Büyük Şehir Sendromu

Çoğu dağılır gider ilk dalgada, bir kısmı girdaplara kapılır, içlerinden çok azı dikiş tutturur ve yeni emsaller teşkil eder yakındaşlarına. Tıpkı denize kavuşabilen az sayıda caretta gibi…Bu fasit daire helezonik bir hortum gibi savurur önüne kattığını çağlardır. Özellikle sanayi devriminden sonra batıda yoğunlaşan bu göç akımının ülkemizdeki yoğun izdüşümü, 80 lerde tüketim toplumu olmamızla azmış, coşmuştur. Sonuç her ay yeni varoş semtleri ve her yıl yeni suç artışları…


Peki özenilecek bir şey midir kent yaşamı, doğada yetişmişler için ? Hiç değil… Ama bir evrimi yaşamadan artısını eksisini göremiyor ki insanoğlu…Aslında tam tersi bir göç te bir taraftan az yoğunlukta da olsa süregelmekte. Bodrum’da yaşayalı beri büyük şehirlerin duyarlı elitlerinin oralarda kendi tavanlarına çarpıp Bodrum’a indiklerini gözlemliyorum ve tanışıyorum nicesiyle, ters göç hikayelerinin kahramanlarının. Herkesin bir hikayesi var. Kimisi tavana çapıp gelmiş, kimisi tabana…Kimisi kendini arıyor, kimi kendini kaybetmiş. Kimisi bilinçli, kimisi savrulmuş ta gelmiş…Kimisi maddeden kaçmış, maddenin kucağına düşmüş, kimisi manayı aramak için kırsala inmiş…


MENDİREK


 Doğa ile başbaşa kalabilmek
 Ve dinleyebilmek için doğal sessizliği,
 Önce doğal olmak gerek sonra sessiz.
 Arınmış eksi yüklü neşriyattan,
 Ve keyif alabilmek için hayattan,
 Yudum yudum içmeli tek tük artıları.


 Ilıman sevinçler sıcak çağrılara dönüşür,
 Ve köpükleri dalgaların kayalarla öpüşürse,
 Fırtınaların, tufanların, sağnakların ardısıra,
 Sen de öp seni aşanları şimdi sende sıra.


 Oysa yaşamı anlamlı kılan derinliklere,
 Ulaşılabilseydi özgürce ve bilgece,
 Tüm aydınlık sabahlara yol olurdu,
 Anlamlanırdı uzun kaygılı gece.


Kimisi bir tepki adına deformasyona, kimisi dejenerasyonun dizginlenmesi adına, kimisi başını dinlemeye, kimisi de baş koymaya basit hayata bir ters göçtür gidiyor. Oysa bu ters göçün ilk zoraki temsilcilerinden olan Neyzen Tevfik’in hayatını  ve şiirlerini ( nokta noktalı yerlerinden dolayı anlayıp ta ) okur, incelerseniz, tepkiselliğin mısralara yansımasının içtenliğine ve onun yaşadığı zamanlarda bile hayatın bugünkü anlamda deforme olmaya başlamış olmasına ve o zamanın entellektüelliğinin izdüşümlerine çok rahat rastlayabilirsiniz erotizm ! dolu dizelerinde…Halikarnas Balıkçısı da büyük şehrin soylu ailelerinden birisidir ve oranın suni baskılarından dolayı geçirdiği bunalımla babasını öldürdüğü için sürgüne geldiği Bodrum’da Yokuşbaşından gördüğü denize aşık olmuş ve bu dünyaca ünlü beldemizin ilk dünyaya tanıtılmasına vesile olmuştur. Ama o Bodrum mudur bugünün Bodrum’u ? Yaşasaydı Neyzen ve Balıkçı acaba sokağa çıkarlar mıydı bugün? Ya da eminim biri Gümüşlük tepelerine kaçmıştı, öbürü Mazı’ya…


Hem nirvanasında uzak köy yerlerinin
Hem kent mezbelesinin darboğazında
üzengi vurulmuş sığ hayatlardan değil,
Yeleleri uçuşan hür atlardan yanayım…


Nasıl hak vermezsin? Büyük şehirde metrekareye düşen kinle bakan oranı çok daha rahatsız edici. Hiç sevmem bu tabiri ama beyaz Türklere hınçla bilenenlerin ve bir kaşık suda boğabileceklerin gözle görülür biçimde artması kaderin ne garip bir paradoksudur  ki ve ne yazıktır ki sosyal demokratlar yüzünden olmuştur. İstanbul’un zaten bozulmaya meyilli dokusunu asla tedavi edilemeyecek şekilde iyice bozan ve gerileme devrini başlatan tartışmasız Nurettin Sözen devridir. Seçimlerde üç oy fazla almak uğruna resmen gelin demiştir Anadolu’ya ve ulufeler dağıtmayı vaadetmiştir varoşlarda. Ne gelenler mutlu olmuştur, ne de oraların eski sahipleri…Sonunda ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamış ve ilk seçimlerde hakettiği akibete uğrayıp, aktif siyaset sahnesinden silinmiştir. Zaten bu ülkenin başına ne geldiyse hep bu tip doymamış aydınlar yüzünden gelmemiş midir? Yine Ecevitler değil midir iki kez af çıkartıp suçu teşvik edenler ve gasp ve kapkaç mekanizmasını büyük şehirlerin başına musallat edenler. 30 yıl önce ülkeye AB’yi ıskalatan koca bir de huzuru katletmemiş midir üstelik. Ve bunları özeleştiren ben sosyal demokratım.  En başarılı sosyal demokrat rahmetli Priştina’dır ama o bile başetmekte zorlanmıştır İzmir’deki çarpık gelişmeyle. Bakın İzmir’in girişlerinde sağa sola ve bakın şu İzmirin dağlarına, bülbül ötmez bağlarına…


