Büyü… / Yusuf Yavuz yazdı…

Bir sincabın, küçük, ince bacakları kadar bile olmasa ayaklarımın takati; gitmeliyim telaşla benliğimi savuran uzak yaylalara. Ancak  uzak yaylalarda cümlelerden sahici anlamlar çıkarabiliyorum. Kentin tüccarları avazları çıktığı kadar bağırırken, taşıması kolay  yeni yürekler  bulmalıyım kendime. Bir önemi olmasa da olur kentin tüccarlarına göre.


Yoksa bu kalabalıklarda teslim olabilirim mezat yerinin satıcılarına. Her iyi cümlede biraz daha yaralanarak,  çılgın , kana susamış matadorların arenasına savrulan ihtiyar bir boğa gibiyim. Uçları  tatlı sözlerle ağulanmış, sivri mızraklar her gün biraz daha kanatırken kara bedenimi; yeni harabeler bulmalıyım kendime. Mızraklarla yaralı bedenim ağrılardan kurtulsun diye. Çünkü bedeni yorgun ölümler, yeğni ruhların cezasıdırlar.Yıllar önce içinde haylaz çocukların koşturduğu, sahibi tarafından terkedilmiş yeni harabeler  bulmalıyım, ölümü  yorgun olmasın diye bedenimin …  Zehirli mızraklarla yaralansa da  bu kara bedenim, umutlu cümlelerden yeni bir hayat  dokuyor  ruhum. Evet gitmeliyim, ruhumu dinlendirecek harabelere …


Ama  gitmeden önce torbamı boşaltmalıyım. Bıraktığımda canımı yakmayacak yükleri, bir kamburdan kurtulurcasına,  usulca bırakmalıyım kentin caddelerine. Ellerimi bıraktığımda, beni  artık tutmayacak elleri de bırakmalıyım. Susuzluğunu  kanla gideren, kılcal damarlarında karşılıklar dolaşan elleri de bırakmalıyım. Bir tarla faresinin dostluğuna sığınmalıyım bir süre. Çünkü   kendini sınamaktır   bir tarla faresinin dostluğu. Onun, hayat dolu neşesini rehber edinmeliyim bir süre kendime. Ki buğdaydan başka derdi olmayan bir neşe …. Bırakmalıyım montumun cebinde gezdirip durduğum notları, alıntıları ve yarım yamalak dostlukların izlerini taşıyan  sırnaşık  gülüşleri . Dağ rüzgarına dayanıklı yeni dostluklar bulmalıyım kendime . Ayrılırken kartvizitini elime tutuşturmayan , elleriyle kazağımdaki pürçükleri ayıklamayan, buruşmuş  gömleğimin yakasını düzeltmeyen, dilinin zehrini kulağıma kızgın bir yanardağın lavları  gibi boşaltmayan  yeni dostluklar ….


Aslında, çok hafif olan ağırlıkları da  bırakmalıyım bir kenara, usulca. Uzak yolculukların telaşıyla hazırlanmalıyım günlerce. Sonra da unutmalıyım uzak yolculukların ağır hafifliklerini. Üzerimde taşıdığım ağırlık yalnızca yüreğim olmalı. Ki  taşıma ruhsatım olduğu halde, yalnızca bulundurabildiğim tek silahım,  yüreğimdir bir dosta çevirebileceğim. Üstelik,  kentin atış poligonlarında geri tepen de  acemi ellerimle, talimsiz  yüreğimdi. Bir dostu yaralamanın cezasının yalnızlık olduğu bir poligonda, ellerim kan-revan  içinde geri tepen bir yüreği taşımaktı  suçumun cezası. 


Bu ağır ve puslu havadan  kurtarmalıyım yüreğimi. Uzak yaylalarda, zümrüt yeşili servilerin altında bulmalıyım  bir dostun ürperen ellerini. Beyaz bir zambağın üzerine  tanrının kondurduğu çiğ damlaları  gibi titreyen ellerini   dokunmadan sevmeliyim. Dokununca derisi yüzülen ellerinin  aydınlığıyla yıkamalıyım yüzümü her sabah. Ellerini , zambakların, nergislerin, nar çiçeklerinin  ve küçücük mor renkleriyle akıl çelen dağ çiçeklerinin özellikle de “kadife çiçeklerinin”  hatırı için sevmeliyim.


