Cennet Sevgilim

Karadeniz’in Artvin iline bağlı, Hopa ilçesinin bir köyü olan Sarp’ta doğdum ben. Çocukluğum o coğrafyada geçti. O döneme ait en güzel anılarım da orada doğal olarak…
 
Bizler ağaç tepelerinde evcilik oynayan çocuklardık. En güzel evlerimizi üzüm asmalarında kurardık, en heyecanlı oyunlarımızı, burun dediğimiz kayalıkların tepesinde, genellikle kızıl ağaçlara dolanarak büyüyen üzüm asmalarının zirvesinde, tehlikeyle flört ederek oynardık. Her bir asmanın dalına bir kişi oturtur, gelen misafirlere yemek olarak kara üzüm ikram ederdik. Dalından taptaze koparılmış, mis kokulu, doğu karadenize has kara üzümlerdi bunlar… Pastalarımız çamurdandı. Onları eskimiş, annemizin kullanmadığı tencerelerin ya da tepsilerin içinde şekillendirir, kalıplara sokardık. Sonra da misafirlerimize ikram etmek üzere kavanoz kapaklarından yaptığımız tabaklara dizerdik.
 
Doğu karadeniz demek yeşillik demek olduğu kadar Sarp kayalar ve deniz de demekti aynı zamanda. Köyümüze adını veren de  bu gökyüzünün sonsuzluğunu kucaklayan, görkemli mağrur kayalarıydı zaten. Eskiden iç koylara kara yolu olmadığı için, yüzme ve sandalla açılarak gitme seçeneği olmayanlar, bu sarp kayaların uçurum kenarlarında yer alan patika yolları izleyerek inerdi aşağıya. İnsanın daha bakarken başını  döndüren bu yükseklik o çocuk halimizle bile bizleri korkutmaz, bir keçi çevikliği ile ilerlerdik o daracık patikalarda. Dengemizi korumak üzere tutunduğumuz yaban bitkileri ya da dal parçaları kazaran  bir yerinden çıksa ya da kırılsa, aşağıda parçamız bile bulunamazdı… Koya ulaştığımızda buna değeceğini bilirdik ama. İnanılmaz bir yalıtılmışlık ve sonsuzluk hissi kaplardı orada içimizi. Etrafta in cin top oynardı, geldiğimiz kişilerin sesleri hariç. İlk bakışta mekanik bir ses vs. olmaması dolaysıyla etrafa hakim gibi görünen bu sessizlik içinde, doğanın kendi iç sesinden oluşan bir orkestra, usul usul, bitmeyen bir senfoniyi seslendirirdi. Bu arada meşhur dalgaları ve her daim şırıldayan sesiyle, karadeniz bu orkestranın baş elemanını oluştururdu şüphesiz. Buna martılar ve kuş sesleri eşlik ederdi. Ağaçların uğultuyu andıran garip hışırtısına bir de bizim neşeyle yüzerken çıkardığımız sesler karıştığında, bu doğal orkestra adeta yeni bir hayat bulurdu.
 
Karadenizde yüzmek bir ayrıcalıktı karadeniz insanı için gerçekten. Özellikle fırtınadan sonra dinen yağmurla birlikte denizin büyümesi ve dalgaların Viva yapmak için tam kıvama gelmesiyle, yüzme zevki tam bir  macera tutkusuna dönüşürdü. Dalganın altından girer üstünden çıkardık. O bizi kontrol edip yere  çarpmadan, biz onun üzerine çıkar, hakimiyet sağlar ve bir atın dizginlerini ele geçiren usta bir sürücü çevikliğiyle, dev dalgaların içinden süzülür geçerdik. Bizler gözü pek çocuklardık. Ben bu coğrafyadan dolayı olmalıdır ki, insanlarımızın diğer yörelere göre biraz daha cesur, atılımcı, hareket kabiliyeti esnek, değişime ve yeniliğe açık, mizah yönü güçlü, kıvrak zeki, neşeli, hayat dolu insanlar olduğunu düşünürüm… Sanılanın aksine, doğu karadeniz halkı muhafazakar değil hoşgörülü ve açık fikirli insanlardır. Her ne kadar  geleneklerine bağlılıkları inkar edilemez olsa da, onlar kendi öz değerleri ile günün gerçeklerini oldukça akılcı bir biçimde sentezleyip yine  kendilerine özgü yeni bir yaşam  biçimi oluşturmada, yaşadıkları vahşi doğayı alt etmekte oldukları kadar başarılıdırlar bana göre.
 
