Böyle buyurdu Zerdüşt!

Kürt Meselesinde Milliyetçilik Ayaklar Altında Çiğnenebilir mi? (II)

Söyleyeceklerim, biri Trabzon Oflu Türk milliyetçisi, diğeriyse Diyarbakır Liceli Kürt milliyetçisi iki damadına kapısını açmış bir ailenin evladının sözleridir. Söyleyeceklerim, 21 Mart günü bindiği takside, cübbeli sakallı, Rizeli bir şoförün “Bugün çok büyük gün!” deyip ağladığı takside yolcu olup da, kendini tutamadan ve dahi dilini ısırmadan lafa karışıp “Apo her Mart barıştan söz eder ve her Temmuz’da hikâye başa sarar!” dediği için lüzumsuz bir polemiğe girmiş bir siyaset bilimcinin sözleridir.
Kürt milliyetçiliğine ve ilgili literatüre âşina olan kimi araştırmacılar Kürt Kemalizmi derler… Aslında dağa çıkıp komitacılık yapmak, hürriyet talebiyle başkenti ve siyasî seçkinleri titretmek, devrim demek, silah elde kefen cepte yaşamayı yüceltmek derken, tüm mantığıyla neresinden bakarsanız bakınız, bu bir Kürt İttihatçılığı’dır… Tek Bir Adam’ın gölgesine kalmış ve kimlerden destek aldığı, kimlerle çalıştığı bugüne dek çok da çözümlenemeyen bir şebeke sayesinde devlet güçlerine karşı daima bir adım önde olmayı becerebilen, yeni tür bir İttihatçı gelenektir PKK vâk’ası…

Kürtçe dilde-işte-fikirde birlikçiler ve Kürt Tarih Tezi’yle, ulular ve kahramanlarla dolu geçmiş üretimiyle, Kürtlük mücadelesi 1908’e, 1913’e uzanan yoldaki İttihatçı zihnîyetin şimdiki izdüşümüdür âdeta… En azından 1999’a dek bu böyleydi. Sonra işler çok değişti. Öyle ki, merhum Ahmet Kaya’ya çatal bıçak “hediye eden” şarkıcı-türkücü taifesi, bugün herkesten çok Kürt Açılımı-Perver Havas Fırkası (!) gibi çalışır oldu.

Açılım Sürecinin yeniden canlandırılacağının konuşulduğu günlere denk düşmüş 29 Ekim 2012 tarihinde, Ankara’da olanları hatırlıyorum da, nerelere varıldığını düşünmeden edemiyorum… Türk bayraklı, Atatürk posterli binlerce insan Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamak üzere eski Millet Meclisi’ne, sadece, evet sadece yürümek istedi. Karşılığında biber gazı, gaz bombası, tazyikli su, polis şiddeti gibi böyle zamanlarda gösterilen karşı(t)-eylem sırasında saçından sürüklenen emekli bir öğretmen fotoğraf karelerinde yer aldı…
Beş ay sonra, 21 Mart 2013 günü Diyarbakır’da Kürt bayraklı, Abdullah Öcalan posterli binlerce insan Bahar Bayramı’nı kutlamaktan çok Apo’nun mektubunu dinlemek üzere “milli birlik ve beraberlik” çağrısına sahne olan, ama bu isimlendirmeye rağmen tek bir Türk bayrağına tahammül etmeyen/edemeyen bir organizasyonda buluştu, şehir meydanında toplandı.

Bir ayrıntı vermek gerekirse, gözüme ilişen pankartlardan birinde “Başkanım Barışa da Savaşa da Hazırız” denildiğini okumak bile benim için II. Habur Vâk’ası ihtimaline dair türlü ipuçları taşıyordu. Kürtçem olmadığı için bu mevzuda genelleme yapamayacağım… Hatırlanacağı gibi, 2009’daki o gün de herkesin ağzından bal damlıyordu; o gün Başbakan “Bu manzarayı görüp de umutlanmamak mümkün mü?” diyordu.

