İNGİLTERE… CEM YAZMAK

Cem Karaca, bir iç sestir. İçimizden gelen bir ses.

Dilimizin ucuna gelip de söylenemeyen şeylerin söylenebilmesidir Cem Karaca.

Evde kendi kendimizle konuşur gibi içsel bir hesaplaşmadır.

Konu-komşu, eş-dost, ayıp- mübah demeden,

sevabı-günahı, yasayı-yasadışıyı tartmadan, ölçmeden, biçmeden…

İçimizi kemiren, içimize sindiremediğiniz şeylerin, içimizden geldiği gibi söylenmesidir.

İçlidir Cem Karaca…

İç güdülerimizle biriktirdiklerimizin öğütüldüğü bir sestir.

Dalgaların dövdüğü kayalıklar gibi sert, sivri ve tırtıklı bir dille söze gelen bir sestir. 

Yalınayak yürümek zordur O’nun diyarında. Acıtabilir, incitebilir, yaralayabilir. Bastığınız yere dikkat eder gibi duyduğunuz her mısraya kulak vermeniz, emek vermeniz gerekir.

Yenilir, yutulur değildir… Boğazınıza takılabilir, gırtlağınızda düğümlenebilir. Yıllarca sizinle birlikte ana, baba öğüdü ya da atasözü gibi gezinebilir. Edebi külliyatımızı hatmetmişçesine, genlerimizde saklı deyimleri önümüze serebilir.

Yunus’un duruluğu, Mevlana’nın bilgeliği, Dadaloğlu’nun cesareti, Karacaoğlan’ın cüreti, Nazım Hikmet’in içliliği, Ahmet Arif’in Anadoluluğu onda nüksetmiştir.

Cem Karaca, ilaç gibidir. Yurdunuzda olup bitenler başınızı ağrıtıyorsa, fakir fukara ile hemhal olmaktan midenizde ülserimsi bir yanma hissediyorsanız, doktor reçetesine gerek duymaksızın hemen almanızda yarar görülen bir ilaç.

   Muhtar Cem Karaca,  5 Nisan 1945’de, bir mor Perşembe günü dünyanın kahrını yazmak üzere dünyaya gönderilir… Ülkemizin önde gelen tiyatro sanatçıları Toto Karaca ve İbrahim Mehmet Karaca’nın ilk ve tek evladıdır. Tiyatro, müzik ve edebiyatla emekleyerek, debelenerek geçer çocukluk yılları. 5 yaşında şarkı söylemeye, 17 yaşında Hamlet‘te rol alarak sahneye çıkmaya başlar.

İlk plağını 1967’de, kaydeder. Erzurumlu Emrah’ın ölümsüz türküsü “Yok Yok”u öylesine yorumlar ki, eserin bilinen haline neredeyse hiç benzemez. Korkulduğu gibi mana değerinden bir şey yitirmemiş, aksine derinliğini ve genişliğini artırmıştır. Mektebe gitmeden, talebelik etmeden, üstadlık mertebesiyle müziğe başlamış gibi bir sırra sahiptir. Henüz ilk çalışmasıyla bütün ülke kendisinden haberdar olur.

Sadık değildir Cem Karaca. Sadakati, ruhumuza üflenmiş hürriyet ateşiyle birlikte tutmakta zorlanır. Bu sebeble türkülerimizi yorumlarken kalıplara sadık kalıp, taklit eder gibi yinelemez ana temayı. Sadakatle değil ama, ustalarına taparcasına bir saygıyla adım adım ilerler. İç güdüsel bir sezginin de yardımıyla türkü, özünü korurken yeni baştan bestelenircesine bambaşka diyarlara yol alır.. Yol “Niksar”a varınca, “Kalenin Bedenleri”ni yıkıp yeniden örer. Müzik tarihinde hiçbir yorumcuya nasip olmayan bu gücün, yörünge korunurken merkezden olabildiğince açılabilmenin sırrını çözen yok gibidir.

Adına icra, seslendirme, yorum veya son zamanlarda “cover” da denilen bu iş; Cem Karaca’nın elinde “yeniden yaratıma” dönüşmüştür.

Sadık değildir “demiştik ya”!.. 

Sadakate değil hakikate önem verir. 

Hakikat itirazı gerektiriyorsa itirazını dile getirir. İsyana neden olacaksa isyan eder.