Karadenizin bir başka vazgeçilmezlerinden biri de balık tutmaktır. Bizler balıklarımızı kendi sandallarımızla tutar, yanımıza aldığımız ızgaralarda, deniz ortasında pişirerek yerdik. O toklukla, gökyüzüne çevirir yüzümüzü, güneşin okşayıcı sıcaklığı altında bir süre uykuya dalardık. Denizin şırıltılı melodisi eşlik ederdi uykularımıza. Uyandığımızda sarhoş edici bir maviliğe açılırdı gözlerimiz, öyle ki karadenizin o bildik sonsuzluk duygusu her zamanki gibi yine başımızı döndürürdü… Şimdi meyve yeme zamanıydı işte… Sulu sulu elmalar, ciğerli armutlar, ballı incirler, kara üzüm, çilek, böğürtlen, kıyıda bizi beklerdi… Yüzerek sahile ulaştıktan sonra doğru ağaçalara dağılırdık, kendimize bu kez de meyve ziyafeti çekmek için…
 
Yazları çay toplardı  Sarp halkı. Tüm doğu karadeniz kıyı şeridinde yer alan diğer köy halkları gibi  geçimini yeşil altından sağlardı. Çay bahçelerimiz şenlik şenlik olurdu iş görürken, bir yandan türkü söylediğimiz bir yandan söyleşip gülebildiğimiz için belki de. En yanık türküleri yövmiye olarak çay toplattığımız işçiler söylerdi ama. Çoğu Erzurum, kars, Diyarbakır’dan gelen bu insanlar, birer İbrahim Tatlıses, Emrah’mışçasına  kendilerini yetkin hisseder, yeteneklerini sergileyebilmek için kıyasıya  yarışa girerlerdi. Çay toplarken en çok eğlendiğimiz zamanlar meci (imece) yapılan özel günlerdi şüphesiz. O günlerde meciye katılacak tüm köy kızları ve kadınları sözleşir, şölene gidermişçesine itinayla hazırlanırdı.  Birbirinden güzel yemekler getirilirdi meciye.  Bildiğimiz genel kızartmalar, zeytinyağlılar yanısıra, doğu  karadeniz yöresine has özel  yiyecekler de baş köşede olurdu bu mecilerde. Örneğin mısır ekmeği, kaygana ve hamsili ekmek bunlardan başta gelenleriydi. Bu yiyecekler, öğleyin çay toplamaya ara verildiğinde, anlatılan eski anı ve hikayeler eşliğinde yenilir, maniler ve türküler tatlı niyetine geçerdi bu yemeklerde.
 
 
Biz çocuklar için çay bahçelerinde olmak, panayır ya da lunaparkta bulunmaktan farklı değildi. Her seferinde işi eğlenceye vurur,  aldığımız zevki doruğa ulaştırmak için, yeni yeni icatlarda bulunurduk. Doğrusu bu konuda üstümüze de yoktu.  Sanırım bunlardan en keyiflisi, yamaç arazilerde setler halinde bulunan çayların üzerinden, altımıza koyduğumuz gübre torbalarıyla, tepeden aşağıya kayarak oynadığımız  kaymaca oyunu en eğlenceli olanıydı.
 