Jüstinyen İstanbul’u kurarken beyaz Türkler mi vardı ? Ya da Fatih fethederken kara Türkler diye bir sınıf ayrımı var mıydı ? Bu ayrımı yapmak ayıp ve günah. Kendilerine beyaz Türk ismini koyanların , ünlü zenci hareketinin mimarı Martin Luther King’in nutkunu ve sonrasında yaptıklarını dinlemişlikleri var mıdır acaba ? Bu sıfatı yüklenmek insan haklarına sığmaz. Bu kendini ayrıcalıklı sanmaktır. Bu Orhan Pamuk küstahlığından farksızdır. Oysa İstanbul bir dünya şehridir. Ya da şöyle tasvir edebiliriz. İstanbul dünyanın işgalinden kurtarılırken beyazı karası beraber vermişizdir bu savaşı…Sonrasında Prens Philip’e ‘ Ne yaptınız bu İstanbul’a ‘ deme hakkını duyurtacak kadar hor ve hoyrat kullanılmış incimizin o beyazları değil midir şimdi yazları Türkbükü’nün başına sararak güzelim yerlerimizi de 34leştiren rant düşkünleri.
Bodrum’un kendine has dokusu zaten kalmadı, salaş bir balıkçı bile kalmadı samimi sohbetler koyulaştırılabilecek, kazıklanma korkusu olmadan demlenilebilecek. Bunun adına da büyük şehir sendromundan kaçıp kurtulma sendromunun Bodruma çarpan rüzgarları diyebiliriz. Hani İstanbul’da hava bozunca, esintisi hiç şaşmadan ertesi gün Bodrum’a gelir ya…İşte aynı onun gibi…


Doğaçlama yaşamaktan yanayım
Melek ninnileriyle sadeleşmekten
Ne uç keyiflerden, ne dış tesirlerden
Ne kent tohumlarının dibini deşmekten


Ben çarpıcı güneşlerde serinlemekten yanayım
Emek peşinde koşup ta emeklemekten değil,
Gökyüzü  bahçelerinden cemre düşüşü gibi
Bahar coşkularıyla kıra düşmekten…


Yanayım aşk tanrılarınca kutsanan ateşten
Yaşam kıyılarına vuran hoyrat sulardan
Olunca daldan düşecek taptaze kirazlardan
Kurak sularda boğulan derin yazlardan


Hani vardır ya… Yeşilçam filmlerine de konu olmuştur, ilk Haydarpaşa’da denizi görür göçenler ve kapılırlar hayatın dişlilerine…Acaba biz büyük şehirden kaçıp kırsalda huzuru arayanlar da böyle zamane kırsalları mıyız? Ve zamane Haydarpaşası bizim Yokuşbaşı mı denizi gördüğümüz…Biz kıraç tüketicileri miyiz doğanın? Yoksa biz miyiz buralarda dahi denizleri bozan ? Babamızın çifliği gibi allahın denizinin ortasına çiftlikler kuran…Bir TV programında denk gelmiştim yazın. Balık çiftçilerinin kralı diyordu ki. ‘ Bizim mandalina bahçelerimiz vardı. Geldiler oralara evler yaptılar, mandalina bahçemiz kalmadı, karalar dolunca biz de mecburen  denize açıldık. ‘ İşte doğanın, çok trajikomik bir ekolojik denge kurma başarısı örneği…


 EKOLOJİ


 Karaya ulaşmamış ki en yüksek dalgalar,
 Denize kavuşmamışlar yeni doğan kaplumbağalar.
 Oysa kanat çırparak doğar yırtıcı martılar,
 Hala güçlü olan zayıfı yenebilmekte,
 Demek ki bozulmamış hiç dengesi doğanın,
 Kırmızıyla aldatılması gibi boğanın.


 Daha dörtte üçü duruyor duruyor amazonların,
 Topu topu bin tür nesil tükeniyor bir günde,
 Daha delikleri küçücük ozonların,
 En güzel kokacak çiçek henüz daha sürgünde,


 Takınılmamış tavırlar var daha,
 Tıkınılmamış aşlar,
 Tıkanılmamış ufuklara açılan,
 Tükenilmemiş aşklar.


 Değerler var değer verilmemiş,
 Bilgiler edinilmemiş,
 Sevgiler sinmiş bir yerlere,
 Hiç keşfedilmemiş.


 Mısralar var hiç yazılmamış,
 Ve hisler bilinmemiş,
 Yarınlar var hiç yaşanmamış,
 Ve dünler silinmemiş.


metinsozucetin@yahoo.co.uk



 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.