Sonra Obama gibi başlayıp, Putin gibi devam etmesini gerektiren gazilik beratlarının/madalyalarının iadeleri, “Beni de öldürün!” diyen şehit anaları ortaya çıktı ve bugün, iki farklı Başbakan profili çizmeye yetecek kertede “Acaba Erdoğan dublör mü kullanıyor?” dedirten zigzaglı tavırlar sonu gelmeksizin sergilendi durdu…
Sonunda söz, milliyetçiliği ayaklar altına almaya dek uzandı. Ülkenin kimi yerlerinde kimlik kontrolü yapan, 8 kamu personelini aylarca rehin tutup birkaç gün önce devlete “Barış Çubuğu” niyetiyle teslim eden, muhtemelen düzmece bir operasyonla AK Parti ve Adalet Bakanlığı’na sadece maddi zayiat vermek üzere tertiplenmiş saldırıdan sonra, “Barışı engellemek isteyenler var” diyerek itirazı olabilecek herkesi susturmaya yönelen bu manzara nasıl oluştu? Bunu zaman gösterecek…

İki mevsim önce Erdoğan’ın tâbiriyle Zerdüştî (!) dinine mensup sapkınlar güruhunun “sözde” lideri, “Bebek Katili”, çok değil daha üç yıl önce saçı bir santimetre fazla kesildi diye 40 bin kişinin sokakları ateşe verdiği, 16 santimetre kare odası küçüldü diye birilerinin kendini diri diri yaktığı o günlerden çok uzaktı bu Nevruz… Hiçbir olay çıkmadı Diyarbakır’da. 40 bin kişinin ölümünden ötürü tek bir özrün dilenmediği, geçmişi unutalım diyen bir mektup okundu. Milliyetçi-muhafazakâr bir milli birlik söyleminin ağır bastığı, yer yer Kuva-yı Milliyeci bir “Vatan tekdir, bölünemez!”ci söylemin kendine yer bulduğu, bozulmak istenen kardeşliğe dair insanları dine-imana davet eden beylik lafların edildiği konuşmayı tüm Türkiye büyük bir merakla dinledi.

Yetmiş beş milyon kişi Abdullah Öcalan’ın iki dudağı arasından çıkan sözleri büyük bir heyecanla dinledi, dinledi, dinledi… Üç gün önce, bölgede Çevik Kuvvet’te çalışan bir Kürt polis ahbabım yaptığımız telefon görüşmesinde, “Ne olursa olsun, hiçbir şeye karışmayacağım” diye kâğıt imzaladıklarını söylemişti ve Diyarbakır’da işte sorunsuz bir miting yaşatıldı… Bu barışcıl miting, “Kürtlerin” barıştan yana bir halk olduklarının nişânesi ile taçlandırılıp tarihe yazdırılmak istenen yorumlara eşlik edecekti. Zaten gerektiği zaman gerektiği ölçüde Kürtler, tek ve bütün idi (!). Homojen ve bölünmez bir “Kürtler” vardı… Ve işte sırf bu yüzden, hiçbir olayın zuhur etmemesine çaba gösterenler her şeyin yerli yerinde, yollu yolunda olduğu şeklinde değerlendirmemiz gerektiği mesajını gün boyu kitlelere tekrarladı, durdu…

Neticede, Öcalan – artık gönül rahatlığıyla ‘Sayın Öcalan’ demeliyiz belki de! – tarafından gönderilen mektup, biraz Attila İlhan üslubunda sosyalizan ve bir parça anti-emperyalist milliyetçilik içeren, biraz da mukaddesatçı-mîllici bir Erbakan söylemi, sonra Çanakkale ruhuna yapılan atıflar derken, açık açık söyleyeyim, bana sanki Erdoğan’ın konuşma metinlerinin yazarları tarafından kaleme alınmış izlenimi verdi. O kadar ki meydanda sanki Erdoğan konuşuyor gibiydi. Gülümsedim; “Apo AK Parti’li mi oldu acaba?” diye düşünmeden edemedim… Ve yine o kadar ki, bir yerde Yeni-Osmanlıcılık adına damardan bir eski Nizâm-ı Âlemcilik söylemine dek vardırdı sözlerini Kürtlüğün Zerdüştî ‘Peygamber’i: “Misak-i Milli’ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti’nde ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkum edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir ‘Milli Dayanışma ve Barış Konferansı’ temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum.”
Eskiden beş vakit namaz kılan, lisedeyken çok iyi çocuk olan Apo değil mi bu?

