Böyle olmasaydı

PAYLAŞ

Dürüst ve çalışkan olabilseydik bugün hepimizin sıcacık bir evimiz, kaynayan bir tenceremiz, o tencerenin buğusunda gönül rahatlığıyla ders çalışan çocuklarımız, saymakla bitmez umutlarımız, insana yaraşır sevinçlerimiz olurdu. Dürüst ve çalışkan olabilseydik yüz kırk tane değil de on tane doğru dürüst üniversitemiz olurdu, bu on üniversite diplomalı işsiz üretmek yerine gerçekten yetkin meslek adamları yetiştirirdi, ayrıca hem üst düzeyde düşünce insanları için hem de halk için bilim, felsefe ve sanat üretirdi. O durumda bilim adamı dendiği zaman insanlar önlerini iliklemek gereği duyarlardı. Dürüst ve çalışkan olabilseydik ne güzel olurdu: ülkenin batısı doğusuna ve doğusu batısına yan bakmazdı. Dürüst ve çalışkan olabilseydik ülkeyi palavradan değil de gerçekten demir ağlarla örmüş olurduk, öte yandan karayollarımız acınası durumda olmazdı. Dürüst ve çalışkan olabilseydik ülkenin dört bir yanı fabrikalarla donanmış olurdu, bu fabrikalarda insan olmanın anlamını derinden kavramış, emeğe gerçekten saygılı milyonlarca işçimiz bir toplumun mutlu geleceğini şarkılar söyleyerek üretiyor olurdu. O zaman sendikalarımız birer maaş artırma örgütü olmaktan çok gerçek kültür yuvaları olurlardı.

Sokaklar adı konduktan sonra sokağa salınmış salkım salkım çocuklarla dolu olmazdı o zaman. O zaman yol kavşaklarında “Hemen şu ağacın altında yapıveririz ağabey” diye kendini pazarlayan zavallı kadınlar bekleşmezdi. O zaman insanlar rüşvet almayı en büyük düşüklük olarak görürlerdi, biri çıkıp size hiç sıkılmadan “Bu iş on binden aşağı olmaz kardeşim” deme utancını yaşamazdı ve çocuklarına ve torunlarına bu utancı miras bırakmazdı. O zaman çaresiz bir aile babası aç çocuklarını doyurmak telaşıyla beceriksizce eller yukarı deyip hapishaneyi boylamazdı. O zaman gazeteler tonlarca boyalı kadın etinin görüntüleriyle değil dünya haberleriyle dolu çıkarlardı. O zaman tiyatrolar ebem eşti tavuk geçti konulu oyunlar oynamayı düşünmezler, eli kalem tutanlara “Haydi bakalım, hiç korkmadan insan gibi bir şeyler yazın da oynayalım” baskısını uygularlardı. O zaman insani içeriklerinden tümüyle boşaltılmış filmler, insan yaşamının ayrıntılarına ya da derinliklerine girer gibi yapıp boş sözlerde oyalanan filmler hiç çevrilmemiş olurdu, o filmlerde ağzı sakızlı yoksul figüran kızlar sosyete dilberi rolü oynamaya kalkıp “Ben tatilimi Londra’da geçirmek istiyorum babuşçuk” gibi sözlerle kendilerini gülünç etmezlerdi. O zaman onur kırıcı sadaka kültürü hiç olmazdı, onun yerine insanlar sevdikleri ya da hatta hiç tanımadıkları
insanlarla çok şeylerini paylaşmaya hazır olurlardı.

Dürüst ve çalışkan olabilseydik yazarını kazıklayan ve ondan çaldığını gönül rahatlığıyla yiyen yayımcı, emeklinin parasını bir filozof olgunluğuyla çarpan satıcı, kızını göreneksel değerler çerçevesinde gönül rahatlığıyla pazara çıkaran baba, yeğenine tasallut edebilmek için fırsat kollayan dayı diye bir şey bilmezdik. Dürüst ve çalışkan olabilseydik zavallı hastasının acılarını kötüye kullanıp ondan bıçak parası diye alın teri çarpan hekim, müvekkilini tava getirirken karşı tarafı da gözden kaçırmak istemeyen avukat, başkanına bağsız koşulsuz bağlanıp “Siz ne buyurursanız yaparım beyefendi” düzeyine inmiş siyaset adamı ancak karabasanlarımızda görebileceğimiz insanlar olurlardı. Dürüst ve çalışkan olabilseydik büyük kentlerimizde akşam saat sekizden sonra her köşe başında bela dilenen tüm değerlerini yitirmiş ya da zaten değerleri olmamış gözü dönmüşler bizi bekliyor olmazdı. Dürüst ve çalışkan olabilseydik dupduru aşklarımız olurdu, aşkın bir kirlenme nedeni değil de bir arınma ortamı olduğunu bilirdik, kendini bir insana adamanın eşsiz güzelliğini ömrümüzde enaz bir defa bütün boyutlarıyla ve bütün güzellikleriyle yaşamış olurduk. Dürüst ve çalışkan olabilseydik gelecek zamanlara aktardığımız yapıtlar yalnız torunlarımızın torunlarına değil bütün bir insanlığın gelecekteki üyelerine ulaşır, onların biraz daha insan olabilmelerine katkıda bulunurdu.

Ne yapalım, olmadı, yapamadık. Beceremedik. Bunda ne bir topluluğu ne bir kesimi ne bir sınıfı ne bir kişiyi suçlayabiliriz. Bunun suçlusu biziz. Hepimiz bunun apaçık suçlularıyız. Kısa yolların da uzun yollar kadar verimli olacağına inandık. Ahlak bozukluğunun temiz bir kazanç kapısı olduğunu düşündük. Hiç utanmadık çocuklarımıza başkalarının alın terinden çaldıklarımızı yedirirken. İyisi de kötüsü de aynı kapıya çıkar diye düşündük. Kolaya kaçtık dostlarım, pek kötü kolaya kaçtık. Şimdi de bunun suçlusunu arıyoruz utanmadan, suçlu biz değilmişiz gibi. Bu işin sorumluluğunu birilerinin üstüne yıkıp oh tertemiz görünmek istiyoruz. Yüzsüzlüğün bu kadarına da pes doğrusu!

CEVAP VER