Çatalhöyük’ün öyküsünü yazdı, ABD’de ders kitabı oldu!

Çatalhöyük’ün öyküsünü yazdı, ABD’de ders kitabı oldu!

0
PAYLAŞ
YUSUF YAVUZ – AÇIK GAZETE – Çatalhöyük’ün ören yeri bekçisiydi, kazılarda gördüklerine Profesör Ian Hodder’den duydukları da eklenince oturup neolitik çağ insanının öyküsünü yazdı. İlkokul mezunu ören yeri bekçisi Sadrettin Dural’ın o kitabı AB’de ders kitabı oldu…
 
Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan Çatalhöyük,dünyanın ilk kentsel yerleşimlerinden biri. Çatalhöyük’ün bulunduğu köyde doğan, çiftçilik ve taksicilik gibi işlerin ardından da ören yerinde bekçi olarak çalışmaya başlayan Sadrettin Dural, kazılarda gördükleri ve arkeologlardan duyduklarıyla bu kültüre aşık oldu. Çatalhöyük kazılarına başkanlık eden Prof. Ian Hodder’den 52 saat Çatalhöyük dersi alan ören yeri bekçisi Dural, 9 bin yıl önceki Çatalhöyüğün kitabını yazdı. İlkokul mezunu olan Dural’ın yazdığı o kitap İngilizce olarak basıldı ve 10 yıldır ABD Binghamton Üniversitesi’nin antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Bununla da yetinmeyen Dural, Türk okuyucular için de 9 bin yıl önceki Çatalhöyük’ün öyküsünü yazdı. Dedesinin Çatalhöyüklü olduğunu söyleyen ve neolitik insana benzer bir yaşam sürdüren Sadrettin Dural’la Çatalhöyük’ü ve bekçilik günlerinden yazarlığa giden yolu konuştuk…
 
ANADOLU’NUN 9 BİN YILLIK SIRRINI TAŞIYAN KENT: ÇATALHÖYÜK
Konya’nın Çumra ilçesinde bulunan Çatalhöyük neolitik kenti, dünyada yerleşik kent yaşamına geçişin başladığı yerlerin başında geliyor. Çumra ovasında bulunan sulak alanın kıyısında kuruluna Çatalhöyük’ün kökleri günümüzden 9 bin yıl öncesine dayanıyor. 2012’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınan Çatalhöyük’te bulunan bir duvar resmi, bir zamanlar yaklaşık 10 bin kişilik nüfusun barındığı bu neolitik kente yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaki Hasan Dağı’nın patlayan volkanını anlatıyor. Dünyanın ilk kent haritası olarak kabul edilen bu duvar resmi, coğrafyanın yaşamı ve kültürü nasıl belirlediğini de ortaya koyuyor.
 
ÇATALHÖYÜK’ÜN ÖREN YERİ BEKÇİSİNİN SIRA DIŞI ÖYKÜSÜ
Bu tarihi ve kültürel coğrafyanın içinde doğup büyüyen Sadrettin Dural, Çatalhöyük’ün bulunduğu Çumra’ya bağlı Küçükköy’de yaşıyor. Bir süre çiftçilik ve taksicilik gibi işlerle uğraştıktan sonra 1993 yılında köyündeki Çatalhöyük ören yerinde bekçi olarak işe başlamış. Ancak bugün 54 yaşında olan Sadrettin Dural’ın kabına sığmayan kişiliği, güvenliğinden sorumlu olduğu dünyanın bu ilk kentinin köklerine doğru bir yola çıkarmış. Bu düşünsel dönüşümün ardından Çatalhöyük’ün öyküsünü yazan ören yeri bekçisi Sadrettin Dural’ın ilk kitabı 2007 yılında ‘Protecting Çatalhöyük’ (Çatalhöyük Bekçisi) adıyla İngilizce olarak ABD’de yayınlanmış. Dural’ın bu kitabı yayınlanır yayınlanmaz Binghamton Üniversitesi’nin antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutulmaya başlanmış. Artık bir daha kitap yazmayacağını düşünen Dural, Çatalhöyük’ün öyküsünün bir kitaba sığmayacağını anlayınca, ‘9 Bin Yıl Önce Çatalhöyük’te Yaşam’ adıyla bir kitap daha yazmış. Dural’ın bu kitabı da adında da anlaşılacağı gibi Çatalhöyük’teki neolitik insanlarının nasıl yaşadığını bugünün okuruna anlatıyor.