Çay  toplama işlemi bittiğinde herkes akın akın çay alım yerlerine giderdi  günlük emeklerini paraya dönüştürmek için. Çay satımları her zaman sorunlu olurdu. Ekisper (çay alımına karar veren yetkili kişi) sergi başlarında çay seçen üreticiler arasında dolaşır, buranın hakimi benim dercesine ikazlarda bulunurdu, “olmamış! Olmamış!  ikibuçuk olacak,  olmamış!” diye…

“İkibuçuk”, bizim yörelerde çay toplayan herkesin bildiği ve  koparılan her filizin  ikibuçuk yapraktan oluşması gerektiğine yönelik kuralı belirten özel bir deyimdi. Ekisper baskısı, o gün çayın satılıp satılamayacağı kaygısı, çoğu zaman da yağmur tehdidi ve ıslanma riskine rağmen çay alım yerlerinde geçirilen vakitler aslında eğlenceli, zevkli vakitlerdi. Herkesin birbirini gördüğü, birbirinden haber aldığı, söyleşebildiği, dertleşebildiği, köy ahalisinin gerçek anlamda sosyalleşebildiği yegane yerlerden biriydi alımyerleri. Anneler oğullarına alacakları kızı  düğün ve yas yerleri dışında burada seçerlerdi.   Kızın keskinliği, kaç sepet çay topladığı, iyi yük taşıyıp taşımadığı, bunlar iyi bir gelin adayında, güzellik, iyilik vs. den önce olması gereken önemli özelliklerdi. Çok şükür bu konuda bazı şeyler değişti artık köyümüzde. Geleneklerin ve eskiye ait değerlerin hepsinin doğru olduğunu savunmak gibi bir şey olamaz zaten. Sonuçta güzel olanlar kalıyor kötüler bir şekilde değişiyor, dönüşüyor. Örneğin artık gençler köylerde bile görücü usulü ile değil birbirlerini beğenerek ve severek evlenebiliyorlar.
 
Bu arada evlilikten bahsetmişken söz etmeden geçmeyelim, artık düğünler eskisi gibi yapılmamaktadır köylerde. Eskiden, köy okulları, alımyerleri ya da evlerde, kemençe, tulum, akordion eşliğinde, daha çok horon ve halay ağırlıklı, yemekli, börekli düğünler yapılırken, günümüzde bunun yerine, kötü kalite pastahane pastaları ve meşrubatların ikram edildiği, ses düzeninin çoğunlukla aksak, bozuk, müzisyenlerin yetersiz olduğu kasaba orkestraları eşliğinde salon düğünleri yapılmaktadır. Evden gelin  çıkarma adetleri, kapıya saplanan bıçak kesmiyor diye, erkek tarafından istenen horoz ve kuzu adama törenleri, yol kesme geleneği, çeyiz vs. gibi adetler halen sürse de eski tadında ve değerinde değildir elbette ki… Örneğin çeyiz bohçalarından çıkan o göz nuru el emeği, birbirinden güzel motiflerle işlenmiş oya ve dantellerin, artık evlerimizdeki mobilyalar üzerinde bir hükmü kalmamıştır ki, bu bohçayı alan için gerçekten gelenekleri yerine getirmekten öte bir değeri olsun.  Hemen her çeyiz bohçasından çıkan, birbirinden güzel tasarlanmış o el yapımı namazlık ya da baş örtülerinin, dantellerin, oyaların, masa örtülerinin artık kullanıcıları yoktur ki, bu bohçaları almanın heyecanı ve sevinciyle kaplansın içi,  bohça sahiplerinin. Pratikte kullanımı olmayanın gözdeki  değeri de düşmektedir ne yazık ki… Sadece adet diye sürdürülmektedir artık bu incelikler. Belki de doğrusu da budur, bilemiyorum… Çünkü artık kadın erkek birlikte yoğun bir çalışma temposundadır insanlar ve evlerinde bir sürü emek isteyen, ütü isteyen, yıkanması zor, kullanması zor örtüler süsler istememektedirler. Yerine pratik, kullanımı, temizliği kolay şeyler tercih etmektedirler ve bu konuda haklıdırlar da. Estetik anlayışının da günün gerçeklerine göre değişmesi, insani ve doğal bir şeydir. Ama yine de o göz nuru, el emeği, güzelim çeyiz bohçalarımızın örtülerinin, oyalarının, dantellerinin, baş örtü ve namazlık motiflerinin yok olmasına gönül razı olamıyor işte… 
 