Klavyeye her dokunuşunda, uzak  dağ başlarının  kederli bulutları gibi ağlayan ellerini;  çayır sardunyalarının  hüznünü andıran ve gözlerini her boşluğa bırakışında aklını hayata çeviren  boynunu; büyülü mayıs  akşamlarında, kocaman bakır bir siniyi andıran yüzünü…  Gizemli doğu bahçelerinin safran kokan  şadırvanlarında yıkanan    ayın bir  sureti olan buğulu gözlerini; alıp götürmeliyim yanımda …


Bazen öyle dalıp gitmelerini, bir şey söyleyecekken hislerine ipotek koyan aklını, hayata  cevabı olmayan sorular soran belleğini  bulup çıkarmalıyım gün yüzüne. Bilmem ne zaman, nerede düşürdüğün ilk kalp ağrını, ilk hesaplaşmanı, ilk sevda sözlerini kazıdığın tahta sırayı, ellerini  birbirine dolandıran, ilk  heyecan fırtınasını, bulup çıkarmalıyım.


Ve  sözlerinin peşine düşmeliyim.  Kazmalıyım onları, bir kadim diller aşığı arkeoloğun titizliğiyle biriktirmeliyim ; seni yaralayan, ruhunu acıtan, seni her gün ağlatan, türküler söyleten, aklını rüzgara bıraktıran sözlerini ve sana söylenen sözleri, tek tek sıralamalıyım karşıma. Üstlerindeki kalıntıları, bir ruh süpürgesini andıran kuş tüyleriyle  hafifçe, seni incitmeden süpürmeliyim. Ve savurmalıyım bir deniz kıyısına  ruhunda ağırlık yaratan ne kadar  söz kalıntısı varsa.


Ve sana yeni sözler söylemeliyim, kulaklarının aşinalığına inat. Sen,  duyduğu her şeye şaşıran meraklı bir  çocuk tavrıyla dinlemelisin  bu sözleri. Boşaltmalıyım eteğine, sepetimdeki bütün tadı kekremsi meyveleri  andıran sözlerimi. Sen   dişleyip atmalısın bir kenara kekre sözlerimi.


İşte,  giderken uzak yaylalara siluetini  de yanıma alıp,  götürmem gereken düşünceler bunlardır.  Hayattan muzdarip bir ruhun, uzak yamaçlarda,  güneşin her batışında aklını oynatması bundandır.


Her mayıs sabahında telaşla balçıktan yuvalar yapan kırlangıçlar! Siz söyleyin! Siz söyleyin  ey kırlangıçlar! Uzak kıyılardan, Nil’in nazlı süzülüşlerinin  tılsımını  taşıyan,  papirüslere aşkları kazınan  Mısırlı rakkaselerin kıvrak dönüşlerini taşıyan, İsfahan’ın, Tebriz’in, Şiraz’ın  kubbelerinin büyüsünü taşıyan, Kerbela’nın, Küfe’nin, Şattül Arap’ın kıyısında ağıtlar  yakan,  kara gözlü anaların  feryadını taşıyan,   Taş medreselerin, İpek yolu kervanlarının tozlu yol türkülerini  taşıyan kırlangıçlar; siz söyleyin !


Bir mart sabahı,   kapımın üstündeki saçaklara yuvanızı yaparken sormuştum size, bu nasıl bir gitme duygusudur? Bu nasıl bir iç yangınıdır?  Bu nasıl bir  deliliktir?  Bu nasıl bir ay çarpmasıdır? diye.  Hala cevap vermediniz.


Hala balçıktan  yuvanızı yaptığınız  kırmızı kiremitlerin gölgesinde oturmuş,  cevabınızı bekliyorum …


Geldiğiniz diyarlarda bunun adına ne derler ? Yoksa,  bu aklımı uçuran  düşünceler , bir bahar büyüsü mü ?…


Öyle mi yani ?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here