Büyüdük de adam mı olduk?

Bol hormonlu günlerin diyetine eriştik. Kısacık bir serüvenmiş büyümek meğer…
Çoğumuzun elinde horoz şekerler, toprak üstünün sadece mezarları hatırlatmadığı misket oyunlarının haritasının çizildiği günlerdi.  Daha dün bir bardak sütle uyutuyordu beni annem, daha dün aldım diplomamı Üniversiteden, daha dün hiç ölmeyecekmişiz gibi bir rüyaydı yaşadığımız ve okul yolunda köşeyi dönüverince karşımıza çıkıveren sevgililer…


Büyüdük de adam mı olduk şimdi, medical aşklarda? Büyüdük de göğe mi erdi başımız, mesafe koyarak dostluklara?


Bir acı kahvenin 40 yıl hatırı vardır diyen dudakları, hangi taşın altına sakladık? Hangi kahve fincanı dayandı ki bunca yıla, bırakın dostlukları? Hangisinin ismi kazındı kahve telvesindeki burukluğa? Araştırmalar sıvıştırma, karşılamalar kovuşturma olmadan önce, sevgiyi bölüştüğümüz, acıyı yüreğimize gömdüğümüz ve eleştirinin ayarını bir terzi maharetiyle yaptığımız yıllardı. Gerine gerine böbürlendiğimiz dobralığın, açıksözlülüğün üzerine attığımız sözde dürüstlüğün karşımızdakini acıtabildiğini unutmadan çok önce…


Acil hayatlar yaşıyoruz. Alaturka olmaktan utandığımız bir tuhaf yanımız var. Sanki yetişemezsek son trene, aynı durakta kalakalacağız. Kim alır bizi, kim bırakır yada korkusuyla.  Kimin yokluğu bizi darmadağın eder yapayalnız yollarda, kim kimin kurtarıcısı olabilir ki son soluğunda? Kimi kandırıyoruz sözde matrix uygarlığında? Oysa o son trene nasıl ve hangi duraklarda bekleyerek ulaştığımız değil mi hayat dediğimiz şey.? Koştura koştura yetişeceğimiz hangi hayatımız? Geride bıraktığımız yıllar mı, ileride bizi bekleyen bilinmeyen duraklar mı?


Hayatın kapıları var önümüze kapanan. Doğru anahtar hangi cebimizde? Hangi cümle bir seni seviyorumdan daha sihirli ve hangi kapı açılamayacak kadar kilitli? Perdesiz oyuncusuz bir film istiyoruz, oyunlarla kaprislerle vakit kaybetmeden. Ancak senarist de biziz oyuncu da… Bir oyuncak bebeğin yahut kırmızı bir bisikletin yokluğunun çocukluğumuza sinen öfkesi oldukça, sahip olma duygusunu nasıl engelleriz bir kırmızı porshe yahut triplex bir villaya.  Hangi anahtarla açıyoruz önümüzdeki kapıları, hangi zaman da ve hangi durak da?


Büyüdük de adam mı olduk, okuduk yazdık da alim mi olduk, diplomalarla başarı sertifikalarıyla, migros yalnızlıklarında, hazır yemek satan reyonlarda?  Yağmura çamura esir, trafiğe mahkum, cüzdan, çanta ve poşet taşıyacaksak eğer bir dost yerine kollarımızda, hiç büyümeseydik, çocuk kalsaydik keşke… Vurdulu kırdılı filmlerde hırslanıp, fransız filmlerinin romansında eriyip pasta ollsaydik  gözyaşlarımızla…


Saklambaç oynamıyoruz , artık kimin eli kimin cebinde… Misketleri kaybettik otobanların ıslak zeminlerinde. Cemrelerin düştüğü bir bahar sabahında, hangi mağazanın indirim yaptığının peşinde.  Bol tüketim günleri bunlar. At gelsin yenisi, yık yap yeni baştan. Ve kurtarmaya üşendiğimiz arkadaşlıklar. Kan ter içinde bir yalnızlık. Haddinden fazla büyümüşlüğümüze  kızgınlığımız. … Yoga, reiki ve diğerlerinden ortaya karışık deneysel kaçışlarımız…


Biz istemedik mi büyümeyi?  Delindi delinecek bir ozon tabakasıyla, küresel bir cehennemi biz çağırmadık  mı kapımıza? Büyüdük de adam mı olduk rüşvetlerde, köşe dönmelerde, yangından mal kaçırırcasına kurtarmaya çalıştığımız ilk gençliğimizle…


Doğru biz istedik büyümeyi. Herşeyi bir anda ve darmadağın edinceye kadar istedik. Hala da istiyoruz. Arkada yetim çocukluğumuz, anılarımızda dans ediyor alay edercesine.


Bu güne bir baktım da … bunun için mi büyüdüm ben?


Sibel Bengü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here