Düğünden bahsedilir de, insanın ölüm karşısında kendini ifade ediş biçimi olan yaslardan bahsetmemek olur mu köy hayatında.

Yaslarımıza gelince, eskiden daha ayılmalı, bayılmalı, uzun uzun ağıtlar yakılarak yas tuttuğumuzu düşünüyorum. Sanki ne kadar feryat edilir ne kadar çok ah vah edilirse ölen kişinin değeri o kadar artıyordu yasta bulunanların gözünde. Eğer bir yas evinde sessizlik ve sükün  hüküm sürerse, o ölünün kıymeti o derece azalıyordu. Bir ölünün arkasından çok ağlayan olmazsa, o kişi hemen kınanırdı, “hiç üzüleni yokmuş demek ki iyi biri değilmiş” diye… Bunun içindir ki ölümlerde, başta ölünün kardeşi, annesi, ablası, karısı, kızı olmak üzere tüm yakınları sıraya girerlerdi yüksek sesle ağıt yakmak için, Birinin bıraktığı yerden diğeri başlardı ki, sessizlik olmasın, ölülerinin değeri azalmasın diye. Ağıtlar lazca olarak ve o anda derlenerek simultane söylenirdi. Türkülerimiz, manilerimiz ve çoğu  ilerde mizah konusu olacak konuşmalarımızın, anlık doğaçlamalardan oluşması  gibi…
 
Bu arada bir de lazcamız vardı şüphesiz kültürümüğzün vazgeçilmez öğesi olarak. Lazca, bu dili konuşabilen biz  bir avuç laz için gerçekten çok önemliydi. Laz dendiğinde bizi diğer karadeniz halkından ayırt eden en önemli özelliğimizdi dilimiz. Lazca konuşulmuyorsa bir yörede, o yöre laz sayılmazdı, o yöre halkına laz denilemezdi kesinlikle… Özellikle Trabzon ve Rizelilerin laz olarak bilindiği yaygın kanıya karşı tepkimizdi bu bakış açımız… Lazlık öyle basit bir genelleştirme ile ifade edilemeyecek kadar özel bir şeydi bizim için… Bir kültürdü ve güzel bir rengi vardı Türkiye’nin diğer kültürlerle birlikte oluşturduğu mozaiğe katkıda bulunan.
 
Köyümüzde artık lazcayı sadece yaşlılarımız  konuşmaktadır ne yazık ki… Her mahallenin bir Hayri dayısı, Emine ninesi, Kamil amcası, Şükriye teyzesi vardı el öpülecek… Haydi anlat dediğimizde, bizi geçmişe götürüp yaşanan anılardan bir tutam tatlandıracak damaklarımızı. Ne çok hikayeleri vardı bu insanların anlatabilecekleri… Geçmişe ait türküleri, manileri, her biri ata sözü olabilecek kadar bilge  ve özgün sözleri…
 