 
‘PROF. HODDER’DEN 52 SAAT DERS ALINCA ÇATALHÖYÜK’E AŞIK OLDUM’
Gelin ilkokul mezunu olduğunu söyleyen ören yeri bekçisini, ABD üniversitesinde ders kitabı olarak okutulacak içerikte bir kitap yazmaya yönelten öyküyü Sadrettin Dural’ın kendi ağzından dinleyelim: “Çatalhöyük’te bekçi olarak işe başladığımda buraya gelen insanları görünce etkilenmemek elimde değildi. Hepsi de okumuş, kültürlü, etrafına ışık saçan insanlardı. Kendim okumadığıma çok üzüldüm. Ama okuma şansım yoktu. Tek şansım, buradaki insanlarla kendimi yetiştirmek oldu. Bu yolda devam ederken, kendi kendime dedim ki; ‘bu insanlar burada benim yetişmeme katkıda bulunuyorlarsa ben de Çatalhöyük’ü anlatayım, insanlığa böyle katkıda bulunayım.’ Kitapla ilgili çalışmam devam ederken bu konu Çatalhöyük kazı başkanı Prof. Ian Hodder’in dikkatini çekiyor. Prof. Hodder, bunun üzerine tercümanı ile birlikte bana 52 saat ders verdi. Bu ders sonunda ben Çatlhöyük’e âşık oldum. Aşk, tutku, bağımlılık hepsi bir araya toplandı. Eh bir yerde sevgi ve aşk varsa orada kıskançlık da oluyor illa ki. Çünkü birisi geliyor ‘James Mellaart burayı nasıl keşfetti?’ diyor. Bir diğeri ‘Ian Hodder burayı nasıl kazdı?’ diye soruyor. Arkadaş Çatalhöyük’te bir de bekçi Sadrettin var, bir de onu sorun! Beni soran yok.
‘BU ADAM KİTAP MI YAZACAK MIŞ, DOĞRU MU ANLADIM!?’
Kendi kendime düşündüm, ‘onlar ne yaptı?’ diye. Kitap yazıp bilgi dağıttılar. Bir kitap da ben yazacağım dedim. Bir gün buraya Prof. Ian Hodder geldi. Ona dedim ki ‘Ian Bey, ben bir kitap yazıyorum…’ Adam bunu duyunca koydu gitti. Dedim ki ben bu adama kötü bir şey mi söyledim. Niye gitti acaba? Az sonra yanına tercümanını almış, geldi. Tercümana, ‘bu adam kitap mı yazacakmış, doğru mu anladım?’ diye sordu. Tabi insan anlamakta zorlanır. İlkokul mezunu bir bekçi kitap yazabilir mi? Sonunda kitabımı yazdım. 2007 yılında Amerika’da basıldı. Bu kitabım ABD’de Binghamton Üniversitesi Antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor ve şu anda Prof. Ian Hodder kadar olmasa da Çatalhöyük’e gelenler arsında beni de soranlar oluyor. (Gülüyor) ‘Sadrettin Dural nerede?’ diyenler oluyor arada.”
‘BAŞKA BİR ÖREN YERİ BEKÇİSİNİN YAZACAĞI KİTABI BEKLİYORUM’
Sadrettin Dural’ın ilk kitabının ardından en çok merak ettiği şeylerden biri de, dünyada kendisinden başka ören yerinde bekçilik yapan ve beklediği mekânın öyküsünü yazan birinin olup olmadığı. “Bildiğim kadarıyla şu anda dünyada ören yeri bekçisi olarak kitap yazan başka biri yok” diyor. Şimdi bir başka ören yeri bekçisinin çıkıp bir kitap yazmasını beklediğini söylüyor: “Keşke ben ölmeden biri yazsa da görsem. Onunla bir tanışsam, acaba ikimizin huyları aynı mı? Öyle bir insanı merak ediyorum. Böyle biri olursa onun la tanışmak beni çok mutlu eder.
