Caz Festivali ve Tigran Hamasyan

PAYLAŞ

Cazın, insanlar ve ülkeleri arasında ki yumağı genişleterek büyüten bir özelliği var. Afrika’dan gelenlerle, Amerika’da başlayan bu yolculuk, günümüzde dünyayı saran, insanı, ülkeleri ve çağını belgeleyerek, tınıların renklerini yaymayı da sürdürüyor.

Bir sanatçı hangi ülkeden olursa olsun, hangi ülkede müziğini oluşturursa, özgünlüğünün yanı sıra evrensellliği ile tüm insanların beğenilerini kazanarak, onların sesini duyurmayı sürdürüyor. Bazen sevinçleri, daha çok da acıları, başkaldırıyı, hatta isyanı da sürdürerek, bir sevgi yumağı oluşturmaya çalışıyor. Cazın bence en büyük özelliği, öncelikle bir haykırış. Duyun beni der gibi. İç sesin, dışa yansıması.

Değişik ülkelerden bir çok sanatçı, İstanbul’da buluşarak, 22. İstanbul Caz Festivali’nde, değişik mekanlar da, Boğaz da Haliç de, bu sesi duyurmaya çalıştılar. Sadece İstanbul için değil, tüm dünya için ve dünya insanlarına.

Bu Festival’de sadece bir etkinliği izleyebildim. “TIGRAN – MOCKROOT” 1 Temmuz da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşen bu konserde salon tümüyle dolmuştu. TIGRAN HAMASYAN’ın, İstanbul’da Caz Festivali’nde ikinci konseriydi.

Bir gün önce, Aya İrini Müzesi’nde, TIGRAN HAMASYAN – THE YEREVAN STATE CHAMBER CHOIR “LUYS I LUSO” dinleyiciler ile buluşmuştu. Ermeni müziğinin yorumlandığı bu özel proje, ülkesinden, ülkemize doğudan girip, dolaşarak İstanbul’a ulaşmıştı. Bu yolculuğu, Avrupa’dan Amerika’ya kadar, yıl içine uzanan bir yolculuk olarak devam edecek. Bu yolculuk, sanırım sonbaharda bizlere CD olarak da ulaşacak.

Geleneksel Ermeni müziğinden hareketle, topraklarından insanlarının sesini duyurmayı sürdürecek.

Ülkeleri ve insanları ayrıştırarak, geçmişde yaşananlarla, gelecekde de bunu sürdürmek değil insanların görevi. Geçmişte yaşanan acıların, bir daha yaşanmamasını sağlamak. Müzik, insanları ve ülkeleri birleştirmekle, yaygınlaşarak büyüyor ve sarmalıyor, ülkeleri de insanları da.

Konser’de Tigran HAMASYAN, piyanosunun başında, geçmişten geleceğe bir şarkı tutturuyor gidiyor. Ona basta SAM MİNAİE ve davulda ARTHUR HNATEK eşlik ederek, bu şarkıyı sürdürüyorlar.

Piyano, yumuşak bir ezgiyi sürdürürken, bas duyguları harekete geçirmeğe çalışıyor, davul bizi sarsıyor. Şarkılar adeta iç içi geçerek sürdrürüyorlar yolculuklarını.

Bazen bir sufiyi dinler gibi oluyorsunuz. Sonra acılar geliyor süzülerek. Umut tuşlarda hiçbir zaman eksik değil.Bir çağa tanıklık edilirken, geçmişten süzülenlerle, gelecek arayışına da giriyorsunuz. Sizi bu yolculuğa çağırıyor gibi geliyor.

1987 de Ermenistan, Gümrü de doğan Tigran HAMASYAN, ülkesinin ve kentinin geçmişi ile günümüz arasında ki çizgide, çocukluğu ile gençliği arasında gidip geliyor. Sovyetler Birliği döneminde LENİNAKAN. Dağılma ve Ermenistan’ın bağımsız Cumhuriyeti döneminde ise bu gün GÜMRÜ. 30 yıla bile ulaşmayan süreçde ki bu değişim.

