldu peki?
-Şiir Ata’nın o kadar hoşuna gitti ki, hemen kardeşimi kucağına alıp şapur şupur öpmeye başladı. Tabii bizim oğlan bu kadar iltifatı görünce şımarmaya başladı. Şimdi annem oldukça sarışın bir kadın, babam da tersine kara kuru bir adam. Kardeşim anneme benzemiş, ben de babam gibi esmerim. Bu nedenle bana ‘kara çingene’ diyorlar… Kardeşim bu şımarıklıkla bana döndü, “kara çingene” dedi, “hani Gazi adamı keserdi, bak beni öpüyor!” Çocukluk işte… Gazi bunu duyunca irkildi, “benim adam kestiğim de nereden çıkmış” diye sordu. Kardeşim de “bu kara çingene söyledi” diyor…

‘KEDİM HENÜZ BİR YAŞINDA, UYUYOR MANGAL BAŞINDA…’

-Siz ne yaptınız bu durumda, çok korkmuş olmalısınız…

-Atatürk bana döndü, “yavrum, ben adam falan kesmem, yapma evladım” dedi. Sonra kardeşime yöneldi, “bu da biliyor mu manzume” dedi. “Biliyor paşam, neler biliyor” yanıtını alınca, “hadi bunu da çıkarın” dedi. Ama korkudan bacaklarım titriyor. Gazi’ye adam keser demişim… “Kızım, biliyorsan hadi oku” diyor Gazi. Ben dilim tutulmuş vaziyette bekliyorum. Sonra Gazi sesini biraz yükseltip, “sana oku diyorum” diyince baktım ki pabuç pahalı, aklıma geleni okumaya başladım; “kedim henüz bir yaşında/ Uyuyor mangal başında” dedikten sonra ‘hüüüü!’ diyerek hüngür hüngür ağlamaya başladım. Atatürk yardımcısına dönüp, “ben ne yapacağım Rusuhi, şuna bak birisi kasaturadan çelikte bahsediyor, diğeri de mangal başında uyuyor!” Beni kucağına alıp, “bak kızım” dedi, “bu vatan böyle tembellikle, mangal başında uyumakla geçmez. Sakın sakın mangal başında uyuyan kedi olmayın. Bu vatanın ilerlemesi için kadın erkek omuz omuza okuyacak, adam olacağız. Söz ver bana, mangal başında uyuyan kedi olmayacaksın…” “Söz veriyorum, mangal başında uyuyan kedi olmayacağım” dedim. Sonra beni kucakladı, aklında ne müdür kaldı ne de kızgınlık. Atatürk daha sonra babamla karşılaştığında “Hasan Hasan, kızını okutmazsan sana hakkımı helal etmem” demiş…

‘BEDRE’DEN KAVUN GETİRİR, DAVRAZDA KAYAK YAPARDIK’

-Daha sonra babanız Eğirdir’e atandı sanıyorum. O yılların Eğirdir’i hakkında neler söyleyebilirsiniz?
-Babam 1932 yılında Eğirdir’e atandı. Etimesgut’ta çok çalışıyordu, sorumluluğu ağırdı. Annemin de talebi üzerine Atatürk’ten rica edip yenidne askerlik görevine geri dönmeyi istiyor. Savaşta bir gözünü yitirdiği için daha pasif bir görevle Eğirdir’e Askerlik Şubesi Reisi olarak atanıyor. Eğirdir çok medeni bir kentti. Ben o yıllarda Eğirdir’de göle girerdim, hiç bir zaman bir genç kızın göle girmesini yadırgamazlardı. Ben Anadolu’da bir çok kenti gördüm. Bir çoğu daha kapalı ve gericiydi ama Eğirdir hiç gerici bir memleket değildi. Düğünleri, etli pilavları unutulmaz. İnsanları, evleri, can ada, nis adası unutulmaz benim için. O zaman can adasına karadan ulaşılmıyordu. Bağlar vardı adada, yüzerek adaya geçer, üzüp toplar, belimize üzümleri bağlayıp yüzerek dönerdik. Kavinne, siraz, çapak balığı doluydu göl. Sazan yerine çapak denirdi o zamanlar. Bir de Bedre koyu vardı, unutulmaz. Babam, iki tarafı sivri, altı kürekle çalışan çok büyük bir kayık yaptırmıştı. Bu kayıkla Bedre koyuna gider, Bedreden kavun doldurur geri dönerdik. Bedrenin kavunu çok güzel olurdu. Biz kürekleri çekerdik. Eğirdir’de çok güzel günler geçirdik. Sivridağına çıkar, “Eğirdir Eğirdir, erenler yeridir” diye şiirler okurduk. Oluklu yaylaya çıkar tüfekle atış yapardık. Kış mevsiminde Davraz’a çıkar kayak yapardık.