‘KİTABI YAZARKEN OTURDUĞUM EV ÇATALHÖYÜK EVLERİ GİBİYDİ’
Bu kitabın çalışması devam ederken köyde benim oturduğum ev Çatalhöyük evleri gibiydi. Yaş itibariyle neolitik insanlarına çok benzeyen bir yaşam biçimim de var. Ben kitapta da söyledim bunu; ‘bu insanlar böyle yaşadı’ diye iddia etmiyorum ama neolitik insanların nasıl yaşadıklarını anlatacak en yakın kişilerden biri benim. Bu kitabın çalışması devam ederken bazı olaylar da gelişti. Kitabı köyde yazıyordum, şu ufak kulübemde eşime okuyordum yazdıklarımı. Kitapta anlatılan çocuğa geldik… Çocuk kitapta ölecek. Bunun öyküsünü yazıyorum. Çocuğu öldürdük… Benim hanım dedi ki, ‘çabuk o çocuğu dirilt!’ Yahu hatun nasıl olur, orada ölmüş, burada da ölecek dedim. ‘Hayır, ölmeyecek’ dedi, ‘yaşayacak!’ E kitap? ‘Kitabı batsın’ dedi, ‘arkadaş o çocuk yaşayacak.’ Burada şunun anladım; şurada küçük bir çocuk bizden yardım istese yardımına koşuyoruz ama kadınlarımız içgüdüsel olarak kendi çocuğu gibi sahipleniyor ve koruyor o çocuğu. Yardımla koruma arasında büyük fark var. Bu da neslimizin devamı için çok büyük katkısı olan bir duygu.”
ÇATALHÖYÜK 18 KATMANDAN OLUŞAN BİR YAŞAM MERKEZİ
Çatalhöyük, Türkiye’nin buğday ambarı olarak bilinen Konya Ovası ve Güney Anadolu platosunun özelliklerini taşıyan bir bozkır iklimine sahip. İnsanlığın uzun yürüyüşünde önemli bir devrim olan tarım devriminin de ilk filizlendiği yerleşimlerden biri olan Çatalhöyük neolitik kenti, doğu ve batı höyükleri olarak iki ayrı bölümden oluşuyor. Doğu höyüğünde yürütülen kazılarda, alanın M.Ö. 7 bin 400 ile 6 bin 200 yılları arasına tarihlenen 18 neolitik katmandan oluştuğu ortaya çıkarıldı. Batı höyüğü ise M.Ö. 6 bin 200 ile 5 bin 200 yılları arasına tarihlenen kalkolitik dönemin izlerini taşıyor.
‘BENİM DEDEM ÇATALHÖYÜKLÜYDÜ, EVİNİ BANA VERİN’
Çatalhöyük’ün bulunduğu Küçükköy, tarım devriminden bu yana benzeri şekilde ya da çok az değişerek süregelen üretim alışkanlıklarını son yıllarda değiştirmeye başlamış. Ancak Küçükköy’deki evlerin birçoğu halen Çatalhöyük evleriyle benzerliklerini koruyor. Sadrettin Dural’a Çatalhöyük ile Küçükköy arasındaki ilişkiyi soruyorum. “Ben kendimi neolitik insanın devamı olarak gördüm” diyor. Kazı başkanı Prof. Ian Hodder’e, “Benim dedem Çatlhöyüklüydü. Dedemin evini bana verin” dediğini anlatıyor: “Prof. Hodder, ‘dedenin evi hangisiydi?’ diye ordu bana. ‘Dedem eli açık adamdı en güzel ev hangisiyle onun evi odur’ dedim ben de.”