Kabiliyetinin ve analiz gücünün verdiği müziksel hakimiyet, esaret zincirini parçalamaya kafidir… İçtiği kaynak suyunu, serdeki bağımsızlık huyuyla yorumlayarak, hesabı kitabı aşıp notalara sığmaz. Bu sebeble onu takip etmek sır dolu bir haritada hazinenin yerini bulmaya benzer. Taklitçisi boldur ama definenin yerini ve değerini bilen yok gibidir…

Hazine sandığının anahtarı;

Şarkı sözü yazmak değil,  

 Şark’ın özünü yazmak” olabilir ama hazinenin yeri hala muammadır.

1973 yılında Moğollar’la birleşir. Moğollar’ın yaratıcı müzisyenleri Cahit Berkay ve Taner Öngür ile türkülerimiz üzerine daha da yoğunlaşır. Sazıyla sözüyle müziğindeki Anadoluluk bilinci, dilindeki sadelik ve derinlik, toprak ve bulut birlikteliğiyle oluşturdukları yüce uyum, bir tarzın doğmasına ve sınırlarımızı aşmasına yol açacaktır.

Ertesi yıl kaydedilen “Namus Belası” müziksel deprem niteliğindedir.

“Kız gelinim suna boylum doyamadan biz bize
Besmeleyle yüzün açıp oturmadan diz dize
Almış götürmüşler seni çökertmişler ıssıza 

Namus belasına gardaş kıydığımız can bizim” diye sıralanan dizeler binlerce yıllık edebi birikimimizden süzülüp gelir… Müzik ise çağdaş akımların ilerisinde bir heyecan ve ustalıkla işlenir.

1975’de kaydedilen “Tamirci Çırağı” çığır açar. Şarkı sözlerimizde, “güllü, bülbüllü, sümbüllü” benzetmelerden “egsoz”lu gerçekçiliğe doğru yeni bir rahlenin perdeleri açılır. Konular, “hayali aşklardan” sıyrılıp, görmezden geldiğimiz memleket hakikatinin gözler önüne serilmesine dönüşür.

Ne şeyhzadelerin resmiyetine, ne de veliahtların nezaketine gereksinim duyar. Mesele memleket meselesi olup da, konu yoksulun hakkına gelince “edebiyat parçalamaz”.

Bu tasalarla yurdumuzun en enerjik, en dinamik, en hararetli müzikleriyle, başkaldırının edebi olduğu kadar da keskin dillendirildiği parçalar doğar.

Karaca’nın etkilediği toplumsal kesimde, “aydınlık yarınlar” duyguları doruklara çıkmıştır. Karaca’nın müziği sadece nota değil, artık rotadır.  

“Anadolu Rock”, “Doğu-Batı Buluşması”, “yerelle evrenselin sentezi” gibi dar kalıplar Cem Karaca’yı tanımlamada oldukça yetersiz kalır. Onun müziğini ille de bazı müziksel akımların içinde anmak, işi yokuşa sürmek olur. Cem Karaca, Doğulu ve Batılı olduğu kadar Kuzeyli ve Güneyli’dir. Soyut olduğu kadar tutarlıdır.

Yoksulluk Kader Olmaz” eserlerin birbiriyle bağı, düzenlemelerdeki bütünselliğiyle, “ülkemizin albüm tanımlamasını hak eden ilk çalışması” ünvanıyla anılmasına neden olur.

“Tekrarı imkansız” dedirtecek düzeyde bir topluluk ruhu, uyumu ve yorumu yakalanmıştır. Uğur Dikmen ve Taner Öngür gibi birlikte çalıştığı müzisyenler, beste ve doğaçlamalarında, dönemin egemen tarzlarına esir olmayıp, ezelle ebediyi evlendiren yaratımlara yönelmişlerdir… Lakin ülkenin içinde bulunduğu siyasi kargaşa ortamında, birçok müziksever böyle bir albümün varlığından bile haberdar olamaz. Hak ettiği ilgi ve takdirle karşılanmaz.

Sanatçı için “yaşadığı çağın tanığı” derler. Karaca, yaşadığı çağın hem tanığı, hem sanığıdırİktidarları, yargıçları, savcıları, kanunları, silahları, darbecileri, cuntacıları, dergileri, gazeteleri, radyoları, televizyonları, borsaları, şirketleri, yoldaşları ve karşıtlarıyla hüküm giymeden on köy öteye kovulmuştur.

Yaşadığı çağı ve yerkürenin düşürüldüğü aczi şöyle özetler;   

“sevinçlerimiz bile artık mekanik,
sevgisiz saygısız otomatik
bu şarkı kimilerine çok geç artık
bu şarkı kirlenmiş bir çığlık.”