İlginçtir, PKK lideri, daha üç vakit önce elde edinceye kadar savaş diye tutturduğu “demokratik özerklik”ten bir kez bile söz etmiyordu. Sivil itaatsizlik, yerini ‘düz ovada siyaset’e bıraksındı… Sırrı Sakık’ın “Apo başbakan olsun, cumhurbaşkanı olsun. Biz böyle bir Türkiye istiyoruz!” sözünü hatırlatırcasına bir toplumsal coşkuyla, bir barış rüzgârıyla 1924 Anayasası’nı bilen bilmeyen herkes, Öcalan’ın sözlerini bitirmesini beklemeden onu sevinçle destekledi; kimi duygulandı, kimi umudunu anlattı kendisine uzatılmış bulduğu bir TV mikrofonuna… Apo istiğfar etmediği hâlde, “Zaman helalleşme zamanıdır!” dedi ve ekledi, “Bizi bölmek isteyenlere karşı bütünleşeceğiz!” Bir yandan da “Bu bir son değil, bir dönüşüm; bir yeni yoldur mücadelemiz için” diyordu. Daha önce olduğu gibi demokrasi dedi, barış dedi, özgürlük dedi. Hâsılı, “Böyle buyurdu Zerdüşt”!
Ama ortada cevabı beklenen çok basit sorular var: Yarın bugünden, Nisan Mart’tan farklı mı olacak sahiden? Buna dair elimizde ne var ki, hepimiz bu kadar iyimser oluyoruz! Ne oldu da Öcalan umut ışığımız olmayı becerdi? Yıllarca “İmralı Canisi” dediğiniz bu adama şimdi inanmamızı gerektiren tek bir sebep söyleyin, Allah aşkına! Ne oldu da iktidar mensupları, ne oldu da basının önde gelen ustaları bu konuşmayı alkışlamaya doyamıyor? Ne gibi bir gelişme yaşandı ki, daha dün “Öcalan’a özgürlük, Kürtlere statü” sloganı bugün birden bire sustu? Bu, nasıl bir hayâldi ki gerçek oldu? Kim “Sen Apo’sun, büyük düşün” deyip “barış peygamberi” olarak tarihe geçme gazını verdi?

Sağın renkleri belli. Sürpriz yok bu saate kadar. Ancak sola gerçekten şaşıyorum: Eğer Öcalan’ın sözleri gerçekten bu kadar tarihî ise, bunları Erdoğan her gün söylüyordu zaten! Hele Arınç, o hüzünlü göz!… Öyleyse Apo’ya gösterdiğiniz teveccühü Erdoğan’dan da esirgemeyin gayrı… Ve Nobel fetişizmiyle yanıp tutuşanlar; Erdoğan’ı mı Öcalan’ı mı Nobel Barış Ödülü’ne aday göstereceksiniz, bir an evvel kararınızı verin bu yiğitlerin teri soğumadan. Benim favorim “Apo Önder” değil, anlamışsınızdır kendisine biraz mesafeliyim; bence bugünün gözdesi, fantezi-arabesk siyasetin parlayan yüzü, hümanist olup da ölüm oruçlarını destekleyebilen bir büyük vicdan olan Sırrı Süreyya “Önder¨dir…

Bir günde Kürt milliyetçiliğini, Türk milliyetçiliğini ayaklar altına alıp ve sonra herşeyi bitirip, ardından herşeyi başlatanların olduğu kadar, karın doyurmayan bir çift kuru sözle tüm sorunların çözülebileceğine inandırılmış kalabalıkların kafası da çok karışık; bu besbelli…

“Akıl Tutulması” demeyeceğim buna ama bir “algıda bulanıklık” olduğu muhakkak. Tam da bu yüzden söylenebilecek onca söz varken şimdilik son sözü, Türk ve Kürt milliyetçiliğine atıfla şöyle söylemek uygun düşüyor herhalde: Nefret insanı çirkinleştirir, ancak çirkinler şanslıdır ve şans insanı iyimserleştirir; iyimserlik ise gülümsetir, ve gülümsemek affetmektir, o hâlde affetmek nefretten gelir…

________________________
Ha_aksakal@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.