‘NEOLİTİK İNSANLARI GİBİ SAZLIKTAN ÖRDEK YUMURTASI TOPLADIK’
Küçükköy’deki evlerin hepsinin Çatlhöyük evleri gibi olduğunu, sadece kapı ve pencerelerinin farklı olduğunu anlatıyor Dural: “Evlere Çatalhöyük’teki gibi damdan değil de aşağıdan, kapıdan giriliyor. Bizim ocaklarımız da Çatalhöyük ocaklarına benziyor. Eşim yemeği tüpte yapınca lezzetli olmuyor ama bu ocaklarda yapınca tadından yiyemezsiniz. Ayrıca bizim de neolitik insanı gibi yaşadığımız çok şey oldu… Benim babamın inişli çıkışlı bir hayatı oldu. Paramızın olduğu anlar da oldu, sıkıntı çektiğimiz de. Bir ara çocuktum, yumurta istedim ama evde yumurtamız yoktu. Babamla birlikte sazlıklardan ördek yumurtası bulduk. Yumurtaları aldık ama babam bir tanesini bıraktı. Ben ‘onu da alalım baba’ dediğimde, ‘oğlum onu alırsak ördek benim yuvamı yağmaladılar diye bir daha buraya gelmez ve yuva yapmaz’ dedi. ‘Ama ördek folluk dediğimiz bu yumurtayı görürse yine yumurtlamaya devam eder’ diye de ekledi. Yani biz de burada tıpkı neolitik insanı gibi yumurta topladık. Yaşamımızdaki benzerlikler o kadar çok ki… Çatalhöyük’te yaşayan neolitik insanıyla aynı malzemeden, aynı şekilde evlerimizi yaptık. İnsanlık son 100 yıl öncesine kadar neolitik insanına benzer bir hayat yaşadı. Ama ne olduysa son 100 yıl içinde oldu. Benim bu olanı aklım almıyor. Kendi kendime düşünüyorum: Bu dünyamıza ne oldu?
‘KÜÇÜKKÖY’DE BAKKALDA PENİSİLİN SATILIRDI, ABLAM BU YÜZDEN ÖLDÜ’
Bizim Küçükköy’de bakkalda penisilin iğnesi satılırdı. Her hasta olana bu iğneyi vururlardı. Yahu arkadaş, bu iğne insanları öldürüyor. Benim bir ablam vardı, penisilin yüzünden öldü. Alerjisi varmış. Ama biz hiç penisiline yormadık ölümünü, ‘Allah’tan gelen bir şey’ dedik. ‘Allah’ın hikmetine bakın, daha dün sapasağlamdı, bugün öldü gitti’ dedik. Bu insanlara ne oldu böyle? Dünyamız yüz yıl öncesine kadar uyuyordu, onu kim uyandırdı? Neden uyandırdı? Keşke uyanmasaydık! İnsanlar sevgi doluydu, birbirini severdi. Ama şimdi birbirinden uzaklaştı, nefret ediyorlar birbirlerinden. Ben teknolojiye hiçbir şekilde karşı değilim ama bugün her yerimizi saran haliyle bu kadarı fazla.”
BURASI ANA TANRIÇA KYBELE’NİN YOĞURULDUĞU TOPRAKLAR
Çatalhöyük, avcı toplayıcılıktan tarıma, tarımdan köy yaşamına, köylerden ise kentleşmeye giden evrelerin hemen hepsinin bir arada yaşandığı oldukça önemli bir kültür mirasını barındırıyor. Sokağı olmayan evlerin üstünden birbirine geçiş sağlanmış. Evlerin girişleri ise üstünden açılan bir boşluktan merdivenle iniliyor. Neolitik çağ insanının Çatalhöyük’te deneyimlediği ve binlerce yıl süren kültürel süreklilik, bir toplum olmaya doğru giden yolun da temellerini atmış. Doğa tanrıcı inançların filizlenip yeşermeye başladığı dönemlerde, Anadolu ana tanrıçalarının belki de etkisi en yaygın olanı Kybele kültü, Çatalhöyük’ün insanlığa bıraktığı miraslardan biri.