Önder Saraloğlu’nun “Cennet Sevgilim” kitabını okuduğumda, beni ilk çarpan şey, benimle aynı kültürden, aynı coğrafyadan çıkmış, aynı dili aynı değerleri seslendirdiği o tanıdık sesi olmuştu. Doğal olarak hiç yabancı gelmemişti bu ses bana. Bir anda çocukluğumun geçtiği o mahallelere götürmüş, Zekiye teyzenin, Ziya dayının peşinden, mahalle mahalle dolaştırarak bir sürü anıyı peşi sıra sürüklemişti. Bir edebi eserde dahi olsa, özüme ait bu değerleri böylesi rahat böylesi doğallıkla içselleştirebilmiştim. Romanın kendisi esas olarak yörenin özelliklerini anlatmayı amaç edinen bir eser niteliğini taşımasa da, hatta siyasi boyutu ve insanın yabancılaşmasına karşı bir tepki olma özelliği daha ağır bassa da, ben yine de romanda kendime ve kültürüme ait çok şey bulmuş, onlarla bütünleşebilmiştim… Siyasi mesajı ve diğer artı özellikleri yanısıra bu özelliğiyle bile Cennet sevgilim önemli bir eser bana göre. Bu eseri okumam bana bir kez daha,  insanların kendi kültürlerini yaşatmasının, öz kimliklerini bir yerlerde ifade edebilmesinin, kendi öz dillerinde yazıp konuşabilmesinin ne kadar hayati bir mesele olduğunu hatırlattı ve bu konuda birşeyler yapma konusunda beni keskinleştirdi. Bu yazının başındaki giriş  kısmını bu amaçla biraz uzun tuttum galiba… Asıl amacım ise  “Cennet Sevgilim” adlı kitabın tanıtımını yapmaktı oysa ki…
 
Tekrar kitaba dönersek, Cennet Sevgilim, yaşadığımız dünya ve yabancılaşma sorununa karşı ciddi bir eleştiri getiriyor gerçekten. Eser, sistemden dışlanmış, tutunamamış insanların dile getirilemeyen ortak çığlığı gibi sanki. Her bir kahraman ayrı ayrı haykırıyor yalnızlığını, var olamayışını, duyulamayışını, görülemeyişini… görülmez olmanın, duyulmaz olmanın, yok sayılmanın öldüresi çığlığını… Hayalet insanlardan bahsediyor Saraloğlu, yaşadıkları sistem tarafından köleleştirilmiş, iç güdüleri alınmış, itaatkar, ruh gibi yaşayan, varlık olamayan insanlardan… Ruhlarını yığınlar halinde sisteme teslim ederek, içgüdüsüz, itaatle yaşayan bu insanlar yanında, var olma mücadelesi veren, her şeye rağmen, ölüm pahasına da olsa, içinde bulundukları labiretten bir çıkış olması gerektiğine inanan kahramanlar da sunuyor Saraloğlu kitabında ve bu kahramanlarını, tüm çaresizliklerine rağmen, adeta sönmekte olan cılız bir mum ışığını hayatta tutmak istercesine yaşatmaya çalışıyor.
 
Bu insanların iç sesleri, birbirleriyle yaptıkları konuşmalar, her birinin yaşam karşısındaki duruşu, eylem anlayışı, aslında bütün olarak bir hayat eleştirisidir, bir sorgulamadır yaşama karşı. Yaşama uğraşı gerçekten zor zanaattir ve öyle herkesin harcı değildir. Kahramanların çelişik istemleri, bilinç altı korkuları ve utançları, yapmak isteyip yapamadıkları, söylemek isteyip söyleyemedikleri, yüzleşmeye cesaret edemedikleri, hepsi insan olmanın zaafları ve yaşamda kalmanın ödenmesi gereken bedelleridir adeta. Yazar cesur hamlelerle, bir fırça derbesiyle resmeder gibi resmetmektedir tüm bu insanlık zaaflarını ve insanca çırpınışları… Maskeleri, korunakları, sığınakları olmadan karşımızdadır Saraloğlu’nun kahramanları eserde. Gerçeklerle yüzleştiklerinde ise çığlık çığlığa azap çeken iç sesleri kulaklarımızı tırmalamaktadır. Zaten çoğu da sistemde tutunamayıp yok olacaktır.
 