SÜLEYMAN DEMİREL’İN UNUTAMADIĞI ‘SUMSUK’

-Eğitiminizi de burada tamamladınız değil mi?
-İlkokulu Eğirdir’de bitirdim ama o yıllarda Eğirdir’de ortaokul yoktu. Ortaokulu Isparta’da okudum. İstasyon yolunun başındaydı okulumuz. Isparta ortaokulundan 1939 yılında mezun oldum. Süleyman Demirel bizim okul arkadaşımızdı.

-Demirel nasıl bir öğrenciydi, neler hatırlıyorsunuz onunla ilgili?
-Demirel çok zekiydi bir kere. Babası onu berbere görütemeyecek kadar yoksuldu. Çocuğu bacağının arasına kıstırıp, kafasını usturayla cascavlak kazıyordu. Biz de kafasına bir şaplak vurup kaçıyorduk, çocukluk işte. Bir gün yine ben nöbetçi öğrenciydim, Süleyman Demirel sınıfta oturuyor. Sınıf nasıl pis kokuyor; Demirel’e “çık dışarı” diye bağırdım. O da bana “sana ne” diye cevap verince, bir yumruk atıp onu dışarı çıkardım. Pencereleri açıp sınıfı havalandırdım sonra.

-Peki Demirel’le daha sonra karşılaştınız mı, bu günler hatırlıyor mu kendisi de?
-Demirel ilerleyen yıllarda başbakan olduğunda bu anıyı ortak bir dostumuza anlatmış, “hala sumsuğu omzumda Fikret’in” diye hatırladığını söylemiş. (Fikret Yüceoral’ın oğlu Kamil Yüceoral, daha sonra Demirel’in danışmanlarından biri olacaktır) Düşünüyorum, o yıllarda bürokratların, valilerin çocukları A şubesinde, diğerleri B ve C şubelerinde okurdu. O zamanlar da ayrımcılık yapılıyormuş demek ki. Biz de bu hataları yaptık maalesef. Neden biz A şubesinde okuyalım? Süleyman Bey’in babası da babam Hasan Karabey’in seyisi olmuş birinci dünya savaşında. Seferberlik döneminde..

‘EĞİRDİR BENİM HER ŞEYİM’

-Babanızın askerlik şube reisliği öncesinde de Eğirdir’de bulunduğu bir dönem var. Milli mücadele günlerine denk gelen bu döneme ilişkin sizin anımsadığınız bir anısı var mı babanızın?
-Demirci Mehmet Efe o günlerde Eğirdir’e geldiğinde bazı kişileri mahkum etmeye girişiyor, ama üçünü babam bacadan kaçırıp kurtarıyor. Çünkü bu üç kişinin haksız yere infaz edileceğini anlamış babam.