YAŞAYAN MÜZE GİBİ 9 BİN YILLIK KÜLTÜR, ENDÜSTRİYEL TARIMA YENİLMİŞ…
Küçükköy’de gezerken bir zamanlar sarı buğday başaklarının doldurduğu uçsuz bucaksız ovanın ay çiçeği, silaj mısır ve pancar gibi sulu tarıma dayalı ürünlerle dolu olduğunu görüyoruz. Ovada inşa edilen beton kanalda, adeta bir nehir büyüklüğünde su akıyor. Kanalın iki yanında hayvan yemi olarak kullanılan mısırların sulandığı fıskiyeler görkemli bir tarımsal üretim yapıldığı hissi uyandırıyor. Ancak gerçekte durum hiç de öyle değil. Hacimsel olarak daha çok ürün ekiliyor, daha çok hasat elde ediliyor gibi görünse de üreticiler, tohum, ilaç ve gübrede şirketlere bağımlı, kredili, büyük ölçekli bu modelde kısa vadede kazanç elde etse de uzun vadede ürettikçe battığı bir kısır döngünün içine sürükleniyor. Dahası, yağmur rejimine göre tarımın yapıldığı, binlerce yıllık bir üretim geleneğinin sürdüğü bu topraklarda sulu tarımı teşvik etmek için Mersin Silifke’den Akdeniz’e dökülen Göksu nehri ve kollarının suları Konya Ovasına getirildi. Mavi Tünel adı verilen ve ‘Sultan II. Abdülhamit’in hayal ettiği proje’ diye sunulan sulama projesi, Çatalhöyük gibi tarım devriminin tüm ayrıntılarının halen canlı olarak sürdüğü ‘yaşayan müze’ niteliğindeki bir bölgede, hibrit tohumların, en öldürücü böcek ve ot zehirlerinin, son model, dev traktör ve biçerdöverlerle endüstriyel devrimin bütün olanakları hâkim olmaya başlamış.
HOTAMIŞ GÖLÜ KURUTULUNCA KÖYLÜLER KAZANCINDAN OLDU
Sadrettin Dural ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Benim çocukluğumda bu kanallar topraktı” diye başlıyor anlatmaya: “Hiç enerji kullanmadan, doğanın getirdiği suyu kullanıyorduk tarlalarımızda. Bu kanallarda balık tutardık, hiç su çekilmezdi. Daha sonraları yavaş yavaş sular çekildi, çiftçiler zora girmeye başladı. Bunun nedenlerini araştırdım kendimce. Bizim buraya yakın Hotamış Gölü vardı. Bir kitapta okumuştum, Hotamış Gölünde 101 çeşit kuş türü yaşıyormuş. Ama devlet bu gölün suyunu pompalarla çekerek kuruttu. Kurutulan gölden kalan araziyi tarla yaptılar. Özellikle bunun sonucunu merak ettiğim için göl kıyısındaki köylere bakmaya gittim. Küçük Haşlama ve Büyük Haşlama köyleri var. Bu köylerin halkıyla konuştum. Dediler ki; ‘Keşke gölün suyu burada kalsaydı, kurutulmasaydı. Biz bu tarlalardan verim alamıyoruz. Toprak çorak. Bu gölden tuttuğumuz balık ve kıyısından biçtiğimiz kamışları satıyorduk. Bu kamışlardan kazandığımız parayı şimdi çiftçilikten kazanamıyoruz.’ Hotamış Gölünün kurutulmasıyla buradaki hava dengesi değişiyor, yağmur ve su azalıyor. Bugün artık umudumuzu Göksu’ya bağladık.
‘TÜM CANLILARIN YAŞAM HAKKINA SAYGI GÖSTERİLMİYOR’
Doğa üzerindeki insanların beklentilerini karşılayamaz hale geldi. Bir canlı olarak dünyaya geldiğimizde hepimizin ortak ihtiyacı oksijen. Her din ve inanış kendine göre bunu açıklayabilir ama ben Müslümanım elhamdülillah, ben diyorum ki: ‘Yüze rabbim bu oksijeni bana vermiş, bu bedeni vermiş. Bu dünya üzerindeki tüm canlılar gibi benim de yaşamaya hakkım var. Ama diğer tüm canlıların da yaşam hakkına saygı göstererek. İşte buna saygı gösterilmiyor ve tüm kötülükler bu saygısızlıktan çıkıyor. Hepimizin, tüm canlıların birbirine ihtiyacı var.”