Bu arada sanırım romanın en sürükleyici ve heyecan verici kısımlarını, çocukluk aşkı Cennet’le olan yüzleşmesi, paylaşımları ve bu aşkın çözümlemesi  oluşturuyor. Sonsuz aşk biraz da, artık dönmemek üzere terk ettiğimiz ve ayrılmadan önce son bir kez daha uzun uzun arkamızı dönerek baktığımız bir şehir gibidir. Onu çok sevmişizdir ama artık oraya ait olmadığımızı da biliyoruzdur ve gitmek zorundayızdır… Her zaman özleyeceğimizi bile bile ayrılırız bu şehirden kalbimizin bir parçasını da orada bırakarak.
 
Saraloğlu ayrıca ‘büyümenin bir daha uyanmamak üzere gerçeğe gözünü açmak olduğunu’ vurgulamaya çalışıyor eserinde. Bir daha masumluğumuza dönemeyecek kadar uzaklaştığımızdan bahsediyor çocukluğumuzdan… Gerçekten de hepimiz bir şekilde uzaklaşmıyor muyuz içimizdeki çocuktan büyüdükçe… Uzaklaştıkça mutsuzlaşıyoruz. Ulaşmaya çalıştığımız, aslında ardından koştukça kaybettiğimiz oluyor. Dönmemek üzere terk ettiğimiz şehir ise, içimizdeki ıssız köşesinde fark edilmeyi bekleyen öksüz çocukluğumuz oluyor…
 
Sırtımıza yeni kimlikler yeni değerler yüklenerek koşuyoruz gerçeğin ardından, ama o hep kaçıyor aslında olmayan yansımalarının peşinde sürükleyerek bizi. Sonradan edindiğimiz hiçbir kimlik tam oturmuyor sırtımıza, eğreti bir giysi gibi, her an üzerimizden düşeceği, çıplak kalacağımız korkusunu yaşıyoruz.. Tutunamıyoruz, sahiplenemiyoruz, aidiyet hissedemiyoruz hiçbir yere… Bu yüzden ne kurtarılacak bir vatanımız kalıyor ne de inanabileceğimiz bir cennet sevdamız elimizde… Ölümsüz sevgiler için ölesiye yanıp tutuşurken, çerez gibi tüketilen günümüz aşklarının gölgesi düşüyor yüreğimize ve sevme gücümüzü kaybediyoruz her geçen gün. Ruhlarımızın açlığı, susuzluğu, inançsızlığımız ve eksile eksile yaşamak zorunda kalışımız sonrası… Sakatlanıyoruz her yeni gün, birer sakat cennet oluyoruz, onun gibi fiziksel olmasa da sakatlığımız… En kötüsü ruhların sakatlanması değil midir zaten…
 
Kendimizin ne olduğu üzerine açık ve net söyleyecek sözümüz olmadığı için, neyi ne kadar yaşayabileceğimizin de sınırlarını tam koyamıyoruz hayatta. Richard Bach’ın Martı’sındaki sınırlarını aşmaya çalışan o küçük kuş olmaya özeniyoruz ama nafile, uçtuğumuz gökyüzü çoktan kafeslere tıkılmış, aşmak istediğimiz ufukların mavisi, çoktan kara bulutların karanlığında kaybolmuştur.
 
Sonunda her şeyin tükenebilir, yok olabilir, kaybolabilir olduğuna dair deneyimlerimiz öylesine kör etmiştir ki umutlarımızı, Işığa çıkan tüm yolların izi tamamen silinmiş gibidir haritalardan…
 
Ama her şeye rağmen yaşam devam etmektedir. Bir şeylere önce sahip olup, sonra kaybedip, sonra tekrar bulup tekrar kaybedip, böylesi  kırıla döküle, onarıla, yıkıla hep de devam edecektir…

Not:Yazılarıma gelen her türlü eleştiriye açığım ve onları önemsiyorum. Ama başkalarına tetikçilik ve yalakalık yapmaya soyunanları kendi hallerine bırakmak en iyisi galiba…

____________

*  Yrd Doç. Dr.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here