6 Ocak 1983’te Yılmaz Güney ile aynı mor Perşembe günü Türk vatandaşlığından çıkarılır.

Vatan talan takımınca teslim alınınca vatandaşlıktan çıkarılmak en çok ona yakışır…. 

Hak etmiştir doğrusu! Bu toprakların acısını anlatmakla, yağmacısından hesap sormakla mükellef kılmıştır kendisini. Mahkemelerde sürünmek, yurtdışına sürülmek, radyo televizyonlardan itilmek, boyalı basında bitirilmek için “durduk yerde” “vazife çıkarmıştır” kendisine!..

Ve kendisini şöyle tanımlar: “Ülkesini çok seven bir yurtsever olarak, yurtdışında kaldığım zaman, haymatlos, yani vatansız pasaportuyla yaşarken, birçok ülkeden davet aldığım halde, hiçbir pasaportu kabul etmeyen bir yurtsever olarak, iki azınlıktan doğan, yani Azeri ve Ermeni Türkü’nden doğan bir Türkiye sevdalısı olarak Türkiye’de bu acılardan beslenerek Cem Karaca oldum. Başka bir ülkede yaşasaydım, yine yaşadığım ülkenin dertlerinden beslenir bunları hazmeder, hücrelerime kadar hisseder ve onları dile getirirdim. Belki o dertten muzdarip olmazdım ama onu dile getirirdim, çünkü insan yüreğim var benim”.

Ne Bektaşı inancı, ne memleketine dönmesi, ne  yaptığı görüşmeler haksızlığa karşı duruşunu değiştirmemiş, bu uğurda yazacağı şarkılardan vazgeçirmemiştir onu. Son nefesine kadar doğru bildiği şeyleri çekinmeden yazmaya ve bestelemeye devam etmiştir.

Şimdi kimimiz diyecek ki, “amma yazdın birader, okuyan peygamber zannedecek”. Evet, peygamber değildir Cem Baba. Senin benim gibi etten kemikten, tebessüm ve kederden ibaret sade bir insan. Ve her insan gibi halsiz yatağa düştüğü, sesinin kısıldığı, ateşinin yükseldiği, antibiyotik kullandığı günleri de olmuştur. Antibiyotiğin kelime anlamı “hayata karşı” demekmiş. Hayata karşı alınan her hap, Cem Karaca kardaşlarını derinden yaralamıştır.

Beşik gibi sallandırılan bir asırda, sağdan sola, soldan sağa savrulan insanlar, sınırlar, sinirler, allak bulak olan fikirler, darmadağın hedefler, çalkalanan inançlar arasında hırpalananlar, suç ve suçlu aradılar. Bu hengameye pek yakışmayınca, sesi en dürüst ve en güçlü çıkan Karaca suçlu ilan edildi… Son kitabı Gazal’da şöyle demek zorunda kaldı.

“biz çok suç işledik beraber
 ben ve şarkılar,
şiirler, türküler
mikrofonlar, heykeller,
kalemler, resimler
biz çok suç işledik beraber ”

Vasiyetini kırgın ama yüreklice yazar:

“bir kazma bir kürek çalsın cenaze marşımı
istememem çelenk falan filan
dostlar şayet varsalar da gelmesinler
neme lazım, yağmurlu olur hava…
                      muhtar cem karaca”

Tutumludur Cem Karaca, şatafattan kaçınır.

İnançlıdır Cem Karaca, israftan sakınır.

Ardından mağbet, anıt mezar, ultra kabir yaptırmaz kendisine.

İki metrekarelik toprağı “çağrıldığı” babasıyla paylaşır.

Müreffeh değildir ama müsterihtir.  

Ve cefakârdır… “Hazır olduğu toprak” da bile.

Cem Karaca ne yazdıysa yurdu ve yurttaşı için yazdıYazdıkları, besteledikleri ve sesiyle yurdunda da, yurt dışında da var oldu, var oluyor, var olacak, anılacak, yazılacak…

Ama ne müzik tarihimiz, ne de toplumsal mücadele tarihimiz Cem Karaca’sız yazılamayacak…

Yaşarken değerini bilemedik.

Yazarken özü ve sözü eksiltmemeliyiz.

Bu yazıyı şöyle mi bitirsek?

yozlaşmaya uzak durup çağına yakışan,
yobazlaşmaya karşı olup inancını yaşayan
evveli yok, ardılı çok
tırnaklarıyla dağlar yarıp yol açan
eşsiz ve benzersiz bir dervişan göçtü. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.