Bazen bir yalnızlık duygusu içinde, kapanıyor iyice. Sonra bulutlar dağılıyor. Bir bahar gezintisine çıkar gibi, koşusuna yetişmeğe çalışıyorsunuz.

Acılar var. Göçebelik var. Yalnızlık var. Yakarış var. Tınılar bu yolculuğa çekiyor sizi.

Konser süresince hep koşuyorsunuz. Bazen yorgun düşüp, yolun kıyısına oturup dinlenirken dalıp gidiyorsunuz.İşte o zaman, bir Sufi gibi dinginliğin içinde, iç huzuruna ulaşmak istiyorsunuz. Bir rüzgar geliyor ve sizi yeniden yola itiyor ya da savuruyor ve koşmaya devam.

Tıgran HAMASYAN, bazen sadece piyanosu ile sesini de katarak ağıtını, sevgisini, yolculuğunu aktarıyor. Başkaldırıp, isyan da ediyor çoğu zaman. Tuşlar ile adeta bir savaşın içinde.Tek başına ya da başkaları ile birlikte bir koro gibi. İstanbul da izleyiciler, onu ve müziğini öylesine sevdiler ki, coşkulu alkışlar, onu yeniden piyanonun başına yöneltiyor ve şarkısını sürdürüyor. Söyleyeceği çok şeyler var.

Genç yaşında, cazda isim yapmasının sırrı, fırtınalı bir süreçte iç hesaplaşmalarla, bir dönemi, bir karmaşayı, bir kaosu yorumlarken, bir şeyleri yırttığını duyuyorsunuz. İsyanı da var.. Müziğinde, insan ve yaşam ön planda.

Konserden çıkınca, ister istemez değerlendirme yapmaya çalışıyorsunuz. Siyasetçilerle sanatçılar arasında ki farkı düşünüyorsunuz.

Acılardan beslenerek, acıları sürdürerek mi yaşamı sürdürmek önemli. Ya da acılardan beslenerek, acıları duyunmsayıp, bir daha yaşanmaması için, niye bu acılar diyerek birleştirmyi, kucaklamayı savunmak mı önemli. Siyasetçi, sanatçı farkı işte burada çıkıyor.

TIGRAN HAMASYAN’ın “SHADOW THEATER” CD’sini dinleyerek bu yazıyı tamamlamağa çalışıyorum. Arayış hep aynı. Acılar değil, önemli olan acıları bir daha yaşamamak.

Aya İrini’de ki konseri kaçırdığıma üzülüyorum. Ülkemizde ki diğer illerde bu seslendirmeler yapılırken, izleyicilerle sanattçılar nasıl bir etkileşim içindeydi, onu düşünüyorum. O yüzden, çıkacak CD’iyi merakla bekliyorum.

Genç piyanist TİGRAN HAMASYAN’ı izlerken, zaman zaman bir “SUFİ”nin peşinde gider gibi de oldum.

Türkiye’de başladığı konserleri şimdi Avrupa’da ve Amerika’da sürdürürken, elbette yaşanılan acılar anılacak. Müziğin farkı, bunu bir siyasi malzeme olarak kullanılmadan, insana, duygularına seslenerek, neden ve bir daha bu nedenlerle de yaşamıyalım, yaşatmıyalım mesajı vereceğini düşünüyorum. İterek, ötekileştirerek, acıları sürdürerek, yaşamı güzelleştiremeyiz. Kucaklaşalım, sarılalım tınılarını yayacağını
düşünüyorum.

İstanbul da izlediğim bu konser izlenimlerini, Ege de küçük bir kasabada yazarak paylaşırken, bu duygular içindeyim.

Şimdi de, TIGRAN HAMASYAN’ı dinlerken, İstanbul’a gittiğimde, Ermeni komşumla, DESPİNA’ya gidip, “topik” ile rakı içmeyi de özlüyorum doğrusu.

_____________________

Balıkesir – Bigadiç. 20 Temmuz 2015. Pazartesi. ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER