Bugün dünya engelliler günü

Gökyüzü mavi ve çok berrak, ağaç dalları olabildiğince sonbahara boyanmış, caddeler, arabalar ve insanlar rengarenk. Tüm bunları hissedebilmek içinse elinizde yalnızca bir değnek… Dünya karanlık, aşinalıklarınız kaybolmuş, sizi uyaran tek şey sesler ve tabii ki önünüze çıkan ‘engeller’. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nde görme engellilerin dünyasını, yaşantılarını ve karşılaştıkları güçlükleri tecrübe edebilmek için bir günlüğüne görme engelli olarak adım attık sokağa. Karanlık dünyalarını nasıl renklendirdiklerini beraber tecrübe ettik.

Sözleştiğimiz saatte Sarıyer Reşitpaşa’da bir araya geldik Burak Şen, Oya Ateş ve Güneş Mercan’la. Onlar, üç görme engelli genç. 23 yaşındaki Burak ve 22 yaşındaki Oya doğuştan görme engelli. Güneş ise belli oranda görebiliyor. Daha önceden öğrendiğim için parmaklarımı şaklatarak selamlıyorum onları. Aynı şekilde karşılık veriyorlar. Burak Çanakkale’den eğitim için İstanbul’a gelmiş. Güneş ve Oya, İstanbul’da doğup büyümüşler. Gözlerim görme engellilerin eğitimlerinde kullanılan bir bantla sarılı. O andan itibaren gözlerimiz artık değneklerimiz oluyor. Bir pazar gezmesi için yola koyuluyoruz.

‘Dikkatli olsana oğlum’

Hedefimiz Şişli’ye varmak. Reşatpaşa’dan bir hayli yolumuz var. Önce otobüse ardından metroya bineceğiz. Buluştuğumuz yerle otobüs durağı arası 150 metre kadar. İlk sıkıntıyı yolun karşısına geçmekte yaşıyoruz. Arabaların yalnızca sesleri duyuluyor, ancak bize doğru mu geliyor yoksa uzaklaşıyor mu bilemiyorum. Tedirgin adımlarla bir ayağımı kaldırımdan aşağı bıraktığımda yoğun bir korna sesi. Arkasından ‘Dikkatli olsana oğlum’la başlayan birkaç cümle. Koşsam, önümde ne var, bilmiyorum. Beklesem, yolun ortasındayım. Burak, “Biz artık alıştık, göremesek de her sokağı, her kaldırımı adım adım ezberledik. Ama senin için çok tehlikeli. Beraber yürüyelim” diyor. O andan itibaren sımsıkı tutuyorum kolunu. Bir günlüğüne kararan dünyamda ondan güç alıyorum.

Otobüs durağında beklediğimiz birkaç dakikada onlara numara yapmadığımı anlatana kadar dilimde tüy bitiyor. Kendileriyle o kadar barışıklar ki. Ben yanlışlıkla Oya’ya çarpıyorum, Burak, ‘Kör müsünüz?’ diyor gülerek. Hiç bu kadar içten güldüğümü hatırlamıyorum. Bir otobüs yanaşıyor durağa ancak hangi otobüs olduğunu sormadan öğrenemiyoruz. İlk iki otobüsten sonra bizi istediğimiz yere götürecek olan geliyor. Yine Burak’ın yardımıyla binebiliyorum. Bir otobüse binmenin bu kadar zor olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi o ana kadar. Otobüste bir el koluma girerek, beni boş bir koltuğa çekiyor. Konuşmalarından anladığım Burak, Oya ve Güneş yan yana oturmuşlar. Burak, ‘Sessiz olun dışarıyı izliyorum’ diyor gülerek. Yaklaşık 20 dakika süren yolculuğumuzun ardından otobüste metro istasyonuna geldiğimiz anons ediliyor. İniyoruz.

Yürüyen merdivenlere gideceğimizi söylüyorlar. Bir anda yere kapaklanarak düşmekten endişe ediyorum. Burak bana yine yardımcı oluyor. Değneğimi kabartma yola sürterek buluyorum istikameti. Metroda, turnikelere kadar kabartma yol var, sonrasında ise başımızın çaresine bakmak zorundayız. Peronda birine sormadan yönü bulmakta zorlanıyoruz. Metro geliyor, ancak biz oldukça geride durmuşuz. Kapı kapanmadan birkaç saniye önce atıyoruz kendimizi vagona. Kısa bir yolculuğun ardından Osmanbey’deyiz. Bazı vatandaşlar bizi asansöre yönlendiriyor. Ancak anladığımız asansörler tıklım tıklım. Beklerken, bizi görünce birkaç kişi inmiş anlaşılan, binebiliyoruz. İndiğimizde yeniden sokaktayız. Yüksek devirlerdeki motor sesleri insan seslerine karışıyor. Görememek endişe verici. Karşıya geçmemiz gerekiyor. Işıklardayız evet ama sesli ikaz olmadığı için ne zaman yeşil yanacak bilemiyoruz. Bir şekilde geçiveriyoruz. Bizi bekleyen en büyük engeller ise kaldırımlarda çıkıyor karşımıza. Kabartma yol üzerinde ne ararsanız var.

İstiklal’de yürünmüyor

Burak, Oya ve Güneş’le yollarımız Şişli’de ayrılıyor. Kirpiklerimdeki acının dayanılmaz hale gelmesi ve tek başıma yolculuğa devam etmenin büyük tehlikeler yaratacağı düşüncesiyle gözümdeki bantı artık çıkarıyorum. Artık çok zorda kalırsam gözlerimi açacağım. Onlardan öğrendiklerimi tek başıma denemek için Taksim’e gitmek üzere yola koyuluyorum. Tedirgin adımlarla Taksim Meydanı’na geldiğimde biri koluma giriyor. Eşlik ederek İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyorum. İstanbul’un en kalabalık caddesinde kabartma yolun olmadığını fark ediyorum. Bir şekilde değneğimi tramvay raylarına sürterek yürüyorum. Her saniye bir şeylere çarpa çarpa yürümeye çalışıyorum. Her çarptığımda da korkudan mecburen gözlerimi açıp tehlikede olup olmadığımı kontrol ediyorum. Milyonlarca insanın sirküle olduğu caddede görme engelliler için ‘bir yol’ olmadığını o anda, yaşayarak anlıyorum.

‘Eksik para üstü veriyorlar’

Görme engelliler, ulaşımdan eğitime, sağlık hizmetlerinden en basit alış verişlerinde bile sıkıntıyla karşılaşıyor. Elazığ’da yaşayan Emrah Dalgıç, 4 sene önce geçirdiği trafik kazasıyla görme engelli oldu. Dalgıç, “Gözlerimi kaybetmem beni hayata daha çok bağladı. Kazadan önce saz çalamıyordum ama şimdi saz çalmayı öğrendim. Beni üzen şey, toplumda birey olarak kabul görmeyişimiz. Eksikmişiz gibi muamele görüyoruz. Örneğin belediye otobüslerinden yanımızda refakatçilerimiz olmadığı için indirilebiliyoruz. Alışveriş yaparken kötü niyetli kişiler eksik ya da yanlış para üstü veriyor. Bunların hiçbiri hayata küsmek için bir sebep değil. Bir görme engellinin ailesinin de eğitim alması gerek. Çünkü aileler çocuklarının dışarı çıkmasından endişe ediyor. Bu da engellileri içine kapanık yapıyor.” ARİF BALKAN / Milliyet

FOTOĞRAF: Alpaslan Düven
İLGİLİ KÖŞE YAZISI: 3 Aralık Dünya Engelliler Günü dolayısıyla engelli bir yazı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.