DEVLET ELİYLE KURUTULAN HOTAMIŞ’A YAPAY GÖLET YAPILIYOR
Sadrettin Dural’ın yalın bir dille anlattığı ekolojik döngü gerçeği, Hotamış Gölü’nün öyküsünde kendini çarpıcı bir sonla gösteriyor. Bir zamanlar devlet eliyle kurutulan Hotamış Gölü, bugün yine devlet eliyle su taşınarak ‘yapay göl’ haline getirildi. DSİ ise ‘Türkiye’nin en büyük yapay gölünü yaptık’ diyerek, Göksu havzasının sularının depolama alanı olarak kullanılan göleti bir propaganda aracı olarak kamuoyuna pazarladı. Hotamış’ı terk eden kuşlar içinse bu yapay gölet içerisine yapay adacıklar yapmaya koyuldular. Ancak doğanın akışını bir kez bozarsanız artık ne yaparsanız yapın kopan o zincirin halkasını yerine eklemeniz hiç de kolay olmuyor.
‘BİR OKUYUCUM KİTAPTAN ÖLÜMDEN KORKMAMAYI ÖĞRENMİŞ’
Bugün resmi olarak görevli olmasa da Çatalhöyük’ün hala gönüllü bekçiliğini yapan Sadrettin Dural’ın elinden içtiğimiz kahvelerin eşlik ettiği bu güzel sohbetin ardından yola düşme zamanımız geldi. Ona bir yazar olarak okuyucularından nasıl tepkiler aldığını soruyorum, anlatıyor: “Bir okuyucum kitabı okuyunca Çatalhöyük’ü görmeye geldi. Bana teşekkür etti. ‘Ben ölümden korkuyordum eskiden ama artık korkmuyorum’ dedi. Ben kitabımda okuyucunun ölümden korkmaması için bir şey yazdığımı hatırlamıyorum ama bunu okuyucuya söyleyemiyorum da, ayıp olacak. Kitabı yeniden inceledim inceledim… Kitapta Çatalhöyük’te yaşamış bir çocuğu ele aldık, gelişti büyüdü, yaşlandı ve sonu yaklaşırken kızına, gelinine dedi ki: ‘Çocuklarım, ben uzun uykuda uyumaktan korkmuyorum. Eğer ben uzun uykuda uyumaz isem sizlerin uzun uykuda uyuduğunu göreceğim. O yüzden korkmuyorum. Çatalhöyüklüler ölümü bilmiyorlardı. ‘Uzun uyku’ olarak tanımlıyorlardı. Okuyucum buradan cesaret almış ve ölümden korkmamayı öğrenmiş. Bir başka okuyucum da mesaj atmış, ‘Sadrettin abi, adam kitapta eşine ne söyleyecekti? Allah’ını seversen bir söyle’ diye. Ben de ‘adamın ne söyleyeceğini çok merak ediyorsan ikinci baskıyı bekle’ dedim.”
BU TOPRAKLARDAN NEDEN HİÇ UMUT KESİLMEMELİ…
Bundan tam 9 bin yıl önce, bugün kendi yaşadığı topraklarda, aynı göğün altında, aynı malzemeden yapılmış evlerde yaşamış neolitik çağ insanını yalın bir dille bugünün insanına anlatmaya koyulan Sadrettin Dural, kendini Çatalhöyüklü sayan bir dünyalı. Çumra Ovasında, bozkırın kalbinde, iğde ve söğüt dallarıyla, Anadolu toprağının kokusunu havalandıran kırkikindi yağmurları eşliğinde kurulan düşlerin zamana sığmadığı bir yaşam öyküsünün mütevazı kahramanı o. Bu topraklardan neden hiç umut kesilmemesi gerektiğinin ete kemiğe bürünmüş, insan diye görünmüş hali. Destanı da trajedisi de hiç bitmeyen güzel Anadolu’nun destan hanesine yazılan bir öykü bu. Yolunuz Çatalhöyük’e düşerse siz de karışın bu öyküye…

BİR CEVAP BIRAK