-Eğirdir’de sizin anımsadığınız günlere geri dönersek…
-Askerlik Şube Reisliği yaparken Babama köylüler “Kara köpekli subay” adını takıyorlar. Çünkü bir kurt köpeği vardı ve bütün çevre köylere bu köpekle birlikte yoklamaya giderdi. Bu gezilerde iki tane küçük kız çocuğunu evlat edinip büyüttü babam. Sütçüler’den ve Koçular köyünden. Sütçüler’den Şerife, Koçulardan da Hatice adında iki kız çocuğu. Onlarla birlikte büyüdük biz. Sonra babam evlendirdi bunları. Bir de İzmir’e Türk ordusu girdiği zaman Yunan askerlerince öldürülen bir Türk ailenin çocuğunu alıp atındaki heybesine koyup götürüyor. Bir kız çocuğu. Fadime ablam. Onu büyüttü bizim aile. Daha sonraları Eğirdirli Hobanlar adıyla bilinen kayıkçı bir ailenin oğlu aşık oldu ablama, Ali adında bir gençti. Ablamı bu gençle evlendirdi babam. Ablam da bu genci sevdi. İzmir’e yerleştiler ve çok mutlu oldular. Yakın zaman önce onların çocukları beni davet ettiler, kendi kızımdan daha mutlular. Eğirdir günlerimi yazsam romanlar olur evladım. Eğirdir benim herşeyim. Eğirdir benim hayatım.

KEBAN BARAJINI YAPAN GRİ ÖNLÜKLÜ YOKSUL ÇOCUK

-Bir süre de öğretmenlik yaptınız Eğirdir’de. Bu döneme ilişkin neler anlatabilirsiniz?
-Eğirdir Zafer İlkokulunda yedek öğretmen olarak görev yaptım. Kalenin yanıbaşındaydı okulumuz. 1939-1944 yılları arasında Eğirdir’deki öğretmenlik günerimde yoksul çocukların eğitilmesi için çok çaba harcıyordum. Bir gün yoksul çocukları topladım ve getirttiğim gri önlükleri dağıtıyorum çocuklara. Herkese önlük verip bittikten sonra bir erkek çocuğu geldi, “ben de bu önlükten istiyorum” dedi. “Hiç üzülme çocuğum” dedim ona. Gidip kumaş aldım ve o çocuğa da annemle gece bir önlük diktik. Ertesi günü herkes önlüğünü giyerken o çocuğa da önlüğünü verip giydirdim. Bu çocuğun adı Nafiz Yürekliydi. İleride mühendis olmuş, Keban Barajının inşasını üstlenmiş. Yıllar sonra beni evlerine davet ettiler. İki tane kızı vardı, eşi ve kızlarıyla beni tanıştırdı. Mutlu bir aile tablosu görünüyordu. “Nafiz” dedim, “ne kadar da mutlusun…” “Hocam, dedi; hiç bir şey o gri gömleği giydiğim andaki kadar mutlu olmadım hiç…”

‘BU VATANI KOLAY HARCIYORLAR AMA ELİMDEN BİR ŞEY GELMEZ’

-Anımsadığınız başka bilinen öğrencileriniz var mı?
-Hilmi Soyarslan adında ayakkabı boyacısı bir çocuk vardı, onu da okuttum, o da çok değerli bir kurmay albay oldu. Yani pek çok çocuk yetiştirdim. Ortaokul mezunuydum ama o kadar çok kitap okuyordum ki, babam bu halime tahammül edemezdi. Üzülür, lambayı kapatırdı. Ben yine sokak lambasının ışığında kitap okurdum. Türk romanları ve dünya klasiklerinin neredeyse hepsini okudum. Kendimi kitaplarla yetiştirdim ben. Esat Yüceoral adında bir subayla evlendim. Sonra albay oldu. Kışlalarda peygamber gibi adam derlerdi. Mardin, Urfa, Lüleburgaz; ülkenin bir çok yöresinde yaşadım. Bu vatanı şimdi bu kadar kolay harcıyorlar da ben üzülüyorm. Ama elimden hiç bir şey gelmez.

FOTOĞRAFLAR

Fikret K. Yüceoral Eğirdir’deki öğretmenlik günlerinde

Fikret K. Yüceoral Eğirdir’deki gençlik günlerinde 1940ların başı

Yüceoral ile İstanbuldaki kkk bakımevinde konuştuk

Hasan Karabey (soldan üçüncü) Galiçya Cephesi’nde 1916, 1917 yılları

BİR CEVAP BIRAK

eight + 2 =